• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Öykü: İyiyim ya ne olsun

“Hangi işi?” diyeceğim ben de. “Şeyi lan, Ayşe’yi işte” Dünya kayacak ayağımın altından, sağ koldan inecek tansiyon sol koldan çıkacak, beynimin arkasında bir nokta zonklamaya başlayacak.

Rüya Akkuş


- İyiyim ya ne olsun? Yeni kalktım sayılır. Hıı, daha yataktayım. Kalkarım birazdan. Tamam ararım ben seni bir kendime geleyim de. Konuşuruz onu sonra. Hadi, tamam. Görüşürüz.


Bok var görüşecek. Ben bilmiyorum sanki arayıp da “Naber Samet?” diye sormayı. İlla buluşacağız. Caddeye gel diyecek, binbir ricada bulunacak, kıramayıp kalkıp gideceğim –çünkü giderim ben- önce diyecek gel bir kahve ısmarlayayım sana, sonra kakalayacak üçüncü nesil afili isimli bir kahve “Ya dur Samet, dur Allah aşkına valla ödetmem” diyene kadar uzatacak temassızlı platinium kartını. Kasiyer gözlerini devirerek bakacak bize “siz kaçıncısınız, hadi gidin işinize” dercesine. Şirinlik edeceğiz biraz “Siz de bir şey söyleyin, olmuyor böyle” Samet girecek devreye “Senin paran geçmez, misafir sayılırsın sen burada” diye şeklini koyacak elin kadınının önünde, babasının yeri sanki. “Öde lan öde bana ne” diyemeyeceğim için “hadi peki bu sefer senlik olsun ama bir dahakine benden” deyip alacağım sözü. Bip sesiyle bitecek mevzu. Masaya oturmayı bile beklemeyecek Samet “sahi n’aptın o işi koçum?” diyecek. Hani öylesine, tam da o an aklına gelmiş gibi. “Hangi işi?” diyeceğim ben de. “Şeyi lan, Ayşe’yi işte” Dünya kayacak ayağımın altından, sağ koldan inecek tansiyon sol koldan çıkacak, beynimin arkasında bir nokta zonklamaya başlayacak. “Amaan çıktı o benim aklımdan ya, kaldı öyle” diyeceğim. Kaldım yani. Kaldırımda unutulan yavru köpek gibi, kapının önüne atılan gazete rulosu gibi, bir yudum alınıp bırakılan kahve misali. İnanmayacak Samet. Şerefsiz çünkü. “ Sen öyle diyorsan öyledir” demek yok onda! “Bırak şimdi mavala okumayı” diyecek. “Valla lan” diye direteceğim. Boş yere ben de biliyorum. Şöyle bir kaldıracak tek kaşını “al buna anlat” der gibi. “Tamam, tamam geliyor arada aklıma ama o kadar. Başlarda biraz dramatik takıldık doğrudur ama geçti şimdi” diyeceğim. “Hadi öyle olsun peki” demeyecek, der gibi bakıp teşekkür edecek kahvesini uzatan baristaya. Havada kalacak aşkımın ızdırabı, tam aklımdan çıkmışken kaşıdığı ile bırakacak yarayı. Kaşınıp duracağım bütün gün onun yüzünden. Uyuz köpek gibi ama kaldırımda unutulanından.


Masaya oturmamızla “Beni aradı. Dün müydü, yok dün Ahmetlerdeydim, Cumartesi aradı” diyecek. Benim Ayşe’yi aramamdan üç gün sonrasını, bugünden ise iki gün öncesini işaret edecek. “Ben ne yapıyordum acaba o gün?” diye düşüne durayım, “İstanbul’daymış” diyecek “Perşembe günü gelmiş” Yani ben onu aradıktan bir gün sonra. Ulan beni niye aramadı o zaman? Diyesim gelecek. Diyemeyeceğim “İyiymiş abi” çıkacak ağzımdan. “Nesi iyi lan, salak mısın? Kız gelmiş” diye üsteleyecek. “Aradım ben bana haber vermedi” desem olmayacak, ne yapayım yani desem inanmayacak. “Hoş gelmiş ne dememi istiyorsun?” diye soracağım.


Kafasını “ya bir sabır” anlamında sola çevirecek. “hah, bir sal beni böyle işte. Ayşe’ye bak gelmiş ama aramamış kız resmen bana yolu gösteriyor, beni de rahatsız etme diyor. Al sana cevap oğlum” deyip yumruk yapacağım ellerimi masanın altında. Kalbim ağzımdan çıkacak, hiçbir şey yapamazsam masaya kusacağım beynimin döngüsünden. Yediremeyeceğim kendime. Tam yedireyim derken,

“Ya hala İstanbul’daysa” diye soracak. Bir o eksikmiş gibi.

