• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Paylaşılamayan

Burası benim evim. Evimi -o kadınla- paylaşmaya razı olan aslında benim.


Nurgök Özkale

Canavar korkunç sesiyle homurdanmaya başladığında, bacaklarımı hamağımdan sarkıtmış, baş aşağı vaziyette uyuyordum. Sesi duyunca öyle bir sıçradım ki neredeyse yere düşecektim; ama -Allah’tan bir bacağım hep hamağın iplerine takılı durur- top gibi yuvarlanıp çektim kendimi yukarı.


Önüne gelen her şeyi yalayıp yutan karnı doymaz canavar homurdanarak banyoya yaklaşıyordu, fark eder etmez fırladım yerimden. Duvardaki çatlaktan daldım. Hâlâ uyku sersemi olduğumdan, bacaklarım dolanmadı değil; ama çabucak, karanlık odama süzüldüm.

Ev arkadaşım yine cinnet geçiriyordu anlaşılan, bulur bulmaz hamağımı dağıtacaktı. Saklandığım yerden ona en iyi dileklerimi sıraladım.


Onu severim oysa. Oldukça sakin ve öngörülebilir bir kadındır. Çok titiz değildir. Tertip düzen takıntısı da yoktur. Aklına eserse temizlik yapar, canı isterse toplar ortalığı. Pencereleri yaz kış açık bırakır. Rüzgârın içeri savurduklarıyla hamağım hep dolup taşar. Kısacası ev arkadaşım sayesinde hiç aç kalmam. Hamağımı görür görmez yerinden sökse dahi -nasılsa- yeniden yaparım.


Bu ev bana ailemden kaldı. Burada dünyaya geldim, ömrümü burada geçirdim. O kadınsa yalnızca altı aydır yaşıyor bu evde. Burası benim evim. Evimi -o kadınla- paylaşmaya razı olan aslında benim.


Onun, evimi kendinin sanmasına, burada ben yokmuşum da o tek başına yaşıyormuş gibi davranmasına; hatta canavarın köşe bucak, her yere saldırmasına da ses çıkarmıyorum; başka biriyle yaşamaktan rahatsız değilim. Evimde benim dışımda birinin olmasından -hamağımı dağıtsa dahi- memnunum. Aksini iddia edenler olsa da yalnız yaşamaktan hiç hoşlanmam ben. Birlikte yaşayanlar arasında eften püften sorunlar hep olur. Eh, bu yüzden onun ufak tefek kusurlarını hoş görüyorum işte.


Evimin olduğu tepelik, eskiden aralarından bir derenin şırıl şırıl aktığı yemyeşil bağlarla ve kiremit çatılı, tek katlı bağ evleriyle doluymuş. Büyüklerimden dinlediğime göre bir süre sonra kentin dışından akın akın gelenler çukurdaki kentin çevresindeki tepelere birkaç gece içinde derme çatma evler kondurmuşlar. Kondurmuşlar kondurmasına da o bir lokmacık evler çok uzun süre kalamamış yerlerinde. Kentin büyük söz sahipleri, geceleri kondurulan o evleri, yıllar içinde mahalle mahalle bozarak yeni apartmanlar dikmişler. Şırıl şırıl akan dereler bu duruma içerlemiş olacaklar ki küsüp çekmişler sularını. Dere yatakları daracık parklara ya da üzerine dökülen asfaltlarla tepelerden aşağılara doğru inen sokaklara dönmüş. Kışları donduklarında üzerlerinden çocukların kaydığı derelerin şırıltıları, şimdilerde orta yaşını devirmişlerin hafızalarından, giderek soluklaşan görüntü kırıntıları olarak geçip kayboluyorlar. Bir zamanlar bülbüllerin şakıdığı dere, yokuşu nefes nefese tırmanarak kupkuru uzanan bir caddenin adına saklanmış. Çukurda yaşayan kentlilerin çıkıp alemi seyre daldıkları bağlar dik dik diklenen apartmanlarla çevrili bir semtin sokak aralarına dizilmiş ağaçların yapraklarına sıkışmış. Birkaç nesil önce kavaklarla çevrelenmiş derenin yerinde kuru yeller esiyor.


