• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Öykü: Mezat

“Ünlü bir İtalyan yazarın sözleri vardı aklımda: 'her okyanusun, uzak da olsa, bir başka kıyısı vardır.' İşte tam da o okyanusun ortasındaki bir kayıkta, tek başına olmak gibiydi hissettiklerim; insana ve karşı kıyıya varma ümidine ihtiyaç halindeydim.


Anıl Çetinel Örselli


-Deryanın tazeleri, mezatın gülleri bunlaaar, gel vatandaş gel! Tastamam bir kilo çeker burası, yirmiden açıyoruuum, aaaçtım! Yirmi bir var mı yirmi bir? Yirmi bir, kırmızılı abladan. Yirmi iki geldi şuradaki beybabadan, yirmi üç var mı abiler-ablalar, yirmi üç? Hah! Sarın köşedeki abime! Gitti gideeen, var mı arkasından iç çeken! Hey maşallah be, derya kuzusu bunlar!


Herkes bir musalla taşının etrafına hevesle dizilmiş; demincek ölmüş balıkların canlarına değer biçen balıkçı Yaver’in çığırtkanlığı arasında, yeni gelen naaşların heyecanı ile bekleşiyordu. Bunca kalabalığın ayakları altından sıyrıla sıyrıla, tezgâhın altında sinsi sinsi dolanan, yere iğne düşse anında kıvrak bir hareketle yakalaması muhtemel birileri de teyakkuzdaydı elbet! Koluna takacak bir saati olmasa dahi, tekmil balık mezatlarının zamanını mıh gibi aklına kazıyan ve son dakika sotaya yatan Şakir, rakiplerine aldırış etmeden ayakaltında dolanıyordu yine. İklime uyum sağlayan kısa tüyleri ve alacalı renkleri ile adanın bu bıçkın kedileri, her Allah’ın günü, kimsenin tenezzül dahi etmediği, gözünün feri kaçık iki balık müsveddesi için; kavga etmekten de birbirlerinin gözünü çıkarmaktan da imtina etmiyorlardı. Çoğu kör, kimi de kabadayı misali façalıydı bu yüzden. Mahlûkun doğası bu ya, adalı da olsa değişmiyordu işte!



Mezatın müdavimi Tahsin ile yakın dostu Nazif de arkalardaydı işte. Zevcesi yenilerde göçüp gittiğinden beri, şehrin keşmekeşinden kaçıp inzivaya çekilen adamı, neden tutup da sabahın bir körü mezata getirir Tahsin anlamam. Akşama bize getir, tavernaya muhabbete getir, sahile rakıya getir ne bileyim! Yok ama illa bu heyecan yaşanacak! Halbuki Nazif’in o taraklarda bezi yok, bilirim. Hissikablelvuku işte! O da benim gibi; insan sevmez demeyelim de hani ısrar sevmeyen cinsten. Otogara gittiğinde; yakana yapışıp da zorla aksi yöne bilet satmaya çalışan çığırtkanları, restoranın önünden geçerken ısrar kıyamet içeri buyur eden garsonları, dükkâna girsen ensende bitip “ne bakmıştınız” diyen tezgâhtarları görünce içine kapanan türden. Hadi vicdanını susturup bu ısrarcılara kulak asmadın diyelim, neden ihtiyacın olmadığı için almadıkların veya tok olduğun için yemediklerin uğruna kendine kızar da mahcup hissedersin be mübarek! İncelikli olmak zordur, hem de çok zor! Bire alıp ona sattıklarını bildiğin halde, göz göre göre kazıklanmak bile kibarlığa dâhildir!


-Enayiliğe kadar yolu var bu gidişin be Morena!

-Vardır, bilirim de değişmem ki bu yaştan sonra Tahsin, zorlama işte! Siz hiç konuşmuyorsunuz Nazif Bey?

-Dinliyorum ben ekseriyetle efendim, zaten kafa şişirmek de istemem!

