• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Ölmek İçin Çok Yorulmuştu

Kar ne güzel yağıyordu. Döne döne, savrula savrula…


Neslihan Demir

Herkesten önce uyandı kadın. Kocasından arta kalan yorganı sıyırdı üstünden. Oradan buradan kalmış yünlerden ördüğü, serin sabahların, çetin kışların yoldaşı hırkasını aldı sırtına. İki odanın açıldığı, yoksulların salon niyetine kullandığı boşlukta geceden sabaha, sabahtan akşama yanan sobaya kalınca iki odun daha attı. Yerde duran çaydanlığa su çekip bıraktı sobanın üzerine.


Çocuklarının odasına gidip üstlerini sıkıca kapattı. Bir kat da battaniye serdi yorganların üzerine. Döndü salona. Kimse uyanmadan evi temiz havayla doldurmak için açtı pencereyi. Kar ne güzel yağıyordu. Döne döne, savrula savrula…

Pencereden içeriye dolan kar tanelerinin temas ettiği ilk yerde eriyip gitmesini izlerken sordu kendine, “Ben neden hâlâ ölmedim?”

Sobanın içinde gümbürdeyen alevler, üzerinde kaynayan çaydanlık sustular.

Kimseden cevap gelmedi.

Bunun bir izahı var mıydı kadın da bilmiyordu. Bir önemi olup olmadığını da. İçeri dolan karın kısa ömrüne hüzünlenip yerinden kalktı. Bütünlükten kopmak böyleydi işte. Kendi gerçeğine arkanı dönmek eriyip gitmekti. Tutunamamaktı. Ufacık odayı yeterince havalandırmıştı. Pencereyi kapattı. Şimdi hayallerine uçarken cama çarpıp yapışacaktı kar. Onun gibi başka parçacıklarla yeniden birleşecek, sertleşecek, başka bir form kazanacaktı. Olsun, yok olmak daha kötüydü. “Şimdiye kadar çoktan ölmüş olmalıydım, ama yaşıyorum.” diyerek söylendi. Plastik tablalı yemek masasındaki sepette biriktirdiği ilaçların son kullanma tarihlerine göz attı. Eskisi gibi kolay okuyamıyordu küçük yazıları. Biraz uzağa tuttu ilacı, sonra aşağıya doğru. Eğdi, büktü olmadı bir türlü, koydu yerine.


Bu ilaçlardan avuç avuç içip, ölmemek de neyin nesiydi? Tüm kadınlar kırkına varır varmaz başlıyordu şifa zannettikleri zehirlere. Ama bu yüzden ölmüyorlardı. Öyle olsaydı eğer, bir mide bulantısı ya da baş dönmesi ile yığılıp kalmaları lazımdı. Suyu yarıya inmiş bardak gözlerini devirmiş bir köpek gibi görünüyordu. İçindeki görünmez gelgitlerden çok utandığını hatta belki ağladığını düşündü kadın. Ne de olsa şu zehirleri onun sayesinde katıyordu kendine. Su ve cam; her halde şu dünyada daha masum bir başka şey yoktu. Tertemiz ve şeffaf. Biri ateşte pürüzsüzleşirken diğeri ateşi söndüren kudret. Peki ya şimdi? Parmak izleri ile dolu bir beden içinde bulanık, yarım yamalak bir su. Kadın titredi. Aklından belli belirsiz geçenleri eliyle savuşturup, boşalmış ilaç kutusunu sobada yaktı. Kirli bardağı mutfak tezgâhına, içindekini lavaboya bıraktı. Biraz arındığını sandı ama çok az.


Sigara altı olsun diye küçük bir ekmeğe bir parça peynir sıkıştırıp, doldurdu fincanını. Elden düşme kanepenin yırtık, defalarca silinmesine rağmen yer etmiş inatçı lekelerle dolu kaplaması görünmesin diye serdiği örtüyü düzeltip oturdu. Paslı demir korkulukların ardındaki beyazlığa baktı. Dallar kırılıyordu kardan. Ne güzeldi. Tamamlanabilen her şey güzeldi. Vardı çünkü iyisiyle, kötüsüyle. Elle tutulup, gözle görülüyordu. Daha ne olacaktı?

Tütün içiyordu epeydir. Eskiden olduğu gibi sigaraya güç dayanmıyordu. En güzeli yüz gramlık poşetlerle tütünü alıp, sarmaktı. Zaten sınırlanmış şeyler oldum olası canını sıkardı. Bir paket sigara, yirmi tane demek. Yirmi ne demek? Gece yarısında, kahve molasında ya da yemek ardında ansızın tükenmiş olması demekti. Böylesi daha güzeldi. İyiydi böyle, devamdı böyle. Ölmez de bir gün zengin olursa yine tütün içecekti.

