top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Öykü: Olma Vakti

"Asla öğrenemeyecek bu işleri, diye söylendi Necdet, kasanın başına doğru yürürken. Cam kenarına yaklaştı. Günlerdir kenti esir almış gibi hiç durmadan yağan yağmuru seyretmeye başladı."

Halil Horlu

"Bak oğlum," dedi Necdet, kaşlarını çatarak, "bir kadınla bir erkek müşteri içeriye girdiğinde ilk selamı kadına vereceksin. Paltosunu hafifçe sırtından sıyırıp, kibarca sandalyesini çektikten sonra özel yemek ve şarap menülerini ilk ona sunacaksın. Unutma, erkeğe parayı harcatan kadındır. Bir erkek ne kadar güçlü olursa olsun, restorana birlikte geldiği kadının karşısında otururken mum gibidir. İtalyan restoranlarına git de gör bak, kadınlara kraliçeler gibi hizmet edip, erkeklere nasıl tomarla para harcattırdıklarını!" Kafasını çevirip, etraftaki masalara baktı. Müşteriler sohbete dalmış, keyifle yemeklerini yiyorlardı. Konuşmaların, kahkahaların, çatal ve bıçak seslerinin birbirine karıştığı bildik uğultu hakimdi ortama.


"Erkeğe para harcatmasını bileceksin, tıpkı İtalyanlar gibi," dedi tekrar başını öne eğdiğinde Necdet. "Kaç zamandır söylüyorum. Bir türlü öğrenemedin gitti!"

"Ne yapayım usta," dedi Serdar, bir kabahat işlemiş gibi bakışlarını kaçırarak. "Bilirsin, Türkiye'de garson siparişi erkek müşteriden alır ve sadece onunla konuşur, yanındaki kadının gözüne bile bakamaz."

"On beş yıldır Yeni Zelanda'da yaşıyorsun ama hâlâ atamadın şu ürkekliği."


Otuzlu yaşların ortalarında el ele tutuşan mutlu bir çift girdi içeriye. Kapının önünde durup etrafı süzmeye başladılar. Kadının üşümüş gibi bir hali vardı, ısınmak için koluna girdiği adama sokuldu. Serdar'ın gözleri parladı. "Usta, yeni müşteriler geldi, boş masa yok; biz kalkalım da onlar otursun." Vaazdan kurtulmanın sevinciyle yerinden kalkıp, çifte doğru koşar adımlarla yürümeye başladı. Önce adama yöneldi ancak az önceki konuşmalar aklına gelince, ayağıyla hafif bir yay çiziyormuş gibi yaparak kadına doğru döndü. Ellerini göbeğinin üstünde kavuşturup, hafifçe öne eğilerek ilk onu selamladı.


"Asla öğrenemeyecek bu işleri," diye söylendi Necdet, kasanın başına doğru yürürken. Cam kenarına yaklaştı. Günlerdir kenti esir almış gibi hiç durmadan yağan yağmuru seyretmeye başladı.

Ertesi gün pırıl pırıl güneşli bir hava vardı gökyüzünde. Kıyıları bir sur gibi döven sert dalgalar, insanın yüzünü kırbaçlayan rüzgârlar ve günlerdir kentin üstünü kaplayan koyu renkli bulutlar sır olup ortadan kaybolmuştu sanki. Denizin üstü kalemle çizilmiş gibi dümdüzdü. Sessiz bir gölge gibi uzaktan geçen yük gemileri, kıyıda yürüyenlerin üstünde dolanan kuşların çığlıkları, etrafta koşuşturan çocuklar. Sahil kenarı günün bu saatinde alışılmadık kadar canlıydı. Kasvetli havanın dağılmasıyla yaşlı, genç, çoluk çocuk demeden her yaştan insan sahillere dökülmüştü.


Restoranın önünde durmuş, güneşe tekrar kavuşmanın verdiği sevinçle sahilde yürüyen kalabalığı seyrediyordu Necdet. Auckland şehrine geldiği ilk günden beri alışamadığı bir şey vardı. Mevsim ne olursa olsun, güneş azıcık yüzünü gösterdiği an, insanlar sahillere akın edip, yüzmeye başlıyordu. Kışın ortasında bile tek başına denizde yüzenlere rastlıyordu. "Nasıl olur bu nasıl? Sıcacık arabanın içinde, üstümüzde paltolarla oturuyorken bile üşürken bu insanlar nasıl yüzer bu soğukta!" der, şaşırırdı. Yüzmeyi o da seviyordu ancak vakti gelmeden, yani sıcak yaz ayları başlamadan asla yüzemiyordu.