-Hah, bir yetmişlik kibarcığımız eksikti adada, o da geldi tam olduk! Bak ne diyeceğim; nah şuraya kalıbımı basarım; beleş mezar var deseler; millet pintiliğinden, siz ikiniz kibarlığınızdan içine yatıverirsiniz!


Gevrek gevrek de gülüyordu bunları söylerken. Gece gündüz fark etmeksizin; böyle dümdüz, böyle patavatsız bir adamdı Tahsin ama bir nebze kötülük yoktu içinde. Otuz yıldır tanışız, ne bir laf etmişliği vardı geçmişimize dair ne de bir sözü ile canımı yakmışlığı. Lakin; son kadehle çenesi büsbütün gevşemiş, kaşla göz arasında rast makamına geçivermişti Tahsin:

-Bizim Nazif, memuriyetten emeklidir Morena! Yıllar yılı dirsek dirseğe çalıştık bu hergeleyle! Hergele dediğime de bakma sen; aynı senin gibidir huyu suyu. Munistir, çekingendir; işte böyle muhallebi gibi bir çocuktur!


Bir kahkaha molası verip devam etmişti:

-Bir keresinde; tezgâhtar kız ısrar etti diye, münasip bir takımı olmadığı halde papyon almış adamdır bu! Ah nazik Nazif’im ah!

-Yeter maytap geçtiğin Tahsin, hem çok içtik, geç oldu bak hanımefendi de dinlenecek!

-Ah be duydun mu Morena! Yıllar sonra senin tabirinle bu “isola”’ya hanımefendiliğini takdire gelen yetmişlik bir prens! Vay be!

-İsola, İtalyanca’ da ada demektir Nazif bey, izole anlamında, ayrı ve uzak yani! Tahsin böyle alaycı söyleyince haliyle ruhunu yitiriyor bazı kelimeler. Latife ediyor ama biliyorsunuz!

-Biliyorum efendim, bilmez miyim Tahsin’i! Sizinle böyle bir “isola” da tanışmak zevkti. Ellerinize sağlık her şey fevkaladeydi!


Kızarmıştım büsbütün, yanaklarıma süzülmüştü sıcaklık. İçimde, benimle kavga halindeki seslerin uğultusu yüreğimde çınlıyordu. “Adamın karısı ölmüş be Morena, ne biçim insansın sen!” “Ayrık otları birbirini bulunca sevinmesin mi yahu!”. “Sus be sen de içimdeki!”


Böyle tanışmıştık biz. Doğma büyüme buralı Tahsin’in; iklime uygun, rahat, alaycı ve geniş tavırları karşısında, ezişe büzüşe iki kelam etmeye çalışan bir çift içe kapanıktık. Karşısında bir çaçaron görse hepten kabuğuna kaçıveren iki kaplumbağa! Altmış yılı devirdiğim bu hayatta; ilk kez ruhumda hissettiğim bir resital gibiydi oysa Nazif. Hayatta birbirinden uzak adalar gibi miydik yoksa bütünün önceden ayrılmış parçaları mıydık? Aşk değildi ki bu, delinin deliyi bulma sevdasıydı belki de.


Ömrümde bir kez olsun görmediğim adamın –babamın- vefatı ile köşkün anneme kalmasını müteakip, İtalya’dan gelip yerleştiğimiz bu adayı daha ilk görüşte sevmiştim. Beni; hali hazırda tecrit edilmiş hayatımdan kâmilen uzaklaştırabilme ihtimaline tutunup daha da bağlanmıştım buralara, çocuk ruhumla. Bir adada yaşamak; normal insanlara göre ne kadar anakaradan kopuk ve korkunç bir yaşam ise benim için de öyle sükûnetli, öylesine güzel bir kaçıştı. Arkamdan “*Bastardo!” diye bağıranım da yüzüme anlamsız bir acıma ile bakanım da yoktu burada, şükür! Kimsecikler tanımasın, gözümün içine içine bakmasın, kimse bana ısrar etmesin veyahut kimse bana acımaya kalkmasın diye geldiğim bu kara parçasında ne de mutlu zamanlarım oldu! Erguvanlar kadar güzel ve özgür yıllarım!