“Sahi ben neden hala ölmedim?”

Bu soruyla beraber bıraktı çektiği dumanlı nefesi. Sonra pencereyi tekrar açtı. Kar taneleri içeriye girer girmez öldü. Kadın yine üzüldü.


Kahvaltısını yapan evden çıktı. Kimi okul denilen bir boşluğa, kimi yevmiye hesabı dağıtılan umuda yürüdü. Kadın dimdik kapattı kapıyı arkalarından. Eskiden çok dua ederdi. Zihin açıklığından, bereket duasına kadar hayırlarla uğurlardı gidenlerini. Artık öyle değildi. Uzun zamandır değildi. İnandığı kaç yerden gerisin geri yuvarlandığını hesap edemez olduğunda bıraktı. Temenniler insanı öldürüyordu. Belki de bu yüzden hala yaşıyordu.


Sırtını mesken etmiş bir sızı, bacaklarındaki kütürtülerle bir fincan çay aldı. Masaya oturdu. Televizyonu açtı. Tütünü çekti önüne. Sigara sarmakta uzmanlaşmış parmaklarına baktı. Eklemleri sertleşmişti. İnce, uzun parmaklarının zarafetini nerede unuttuğunu düşündü. Zaman değildi asıl suçlu. Evet, herkes yaşlanıyordu. Ama onunkisi yaşlanmak değildi. Hala yaşıyor olmaktı.


Gözü kanepenin altından uç vermiş tozlara ilişti. Ayağa kalkıp koltuğun önüne geldiğinde, eteğinin rüzgârından kaçtı gitti derinliklere. “Hay Allah!” dedi çünkü bugün hesapta evi süpürmek yoktu.

Koca süpürgeyi çekti ortaya. Önce ortada serili ana yadigârı, el dokuması halıyı süpürdü. Kendisine ait tek şeydi bu halı. Sonra üstün körü olmasın diye dip köşe devam etti süpürmeye. İki eski kanepe pek ağırdı. Oda küçüktü. Öyle fıldır fıldır öne arkaya iteklemek için çok alan yoktu. Gücü de yoktu ama ölmediği için doğru düzgün iş yaptı. Kaçak toz yumaklarını uzunca bir borunun karanlığına hapsetti. Rahatladı elbette. Giderayak bir işi daha halletmenin ne olduğunu kadınlar çok iyi bilirdi. Her an ölebilirdi. Kadınlar genellikle şimdi öleceklermiş gibi yaşarlardı.


Yeni süpürülmüş ev gibisi var mıydı? Hele yeni yıkanmış çamaşırları soba telinde kurutmak, mis gibi deterjan kokusu. “Madem hâlâ ölmedim, kirli çamaşırları da aradan çıkarayım” dedi kadın. Uzun uzun çitiledi, kaynattı beyazları. Zaman aktı. Akşam oldu. Sobanın telleri doldu, yer bulamayanlar koltukların başlarına serildi. Mis gibi koktu ortalık. Yoruldu kadın ama ölmedi.


Yemek yapmaya koyuldu. İçerdeki televizyonun sesinden takip etti haberleri. O çorba karıştırdıkça, uzaklarda ya da hemen yanı başında bir kadın öldü. Haberler anlattı; “Parçalara ayrılmış, yakılmış!” Kadın gözyaşlarını sildi. Karıştırdı çorbayı. “Katil koca her yerde aranıyor!” dedi. Kadın çorbaya tuz attı ve karıştırdı. Ara sıra bir peçete çıkardı cebinden, sildi elini yüzünü. Gitti sobaya iki odun daha attı. Soba çatırdadı. Kuruyan çamaşırları aldı telden. Islak olanları taşıdı sıcaklığa. Haberler, “Bir çocuk, kendisine uygulanan istismarı, istismarcıyı açıkladı!” dedi. Kadın bir odun daha attı. Soba, “Pof!” diye bağırdı. “Tecavüzcü serbest bırakıldı!” dedi. Kadın karar verdi. Önce ıslattığı pirinci kavurdu. Sonra suyunu koyup, altını kıstı. Son nefesiyle koşturdu salatayı yapmaya. Domatesi, salatalığı, soğanı kıydı küp küp. Böyle böyle kurdu sofrayı. Limonu sıkmaya az kala, kadın yığıldı olduğu yere. Ev sıcak ve temizdi. Yemek hazırdı. Ölmek için çok yorulmuştu.