• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Öykü: Yanlışlıkla Ömür Dediğimiz O Perişanlık

”Demek bir tek kapıya çare bulamamışım. Açıkçası hiç aklıma gelmemişti. Belki de dünyanın en az vurulan kapısı olduğu için onu hiç hesaba bile katmamıştım.”


Musa Efendi

Anlatmak istediğim öykü böyle başlıyordu:

“Kapı çalınıyor. Kalkmaya üşeniyorum. Masa arkasına daha yeni geçtim ve eğer şimdi ara verirsem devamını yazamam. Öykü yazıyorum ve başladım mı bitirmem lazım. Gerçi yazmakla sadece sıcak tüketilmesi gereken yemeği yemek arasında çok fark vardır; ama ortak tarafları da yoktur diyemem.

Oysa bütün telefonları kapamıştım. Bütün dünyayla ilişkimi kestiğimi sanıyordum, demek öyle kolay değilmiş insanlardan kaçmak; bir kaç butona basmakla olmuyormuş bu işler. Ama çok yaklaşmıştım, demek bir tek kapıya çare bulamamışım. Açıkçası hiç aklıma gelmemişti. Belki de dünyanın en az vurulan kapısı olduğu için onu hiç hesaba bile katmamıştım.”

Yazmaya devam edemiyorum. Çünkü kapı çalınıyor. Kalkmaya üşeniyorum. Masa arkasına daha yeni geçtim ve eğer şimdi ara verirsem devamını yazamam. Öykü yazıyorum ve... Kapı yine çalınıyor. Öykümdeki kapıya kimin vurduğunu biliyordum, ama şimdi izninizle o meşhur soruyu sormam lazım.



“Kim o?”

“Musa Bey? Kapıyı açın lütfen. Biz polisiz, hakkınızda şikayet var.”

Kapı deliğinden görüyordum polis olduklarını. Ama hakkımdaki şikayetin ne olduğunu bilmem gerekiyordu. Ne de olsa benim adımı söylemişlerdi. Aradıkları bendim.


“Buyurun memur bey. Sorun neydi?”

“Komşularınız sizden şikayetçi Musa Bey. Onları rahatsız ediyormuşunuz. Şikayet için belediyeye başvurmuşlar, onlar da bize bildirmiş.”

“Herhalde bir yanlışlık olmuş. Bakın ben kendi halinde yaşayan yaşlı bir yazarım. Evden pek çıktığım da söylenemez. Ne zaman nasıl rahatsız edebilirim ki onları?”

“Aslında onları siz değil, yarattığınız karakterler rahatsız ediyormuş. Hepsi de psikolojisi bozuk tipler. Mahalleli şikayetçi; çocuklar onlara özenip anormal davranmaya başlamışlar. Bazıları da çok gürültücü. Üst kattaki kahramanınız mesela. Bütün gün evde spor yapıyormuş, gürültüsünden hiçbir şey yapamıyormuş komşularınız.”

Yukarıda da söylediğim gibi; ben kendi halinde yaşayan yaşlı bir yazarım. Evden pek çıktığım da söylenemez. Etrafı pek bilmem. Yıllardır evime kapanır, öykülerimi yazarım. Dünya benim için bu binadan ve binanın etrafındaki araziden ibaret (o da penceremden göründüğü kadar). Uzun süredir başka yere gitmediğim, başka yer görmediğim için yarattığım kahramanları da bu binaya yerleştirdim. En fazla binanın önündeki çocuk parkında oturup çocukları izlerler.

Bütün bunları düşünürken memur beyin dediklerine bir cevap vermediğimi hatırladım ve hemen hızlı bir şekilde düşüncelerimi aktarmaya başladım.

“Bu nasıl olur? O kahramanların hepsi birer hayal ürünü. Ben bile onların neye benzediğini tam olarak bilmiyorum. Komşularım onları nasıl görebilir ki? Ayrıca bildiğim kadarıyla üst katta başka birisi oturuyor. En azından ben bu binaya taşındığımda oturuyordu.”

“Hayır beyefendi. Üst katta oturan kişi de sizin karakteriniz olduğunu kendisi itiraf ediyor. Ayrıca sizden o da şikayetçi. Yıllardır spor yapıyormuş, çok yorulmuş, ama adama öyle bir öykü yazmışsınız ki hayatının sonuna kadar spor yapmaya devam etmesi lazımmış. Allah aşkına söyleyin; bir karıncaya basıp onu öldürdü diye kendi kilosundan iğrenen, bu yüzden spor yapmaya başlayan karakter mi olur? Karıncayı ezmeyecek kadar zayıflamak olacak iş mi?”

