• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Öykü: Ellerim senin renginde

Sadece sözcüklerinden tanıdığım insanlarla aramda güçlü bir bağ var sanki. Defalarca yüzünü gördüğüm kadınlardan, erkeklerden daha yakınlar. Bağlantımız koptuğunda neşem bozuluyor.

Nalan Arman


Gölgeler uzamaya başladı. Gün ağır ağır dönüyor. Yine aynı yerde oturup ekrandaki ışıklara bakıyorum. Sadece sözcüklerinden tanıdığım insanlarla aramda güçlü bir bağ var sanki. Defalarca yüzünü gördüğüm kadınlardan, erkeklerden daha yakınlar. Bağlantımız koptuğunda neşem bozuluyor.

Mavi balıkçıllardan, mavi peygamber çiçeklerinden, mavi Cezayir menekşelerinden, Kelebekler Vadisi’ndeki denizden, hüznün mavisinden konuşuyoruz onlarla. Kameralarımızı hiç açmıyoruz.

Işıkların hepsi sönmüşse tutucu kanunlardan, barış bayrağından da söz edecek kimsem kalmıyor. Birisi hele, Beyaz, herkesten yakın. Bir tür romantik ilişki de denilebilir bizimkine. Gözüm onun fotoğrafının sağ alt tarafındaki ışıkta. O da beni gözlüyor gibi. İzleyenle izlenen, izlenenle izleyen… Adım adım birbirimize karışıyoruz. Karşılaştıysak “Hüzünlü arkadaşım” diye sesleniyor bana. Parmaklarımız klavye üzerinde gidip gelmeye başlıyor. Gözlerimden, adımdan ve onun adından yola çıkıyoruz. Martılardan, leyleklerden, papatyaların taç yapraklarından, beyaz siklamen çiçeklerinden konuşuyoruz. Her şeyin nasıl değiştiğinden bahsediyoruz sonra. Bazı kişiler için ülkenin nasıl özel bir av sahasına dönüştüğünden de. Bu aç gözlülük savaşı tam olarak ne zaman patlak verdi, emin olamıyoruz. Kaçıp kurtulmak istediğimi söylüyorum Beyaz’a. O da kaçıp kurtulmak istiyor. Nereye gideceğimizi ikimiz de bilmiyoruz.

Birkaç yıl öncesine kadar hep aynı kalan yarımadayı anlatıyorum. Capo Calaberno’yu. Ne zaman gitsem her şeyi yerinde bulduğum yarımada kasabasını seviyorum, diyorum. Dönüp dolaşıp o kasabayı konuşuyoruz; yarımadanın virajlı ve dar yollarından gidilen, makilerle çevrili büklerini.


Sabahın erken saatlerinde sanal ortamdaki değişiklikleri gördüm. Dijital göçmenim ben. Gözümü sayfaya dikip hiç ayırmasam da güncellemelerin hızına yetişmem mümkün değil. Beyaz’ın penceresine baktım. Işığı yanmıyordu. Aldırmadım. “Gece tuhaf bir olay oldu.” yazdım. Yaşadığım şey tuhaftı gerçekten. Yıllar önce yarımadada tanıştığım Siyah’ın mesajını görmüştüm. Bana sesleniyordu.

“Mavi.“

Devamı yok.

Siyah’la yarımadanın kuzey sahilinde karşılaşmıştık. Ağaçlarla ve kayalıklarla çevrili sükunet koyuna kamp yapmaya gelmiştik hepimiz. Siyah ve sevgilisi Yeşil. Ben ve dostum Kahverengi. Kısa süre sonra yakınlaştık. Birlikte kayalıkların ardına gizlenmiş koylarda aldık soluğu. Harikaydı. Siyah ve Yeşil her şeyle ilgileniyordu. Yeşil, her koşulda, tam olarak ne yapılması gerektiğini biliyordu. Ülkeden, dünyadan konuşuyorduk. Oyunlar oynuyorduk. Kahverengi ile bir şarkı söylemeye başlıyorduk. Siyah ve Yeşil şarkının kapanışıyla eşlik ediyordu. Böyle dört gün geçti.

Yedi yıl sonra saat 03.03’de -gün doğmadan- Siyah adımı yazdı. Sabah 07.00’de gördüm.

