• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Öykü: No:1

“Gemileri yakıp da gelmiştim buraya. Ağzıma geleni, aklımdan geçeni dosdoğru, hiç yumuşatmadan saydırıp, kapıyı çarpıp çıkmıştım. “Oh, ne iyi yapmışım!” Dönecek yer bırakmamıştım kendime.”

Y. Nilgün Alemdar


Badanasız, köhne kerpiç duvar boyunca 1 numaranın bu ev olmamasını dileyerek yürüdüm. 5’i ve 3’ü az önce geçmiştim, burası 1 olmalıydı, ayaklarım geri geri gidiyordu. Kabanımın cebindeki kâğıdı, aradığım adrese yeniden bakmak için çıkardım. Doğruydu, “No:1” yazıyordu. Duvar bittiğinde yine onun kadar eski, bakımsız tahta bir kapıyla karşı karşıya kaldım. Bir süre öylece durdum. “Demek burası!” Kapı, üstüne eski canlılığını yitirmiş farklı renkteki yağlı boyalarla farklı boyutlarda yazılmış “1” rakamlarıyla aradığım adresin burası olduğunu bana ısrarla söylüyordu. Elimi tahta kapının paslanmış demir sürgüsüne çekinerek uzattım. “Buraya kadar geldim, dönüşü yok artık.” Sürgüyü çektim, önce yerinden oynamadı. “Açılmıyor bu kapı, dönüp gitsem mi? Yok yok, açılır şimdi.” Bir iki kere ileri geri, sağa sola zorladım. “İlla açacaksın, illa gireceksin içeri, değil mi? Girecek başka yerim mi var?” Sürgü içimdeki eğreti hisse benzer, dişlerimi kamaştıran, sinir bozucu bir gıcırtı çıkararak bıraktı kendini sonunda. Serbest kalan kapıyı sağ elimin işaret parmağının ucuyla hafifçe ittim. Gevşemiş paslı menteşelerin bed sesinin, kasabanın ürkütücü sessizliğini yarıp geçtiğini gözlerimle gördüm. İrkildim. “Vazgeçtim ben, dönüyorum.” Dönmedim ve fakat burada kalmayı becerememekten de korkuyordum. Gemileri yakıp da gelmiştim buraya. Ağzıma geleni, aklımdan geçeni dosdoğru, hiç yumuşatmadan saydırıp, kapıyı çarpıp çıkmıştım. “Oh, ne iyi yapmışım!” Dönecek yer bırakmamıştım kendime. “Zaten olmaz olsun öyle dönecek yer.” Dönmek benim için bir seçenek değildi. Bununla birlikte hayatta tek sığınağımın olması da korkunç geliyordu. “Hele de o sığınak burasıysa!


Kapı yavaşça içeri doğru açılırken iki adım geri çıktım. Bu çirkin, eski püskü, pis kapıdan geçip o bahçeye, sonra da o eve girmeye gönüllü değil, zorunlu hissediyordum. İçeri girmeden önce, durduğum yerden başımı uzatıp bahçeyi görmeye çalıştım. Bu kapı ve bu sessizlik göreceklerimle ilgili bir sezi yaratmıştı zihnimde. Az sonra göreceklerimi biliyor gibiydim. Yanılmadım. İçerdeki her şeye soğuk kış havasının soluk grisi hâkimdi. Bahçe ölü gibiydi. Hakkını vere vere, dolu dolu yaşamış, nihayet yaşlanmış ve son nefesini çok uzun zaman önce vermişti sanki. “Ben bu ölülerin içinde nasıl yaşayacağım?” Birkaç yıl önce annemin acısına dayanamayıp ondan üç hafta sonra ölen anneannemin doğup büyüdüğü evdi burası. Bir gün değil içinde yaşayacağımı, gelip göreceğimi bile hiç düşünmeden anahtarını ve tapusunu çekmecenin bir köşesine bırakıverdiğim ev. Annemden sonra çok kalamayacağını anlayınca anneannem beni yanı başına oturtup elime tutuşturmuştu anahtarla tapuyu. Akranlarının aksine eskileri anımsamak hoşuna gitmezdi. Babadan kalma bu ev anneanneme en eski zamanlarını, çocukluğunu, ilk gençliğini, belki de ilk aşkını hatırlatacak koca bir anı defteri gibiydi. Belki de o yüzden hiçbir zaman gelip görmek istemedi burayı. Anahtarı verirken “Arada kafanı dinlemek istersen kaçacak bir yerin olur,” demişti. Bu evin kaçacak tek yerim olacağını o da hiç düşünmemişti. “Belki düşünmüştür, görmüş geçirmiş kadındı, anlamıştır belki benim bir gün bunu yapacağımı.”


İçeri doğru bir iki adım attım. Ağaçların çıplak dalları, toprağın üstünde kalın bir örtü oluşturan kuru yapraklar, duvar diplerinde yana kaykılıp kalmış kırık çömlekler, evin dış cephesi… Bu bahçe yıllar önce çekilmiş siyah beyaz bir fotoğrafı andırıyordu; beyazı az, grinin siyaha uzanan tonları çokça. Geride bıraktığım, artık eski diye andığım yaşantım kadar renksizdi her şey. Bu durum canımı sıktı, korkumu derinleştirdi. Geçmişimi anımsamak istemediğimi fark ettim. “Ah, anneannem!”