Kasanın altında duran, Türkiye'den getirttiği sigara paketinden bir dal almak için içeriye girerken mutfakta tatlıları hazırlayan Serdar ile göz göze geldi. "Harika süslemişsin tabakları, aynen Fransızlar gibi," dedi yüzünde mutlu bir tebessümle. Genelde memnun olduğu şeyleri açıkça ifade etmezdi. Bir şeyi beğenirse, "Tamam," der, geçerdi. Duyduğu sözlerden memnun olmuş gibi başını salladı Serdar. Az önce durduğu yere tekrar gelip sigarasını yakarak sahili seyretmeye başladı Necdet.


Bir buçuk yıl önce Serdar'la ortak açmışlardı restoranı. Yarı yarıya sermaye koymalarına rağmen çevrelerindeki arkadaşları Necdet'e, büyük ortak, Serdar'a da küçük ortak, diyorlardı. İşlerin yükü Necdet'in sırtındaydı. Tedarikçilerle alışverişi, müşterilerle sohbetleri, resmi dairelerdeki evrak işlerini hep o yapıyordu. Serdar daha çok mutfakta çalışıyor; yemek yapıp, tabakları süslüyordu. Müşterilerle diyaloğu zayıftı, bir türlü atamadığı bir ürkeklik vardı üzerinde. Özellikle Necdet yanındayken müşteri bir şeye itiraz ettiğinde, eli ayağı birbirine dolaşıyor, bildiği İngilizceyi de unutup, yarım yamalak cevaplar veriyor, sonra Necdet'in kızgın bakışlarını kapanışa kadar omuzlarında hissediyordu. Herkesin gözü önündeyken bir türlü güvenemiyordu kendisine, hep bir şeyleri yanlış yapacakmış gibi hissediyordu.


Necdet tam tersine atılgandı. Müşteriye: "Merhaba" dediği ilk andan itibaren, usta bir tiyatro oyuncusu gibi emin adımlarla öne çıkıyor, söze başlar başlamaz konuştuğu kişinin üzerinde hakimiyetini kuruyordu. "Müşteriyi kazanmanın ilk yolu, ona müşteri olduğunu unutturmaktır. İlk merhabadan sonra arkadaş gibi davranacaksın, tıpkı Yeni Zelandalılar gibi," derdi Serdar'a, ön tarafta nasıl çalışılması gerektiğini anlatırken.


"Serdar iyi çocuk ama bu iş onun ruhunda yok. Tek anladığı iş tabak süslemek. En iyisi yolun başındayken yavaş yavaş yolları ayırmak," diye düşündü Necdet, sigarasını söndürüp, tekrar içeri girerken.


Akşama kadar kafasında bir tilki gibi dolanıp durmuştu nasıl bir çözüm bulması gerektiği. Aklına bir anda yıldız gibi parlayarak gelen fikirlerin çoğunu, biraz düşündükten sonra yeteri kadar güvenilir bulmayıp, eliyordu.


Kapatma vakti gelmişti, ikisi kalmıştı restoranda. Kasadaki parayı saydıktan sonra öndeki masada oturup, Serdar'ın işini bitirmesini bekledi. "Hazırız, çıkabiliriz abi," dedi Serdar, mutfak kapısının önüne dikilip.


"Seninle önemli bir şey konuşacağım," dedi ciddi bir yüz ifadesiyle Necdet. "Gel, yanıma otur."

"Buyur abi."

"İşlerimiz iyi gidiyor ama büyümemiz gerek. Biliyorsun, bizim işte yerinde sayarsan yutulursun."

"Haklısın abi."

"Büyümek için yeni bir şube daha açmalıyız. Hem senin için de iyi olur, başına geçersin."

"Yeni bir yer açacak kadar para henüz yok elimizde. Birkaç yıla belki."