“Niye öyle diyorsunuz ki? Karıncalar gayet güçlü hayvanlardır, kendi ağırlıklarından kat kat daha fazla ağırlık taşıyabilirler. Hem yine tekrar söylüyorum, bunların hepsi öykü. Birer hayal ürünü. Hayal. Gerçekte yok bunlar. Hayatımda böyle saçma şey görmedim. Bu bir şaka mı?”

“Rica ederim Musa Bey. Görev başındaki bir memura hakaret ediyorsunuz. Asıl sizin yarattığınız karakterler şaka gibi. Sporcuyu geçtim, bu çocuk parkındaki intihara meyilli adama ne demeli? Bütün gün çocuklara hayatın anlamsızlığını anlatıp duruyor. Sizin çocuğunuz yok belki, anlamıyorsunuz; ama o çocuklar bundan etkileniyor. Hem hayata küsen birisi geceleri üşümesin diye niye pijama giysin ki? Affedersiniz ama çok saçma şeyler yazıyorsunuz.”

“Bu bir şaka olmalı. Doğru söyleyin kim kurguladı bunları? Abim mi? Kesin onun başının altından çıkmıştır bunlar.”

“Bunları az önce konuştuk Musa Bey. Bakın elimde yirmi üç tane şikayet mektubu var. İmzalara bakın tanıyacaksınız. Hepsi komşularınız. Ve parkta oynayan çocukların anne babaları.”

“Yirmi üç ha? Demek yirmi üç şikayet? Hepsi de bu ikisi yüzünden mi? Başka kimden şikayet ediyorlar?”

“Hangisini söyleyeyim Musa Bey. Mesela bu çatıdaki kahramanınız.”

“Astronot mu?”

“Evet. Çorumlu. Gerçekten merak ediyorum Çorumlu astronotu nasıl hayal ettiniz?”

“Beni aşağılıyorsunuz.”

“Kusura bakmayın ama kahramanınız çatıda uzay mekiği kuruyordu.”

“Bakın. Tekrar ediyorum. Ben pek evden dışarı çıkmıyorum. Dolayısıyla da bilmiyorum bu dünyayı. Hatta bu şehri, bu semti, bu mahalleyi. Bir astronot karakter yazacaksam elbette bu binanın çatısından uzaya gitmeli”.

“Ama komşuları rahatsız ediyor.”

“Yeter ya. Yeter. Siz benimle düpedüz alay ediyorsunuz. Kesin abimin arkadaşlarındansınız. Sizi o göndermiştir kesin. O bulmuştur bu polis kostümünü de. Adınız ne sizin?”

“Adım Yücel. Yücel Nalbantoğlu. Bu da polis kimliğim.”

Doğru söylüyordu. Kimlikteki isimle ağzından çıkan isim aynıydı. Abimin bütün arkadaşlarını da tanırdım, onun bu isimde bir arkadaşı yoktu. Ama bu isim bana yabancı gelmiyordu. Daha önce duymuştum. Ya da...

“Bir dakika beni bekler misiniz?” dedim ve polisin cevabını beklemeden (kapıyı da açık bırakarak) yazı odama döndüm.

Aradığım kağıtları bulmak zor olmadı. Yücel Nalbantoğlu benim yıllar önce yazdığım öykünün polis kahramanıydı. Görünce tanımamam normaldi. Öyküyü yazalı çok olmuştu. Ayrıca biliyorsunuz, demin polise de dedim, ben kahramanlarımı yolda görsem tanımam. Yücel’i de tanımamam gayet mümkündü. Aradan yıllar geçmiş, Yücel biraz kilo almıştı. Hem de ben onu daha kısa saçlı yazmıştım, yıllar içinde saçları da uzamış. Öyküye göre Yücel binanın karşısındaki polis karakolunda çalışıyordu. Bu kadar zaman geçmiş ama rütbesi bile artmamıştı. Tembel herif. Adam biraz kendini geliştirir, değil mi?

Gidip kapıyı kapatmam gerekiyordu. Ama gitmeden önce öyküyü yazdığım kağıtı yırttım. Bu eylemimin karşılığını kapıda umduğum gibi buldum – polis gitmişti.

Yeniden masa arkasına geçtim ve yeni öyküye başlamam lazım. Eğer ara verirsem devamını hiç bir zaman yazamam. Bu öyküm böyle başlıyor:


“Kapısı olmayan bir evde bir yazar...”


Musa Efendi

"Musa Efendi, (1991) Azerbaycan'da doğdu. Lisans eğitimini Bakü'de tamamladıktan sonra Boğaziçi Üniversitesinde yüksek lisans eğitimine başladı. London School of Economics'te başka bir yüksek lisans derecesi de aldı. Azerbaycan'da düzenlenen farklı öykü yarışmalarında birincilikleri vardır. Ayrıca senaryosunu ortak yazdığı bir kısa filmi de Cannes Festivali Short Film Corner'de gösterildi. Musa Efendi, reklam ajansında yazar olarak çalışmaktadır."