“Hah, kapıdan girecek hatta değil mi?” diyeceğim

“Evet” diyecek.

Ağzım kalbime, kalbim beynime, beynim fizana uçacak. Gözümden mi, sözümden mi bilmem anlayıverecek halimi “şaka lan şaka ama olabilir sonuçta “ deyiverecek. Şaka ne ya? Ben saniyeler içinde kalp krizi geçirip hayata döndüm o bana “şaka” diyecek. Yaparlar sana şakayı diyesim gelecek.

“Tee Allah’ım, uğraşacak adam bulamadın sen de” deyip kapatacağım konuyu.

Ya buradaysa sahi Ayşe.

Mesela açılsa kapı girse içeri.

Üzerine siyah pardesüsü, başında beresi. Üşümüş olsa küçücük burnu ve naif kulakları. Gözlerine rüzgarın soğuğu yaş yapsa, hafif hüzünlü gibi baksa bana yanakları al al. Öleyim abi burada ben, şimdi şurada, şu dakikada.

“Merve’yi aradım gelmeden” diye bölecek beni nasılsa Samet. Bir saniye, yok yok çok daha kısa bir süre “Merve?” gibisinden düşüneceğim, düşecek jeton döne döne vuracak metal zemine. “Ha, Merve. Merve de mi buradaymış?” diye yalandan soracağım sırf Samet’e konuşacak laf olsun diye.

“Ha o da gelmiş, beraber gelmişler, Mert’in arabasıyla?”

“Kiminle?”

“Mert ile”

“Mert ile?”

“Ya yok mu şu baba parasını yiyen sarı kafalı.”

“Mert ile diyorsun…”

“Mert geliyormuş mal çekmeye Merter’den onlar da binmişler işte arabaya. Az kalacağız demişti”

“Mert ile dönecekler yani?”

“Orasını bilmiyorum ama onunla dönerler tabi”

“Tabi”


“Mert nereden çıktı ooooğlum sigarana çakmak , patates kızartmana ketçap ister gibi mi söylenir oğlum bu?” diye ünlemlere boğasım gelecek Samet’i. “Bok ye” diyeceğim, onu da içimden söyleyeceğim. Sessizlik girecek tam da o esnada aramızda, kafamda Mert’i tartacağım. Ne kadar yakındı Ayşe’ye? Ayşe ne anlatmıştı onun hakkında? İlgisi var mıydı ya acaba? Haaa, lisedeyken en yakın arkadaşlarımdan biri bana kesikti demişti, lan yoksa o Mert miydi? Ama yok, Mert olsa, Mert derdi. O kadar mert miydi? Adamı alıp evime sokup sonra da bu beni seviyordu, diyebilir miydi? Sevgilim Ayşe derdi, giden Ayşe belki derdi, bu Ayşe öldürsen bir şey demezdi. Öldürmek de lafın gelişi aman yanlış olmasın.


“Bence akşam mekana giderler, özlemiştir buranın havasını” diyerek girdi Samet Mert ve Ayşe ile aramda oluşan bermuda şeytan üçgenine. Dibe çekilecekken “Huuopp” dedi adeta.

“Giderler” dedim bir rüyadan uyanır gibi.

“E kalk gidelim biz de” dedi.

“Gidelim abi” dedim, rüyadan uyandığıma hayret eder gibi.

“Hadi” demesin mi. Dedi. Samet beni, layığıyla bir bilinmeze işte böyle davet ederdi.


Kaşla göz arasında organize olurdu it. Valeye bir el ederdi, hop kapının önünde biterdi araba. Severdi gösterişi sıkıştırırdı cebine bir ellilik. İçimden “elli ne abi, neyine yetmez bir onluk” derdim ama ses etmezdim, bana ne sonuçta benim param mı? Zaten Ayşe de sevmezdi böyle olur olmadık şeyleri kendime mesele etmemi, “kınıyorsun sen insanları, beğenmiyorsun hiçbir şeylerini, hep bir kulp peşindesin, rahat bırak biraz kendini, darlıyorsun gittiğin ortamları” derdi. Sanki “olaylara yaklaşımın durumları olgunlukla karşılayışın, dinlerken gözlerimin içine bakışın etkiliyor beni” diyen kendisi değilmiş gibi. Ah Ayşe! Ah!