İçerisi beklediğimden daha büyüktü. İrili ufaklı yuvarlak çakıl taşlarıyla zamanında özenle yapıldığı belli olan bir yol bahçe kapısından eve kadar uzanıyordu. Yolun her iki yanında, bahçe henüz hayattayken renk renk çiçeklerin yetiştirildiğinden neredeyse emin olduğum geniş bir toprak alan yayılıyordu. İlkokulda resim derslerinde yaptığımız evleri anımsattı bana bu manzara. Ancak o evler bahçedeki rengârenk çiçekleriyle, yemyeşil ağaçları ve o ağaçların kırmızı meyveleriyle ve duman tüten bacalarıyla capcanlı olurlardı. Burası ölüydü. Birkaç gül ağacının iskeleti ayakta duruyordu. Hangi ağaçlara ait olduklarını anlayamadığım başka iskeletler de vardı bahçenin her yerinde. “Ölüler evine hoş geldim!” Etrafa bakınmaya devam ederek eve doğru yürümeye başladım. Yerden üç basamak yüksekte, tek katlı küçük bir evdi. Önünde bahçenin tamamına hâkim genişçe bir taraçası vardı. Ahşap tırabzanları yarı yarıya yıkılmıştı. Bir köşede belki de güçlü bir rüzgârla devrilmiş, iki bacağı ve arkalığı kırık, ölü bir sandalye yatıyordu. “Daha fazla ölü görmek istemiyorum!


Evin taraçaya açılan giriş kapısına doğru yöneldim. Kabanımın cebindeki anahtarı çıkarırken korkumun hafiflediğini ayrımsadım. İçime sebebini bilmediğim bir rahatlama gelmişti. Anahtarı yuvasına sokup çevirdim. Tahta bahçe kapısının aksine giriş kapısı hemen açıldı. İçeriden gelen rutubet, toz ve havasızlık karışımı kesif bir koku yüzüme çarptı. Bir süre bekledikten sonra boynumdaki atkıyı ağzıma ve burnuma sarıp içeri girdim. Pencerelerin puslanmış camlarından içeriye hemen hemen hiç gün ışığı girmiyordu. İçeride birkaç parça mobilya, mutfakta mozaik bir tezgâh ve bir de tel dolap olduğunu görebildim. Çocuk anneannemin bu tel dolaptan lokum aşırıp bahçeye kaçtığını, ağaçlardan birine kurulmuş salıncağında sallanırken lokumunu şapur şupur yediğini gülümseyerek hayal ettim. “Anneannem doyasıya koşup oynadı mı acaba bu bahçede? Yoksa işe güce mi koşturuldu daha çok?” Anneannemden çocukluğuna dair hiçbir hikâye dinlemediğimi fark ettim. Bir sigara yakıp taraçaya çıktım. Sigaramı içerken etrafı seyre daldım. Havalar ısınınca taraçada güzel rakı sofraları kurabileceğimi, şehirdeki arkadaşlarımın o sofralar için buraya kadar seve seve geleceklerini düşündüm. Taraçada yapacağımız neşeli sohbetler, atacağımız kahkahalar, söyleyeceğimiz şarkılar kulaklarımda yankılandı. Bahçemin ve verdiğim yaş mamaların müdavimi olan kedilerin etrafımda dolandıklarını görebiliyordum. Bahçemi çimlendirdiğimde, duvarları boyadığımda nasıl görüneceklerini hayal ettim. “Şu, biraz önce gördüğüm iskeletler baharda canlanıp çiçek açarlar mı acaba? Akasya, leylak, hanımeli de varsa aralarında ne güzel kokar baharın buralar. Bahçeye bir salıncak kurarım, kendim de sallanırım, mahallenin çocukları da uğrar arada belki. Evi bir güzel elden geçirmek gerekecek. Boyası, badanası, tadilatı, temizliği… Epey işi var. Yine de bir aya kalmaz düzenimi kurarım…”


Bir sigara içiminde ev benim evim oluverdi. “Hey gidi anneannem, bilmiş de vermiş sanki bana burayı.” İçimde ne korku ne de o eğreti his vardı artık. “Yaparım ben burada, yaşarım, tutunurum.” O sırada anneannemin ahretliğinin küçük torunu seslendi aralık bahçe kapısından:

- Öğretmenim (okulunda öğretmeni olacağımı öğrenince bana böyle seslenmeye başlamıştı), nenem çay yaptı, sıcak pişi de var. ‘Gelsin, soğukta durmasın orada,’ dedi senin için.


Geliyorum, diyerek çocuğu gönderdim. Sigaramın izmaritini, artık ezbere bildiğim yeni ev adresimin yazılı olduğu kâğıda sarıp cebime attım. Evimin kapısını kilitleyip anahtarı diğer cebime koydum. Ahretliğin evine doğru yürürken zihnimde yapılacaklar için, alınacaklar için listeler oluşuyordu. Burnuma mis gibi kızarmış hamur kokusu geldi, yüzüme ise enfes bir gülümseme yerleşti.