Nazif ne düşünüyor şimdi acaba? Kapana kısıldığını mı? İstese bu saatte dönemez mesela şehre, istese ruhuna bir Fatiha bile okumaya gidemez Mukaddes’inin mezarına. Vapur yoktur ki bu saatte! İşte, bizim huzur dediğimiz bu çaresizliğe alışmak, tecrübe meselesidir. Temelli yerleşse keşke, öğretsek ona kök salmayı denizin ortasına, bitki örtüsü gibi karışsa içimize!

Şakir, yine acar bir edayla tezgâhın kıyısında aportta bekliyor, yakışıklı sarmanı süzüyordu yan gözle. “Yürü git lan başka kapıya, işin mi yok!” dercesine bakıyordu tezgâhın ucundaki diğer tekir. Yine aynı cenaze alayı toplanmış, balıkçı Yaver bağıra çağıra fiyatı arttırma peşinde, hep aynı terane! Tam oradan geçerken; Tahsin bir el etmişti uzaktan bana “gel” dercesine. Her zamanki gibi içten ve davetkârdı. Başımla hafifçe selamlayıp, yüzümdeki belli belirsiz tebessümle geçip gittim uzaktan, hayatlarına ilişmeden. İsmime benzer bir morina balığı gibi; kıyılara yakın yaşayıp, suyun derinliğine göre renk değiştirdiğimden midir nedir, sınırımı layıkıyla koyabilir, sohbetimi de karşımdakine göre ayarlayabilir olmuştum nicedir. Gitmemiştim fakat gönlüm ilk kez arkada kalmıştı.


Ünlü bir İtalyan yazarın sözleri vardı aklımda: “her okyanusun, uzak da olsa, bir başka kıyısı vardır.” İşte tam da o okyanusun ortasındaki bir kayıkta, tek başına olmak gibiydi hissettiklerim; insana ve karşı kıyıya varma ümidine ihtiyaç halindeydim. Velhasıl yer yer bunalsam da yalnızlıktan, kendi sürgünümde güvendeydim bir yandan. Kendime yetecek kadar varlığım, kendime yetecek kadar yalnızlığım varken nerden çıkıp gelmişti bu Nazif! Dar sokaklardan, iç içe evlerin olduğu merkezden geçerken yüreğim sıkışmıştı yine, denizin serinliğinden uzaklaşmak iyi gelmezdi bana! Arnavut kaldırımlarının arasından bana pek yakışan, ekseriyetle önemli günlerde giydiğim topuklularımla, seke seke tekrar indim sahil kenarına. Bir baktım yine onlar! Her sokak denize değil Nazif’e çıkıyordu sanki şimdilerde!


-Gelsene kız yanımıza! Bak ne ganimetler var bugün!


Ucundan; parlak kafalarını göğe uzatmış balıkların göründüğü, dibi kan ile karışık tuzlu su ile ıslanmış kese kâğıdını, bir ödül misali havaya kaldırmıştı Tahsin. Her gün, balıklar kadar taze bir heyecanla davranabilmesine ne demeli! Nazif olmasa yanlarına gider miydim -sanmam- ama ayaklarım ziyadesiyle yüreğime yenikti! Kıyıdaki rengârenk sandalların dalgalarla çırpınması gibi kalbim de hafif hafif yalpalıyordu onun dalgalarında. Tam da varacakken yanı başlarına, olan olmuştu işte. Tahsin’in elindeki kese kâğıdı, yerçekimine dayanamayıp şapadanak düşmüştü kaldırımın üzerine. Tahta masaların altında volta atan kediler, fırsattan istifade, büyük bir patırtı ile yerdeki ganimetin yanına koşuşmuşlar, tiz ciyaklamalar eşliğinde kaşla göz arasında birbirine girivermişlerdi. Tahsin’in “hışştları”, “pısstları” ve “seni şerefsizleri” arasında önce Şakir kapmıştı parsayı, ardından diğerleri kavgaya devam. Tahsin küfür faslına geçmişti bile; sabahın köründe kalktığına mı yansın, onca emekle aldığı balıkların yerlerde toza toprağa bulanışına mı? İşte tam o an, Nazif sessiz bir kahramanlık, usta bir centilmenlikle cebinden çıkarttığı kumaş mendili usulca açıp, üçer beşer doldurdu nevaleyi kediciklere! İnceliğin ve merhametin sözlükteki karşılığıydı Nazif.