Yarımadadan sonra görüşmemiş miydiniz, yazdı Beyaz.

Cevap vermeden önce biraz düşündüm. “Herkes geldiği yere döndükten sonra ilk selamımız.“

Beyaz birkaç gün çevrimiçi değildi. Gözüm sürekli fotoğrafının üstündeki ışıkta.

Beş gün sonra Siyah, 23.59’da, “Mavi selam, iyi misin?” yazıp arkasını da getirince Beyaz’ın penceresini açtım. Olanı biteni anlattım. “Bir şey söyleyeceksin sanırım, dinliyorum.” dediğimi, onun da bir kadın arkadaşının paraya ihtiyacı olduğunu söylediğini, hepsini. Parayı arkadaşının hesabına gönderecektim. Siyah telefon numarasını da yazmıştı. Şüphem varsa arayabilirdim. Fake mesaj değildi, öyle söylüyordu.

Birkaç saat geçtikten sonra “Telefon ettin mi?” yazdı Beyaz.

Siyah’ın benden böyle bir şey istemesine ihtimal vermediğimi, sese de güvenemeyeceğimi söylediğimi ilettim. Görüntülü konuşmuştuk. Siyahtı gerçekten; uzun kumral saçları, anlamını çözemediğim bakışlarıyla oydu. Düşünmeme bile gerek yoktu. “Gönder, gitsin. demişti. Paraya ihtiyacı vardı kadının. Çocuğuyla bir başına. Siyah’ın hesabı bloke edilmişti. Samimiyetime güveniyordu. O nedenle bana yazmıştı. Hemen ertesi gün halledecekti.

Parayı fazlasıyla göndermiştim.

Bir süre cevap yazmadı Beyaz. Işığı yanıyordu.

Dakikalar sonra “Diğer kadının hesabına mı gönderdin?” diye sordu.

Siyah’a gönderdiğimi söyledim. “Garip.” dedi. Hem tanımadığım birisinin hesabına para gönderme fikri hem de dönüp dolaşıp Siyah’la çözmemiz acayipti evet.

İçime onca şüphe dolmuşken neden birden Siyah’a güvenmiştim? Sükunet koyundaki hali için mi? Aklımın bir köşesi hep bu konuyla meşgul. Beyaz’la nerdeyse sadece bunu konuşuyoruz artık. Onun fotoğrafının üstündeki ışığı yakaladığımda tabii. Mavi alakargalardan, Katrancı koyu üzerindeki öğle vaktinden, müge çiçeklerinden, beyaz yalanlardan söz etmiyoruz. Sözcükler gitgide geri çekiliyor. Beyaz gitgide geri çekiliyor.

Siyah’ın konuşma penceresindeki notu gördüm. Gün doğumunda yazmış.

“Değerler, hiyerarşi içindedir. İki değer çatıştığında üstün gelene yöneliyoruz. Yani bir değer aşağıdayken yukarı çıkabiliyor. Örneğin, para bir değer, ama aşağı bir değer. Üste çıktığı tek nokta faydadır. Yalan da öyle, çatıştığında yukarı çıkabiliyor. Mesela adalet aşağı bir değer. Çok adalet isteyenden kaçacaksın. Hedef aldığım değer para. Aman yanlış anlama, savaş! Hedef aldığım erdem nezaket! İkisi hakkında da hikayem var. Para hazcılıkla alakalı, nezaket öldürmekle… Ayrıntılarıyla anlatacağım.”

Siyah, ayrıntılarıyla anlatmadı. Hiçbir zaman konuşmadık.

Gözüm günlerdir Beyaz’ın penceresinde, fotoğrafının sağ alt tarafındaki ışığı gözlüyorum. Yanıp yanıp sönüyor. Yazdıklarımı uzun süre görmüyor.

ellerini alıyorum sabaha kadar seviyorum / ellerin beyaz tekrar beyaz tekrar beyaz

ellerinin bu kadar beyaz olmasından korkuyorum*

Dizelerini yazdım. Cevap vermedi.

Beyaz’ın penceresi benim yazdıklarımla dolu ne zamandır. Bir daha hiç konuşmadığım insanlardan biri artık. Tanımadığım insanlardan bile uzak.

*Cemal Süreya, Gül