Samet severdi hızı ama Ortaköy trafiğinde ne hızı! Taciz ederdi önündeki arabayı az daha bassın diye gaza. Ayşe evleniyor da haberim mi yok acaba benim, diye düşünesim gelirdi daha düşünürken haşlardım kendimi.

“Dur be oğlum sen de rahat bırak adamı”

“Ne adamı ya, kadın şoför. Sallana sallana sürüyor arabayı hadii be hadi!” diye basardı kornaya. Hiç de sevmezdim şu korna sesini, radyoyu açar cızır cozur karıştırırdım radyoyu.

“Bağla istersen telefonunu” derdi Samet. “ Yok “ derdim, maksat ses olsun işte arkada. İz kalmasın hem arkada.

Konuşmazdık yolda. Avuçlarımın içi terlerdi, yapış yapış sulu sulu. Sırtımdan bir ter damlası inerdi emip yutardı atletim, serinliği kalırdı ürperirdi içim. Saçımı gezdirirdim elimde. Bakasım gelirdi üstüme başıma. Hiç olmuş mu bu kot ile bu kazak, keşke evden çıkmadan baksaydım aynaya diye hayıflanıverirdim. Yani öyle çok müthiş bir adama benzediğimizden değil elbette ama vardı bir giderimiz, Ayşe’den belli. Gerçi terk eden de Ayşe. Lan yoksa? Aman neyse.

Bin saatlik yolu beş dakikada almak gibi bir huyu vardı Samet’in. Bilirdi ara bere yolları. Şuradan sağ, buradan sol, “aman ne olacak ters yönse ters yönleriyle” meşhurdu. Geliverirdik mekana. Daha arabadan inerken sallardı anahtarı valeye. Havada kapardı çocuk. Bak bu iyi bir çocuk Samet buna yüz ver çıkarken diyesim gelirdi ben diyemeden Samet derdi “Seviyorum bu veledi”. E ben de seni Samet.

Girerdik içeri. Matrix filminden fırlamışçasına. Bir siyah deri ceket yok üstümüzde, al giydir aynı ben. Bir havalar bir şekiller. Göz kısıp “tanıdık var mı acaba ?” bakışları arada da bir iki masaya el sallayıp “oo selamlar” “oooo naberler” , “iyiyim ya ne olsunlar”

Lan hani Ayşe nerde? Ayşe mi yoksa şu? Derken Samet dürter beni. Üç santim farkla benden uzun olmasının avantajı ile saat 10 yönünü işaret eder bana. “Seninki orada”

Birincisi Sametçiğim o benimki değil, ikincisi Sametçiğim hani nerede?

“Çaktırmadan bak, kolonun arkasında kalıyor gördüm ben”

“İyi çok şey etmeyelim, biz burada bir yere oturalım, hah iyi şu masa”

“Saçmalama daha çok dikkat çekeceksin, görmemiş gibi yapıp kurulacağız karşısına”

Bunları yolda konuşsak daha iyiydi susacağımıza ama Samet üç santim farkın yanı sıra altı ay yaş büyüklüğüyle sözünü dinletip kesin oturtacak beni kızın karşısına.

Güzeller güzelimi göreceğim orada. Üşümüş burnunu. Al al yanaklarını. Bereli kafasını, fırfırlı bluzunu, pembeli dudağını. Kalbim akacak orada. Aşktan dönmezse eğer başım selam veririm belki. “Naber Ayşe” derim. Ya da “ Oooo sen ne zaman geldin ya?” derim, bak bu daha iyi. Bilmiyormuş gibi. “Neden açmadın telefonu” diye sormasam mı acaba? Ne diyecek. Sevmediğimden, istemediğimden derse ne olacak? Lüzumsuz gerginliğe gerek yok şimdi. El ederim, bir de baş selamı. “Gördüm seni” der gibi. “Selam” misali.

Tam otururken masaya yaparım hem de. Montumu çıkarırken bir bakış atarım omzumun üstünden. “Aa Ayşe” Bu kim be?!

Ayşe buysa Ayşe nerede? Beresi hani? O bluz da neyin nesi? Sen kimsin çocuğum ne o eller gözler Ayşe’nin üzerinde?

Samet çek vur beni orada. Ben kendi başıma ölemiyorum burada. Bıçak kesmez, jilet doğramaz, halat tutmaz Samet. Sen it beni uçurumdan. Halt yediğimizden başımız ağrıyor şu an. Senin ısmarlayacağın kahveyi seveyim Samet, sevecek kimsem kalmadı nasılsa!


Yok ya, ne arayacağım seni Samet. Yatıyorum ben. Sen de arama beni. Bok var görüşecek.