Tahsin ise bir süre masa altılarına kaçan kedilerle cebelleştikten sonra, boşluğa tekme savurur gibi yaparken, en nihayetinde kaderine küsmek üzere olduğunu belli etmişti. Dönüp de hala bonkörce balıkları paylaştıran Nazif’i görünce yeniden tuttu heyheyleri.

-Ne yapıyorsun birader! Az mı para döktük canım balıklara!

-Onların hakkıymış Tahsin, naparsın döküldü işte!

-Ulan Nazif, ulan Nazif! Ne tırıs adamsın sen be! Buralarda balık düştü diye kediye verilmez, pişirilip yenir! Ahanda mezatın orada tonla var, orada arasınlar rızıklarını! İyi kavga eden parsayı kapar, gözü kaptırmaz bilmez misin? Hayatta da böyledir bu aslanım!

-İstemem böyle hayat! Sonunda kör olmak varsa, olmaz olsun öyle kavga! Hem Mukaddes derdi…

-Mukaddes de Mukaddes! Nereye gitsen iflah olmazsın oğlum sen!

-Olmam Tahsin, bunca yıl olmamışım daha da olmam! Kusuruma bakma!


Gözlerine nem oturmuştu. Tahsin, siniriyle burnundan soluduğu son havayı da dışarı verdi. Kati bir sessizliği böldü yaygaracı martıların sesi. Sanki zaman durmuş ve bir kez daha başlamıştı bu sesle ve sahnede kaldığı yerden yürümeye devam etmişti Tahsin. Sıktığı avuçlarını gevşetip, ağır adımlarla Nazif’in yanına geldi. Şakir de balıkları çoktan mideye indirmiş, bir yandan köşe masanın ayaklarının ucundan olan biteni izliyor, diğer yandan zımpara gibi diliyle güneşin altında ayıra ayıra taradığı tüylerini yalıyordu. Keyfi kekaydı anlayacağınız.


Nazif’in omzuna koydu bir elini, diğerini de diğer koluna iliştirdi; sarmaladı arkadaşını. Konuşsa bir dert, sussa hiç olmazdı. Hiç âdeti olmadığı halde teselli vermek, bu kez iş başa düşmüştü:

-Burası başka bir dünya Nazifim! Hayatta kalmaların memleketidir ada! Babamdan öğrendim ben de! O yüzdendir ki denizden her çıkarı yer, her günümü gün ederim! Kim bilir belki de nah şu Şakir’den bir farkım yok benim! Kusurun yok, kusur bizimdir affet!


Duyacak kadar yakın ama bir o kadar uzak bir köşeden seyreyledim ikisini. Evren denen koca denizin ortasında bir adaymış meğer dünya! Ben gibiler, Nazif gibiler de balık gibi hep mezatta, Şakirler bekler pusuda! Ben anlayanımı arayan bir beşer, Nazif gibisinin dünyama gelmesini bekleyen bir kayık belki. Kusurumuz dünyalı mı olmamak, adalı mı olmamak bilemedim! Haraç mezat satmadıysak birbirimizi kusur bizde mi?


*İtalyanca: piç