Benim evim de bir zamanlar dere olan caddenin bitişiğinde, kenarında çeşitli ağaçların sıralandığı ve bana sabahtan akşama bütün yiyeceğimi sağlayan bir bahçeye bakıyor.


Büyük büyük büyük annem, bir zamanlar bu evin olduğu yerde, yıkılıp gecekondu yapılan evde yaşarmış. Onun çocuklarıyla torunları, torunlarının torunları da o evden sonra yapılan gecekonduda oturmuşlar. Büyük annemle annem de şimdi benim yaşadığım bu apartmanda, apartmanın bahçeye bakan katında geçirmişler ömürlerini.


Benden sonra gelecek çocuklarım bu evde kalabilirler mi bilemiyorum. Evceğizim yerinde dursun diye dua ediyorum, günlerimi örgüyle, yiyeceklerimi toplamakla, çocuklarımı yetiştirmekle geçiriyorum. Bütün hemcinslerim gibi çok iyi örgü örerim. Var mı yok mu bilemez, baktınız mı göremezsiniz. Parmaklarınızın arasından hayal gibi kayar. Bahçeden içeri giren sinekler, kondukları insan kollarını, çaktırmadan, minicik noktalar halinde ısıran gözle görünmez üvezler, hatta karafatmalar bile fark etmez kurduğum hamakları; birer ikişer yakalanırlar. Ben de onları ipliklerimle sarıp sarmalayıp, irili ufaklı toplar yapar, yuvama taşırım.


Ev arkadaşım sabahları erken kalkar. Hızlıca kahvaltısını eder. Bir fincan kahveyle salona geçer, kilimin üstüne bir minder atar. Hah, derim, artık saatlerce kalkmaz. Usulca banyo kapısının altındaki aralıktan çıkıp bütün evi dolaşırım; ruhu duymaz. Sonra dayanamayıp salona geçerim. Bir kenardan sessizce onu izlerim. Sehpanın üzerindeki diz üstü bilgisayarını açmış, ayaklarını sehpanın altına doğru uzatmış olur, dalgın dalgın bakarak öylece oturur. Bilgisayarın ekranında açtığı boş, beyaz alanları, önce harflerle, sonra kelimelerle, daha sonra cümlelerle; en sonunda da türlü türlü hikâyelerle doldurur. Bazen yemek yapmayı bile unutup saatler boyunca yerinden kalkmadan yazar da yazar. Biliyorum, çünkü yazdıklarını yüksek sesle okur. Okurken bazen sesi titrer, benim de boğazım düğümlenir. Bazen kahkahalarımı zor zapt ederim. Dinlediklerim arasında beğenmediklerim de olur. O bütün aklımdan geçenleri duymuş gibi bir süre sessizleşir. Biraz beklesin bakalım bu, der kendi kendine. Bana dediğini düşünür, sevinirim. Kimi zaman sesi neşeyle çınlar. Tıka basa yemiş gibi doygun bir ifadeyle kalkar yerinden. Gözleri ışıldayarak neşeli bir şeyler mırıldanır, evin önündeki parkta bir iki saatlik yürüyüşlere çıkar.


Aylardır her günü böyle geçirirdi. Şimdiye kadar şaşırttığı olmamıştı ama son zamanlarda tuhaf huylar edindi. Bu durum beni endişelendiriyor. Öğleye kadar yatıyor; bacaklarını uzatmaz oldu sehpasının altına, artık pek bir şey yazdığı yok. Dalıp boş boş bilgisayar ekranına bakıyor. Yüzünün rengi kararmış, gözlerini açık tutmakta zorlanıyor. Parkta yürüyüşe çıkmak yerine, pili bitmiş bacaklarını sürüyerek, uzun ve sessiz adımlarla evin odalarında hayalet gibi dolaşıyor. Karabiber-tuz karışımı uzun saçları dağınık. Saçlarını hiç taramadan bir kelepçe tokayla başının üstüne sıkıştırıyor. Sabahları kalktığında yüzünü yıkamıyor.


Uzun zamandır kimsenin uğradığı yok evimize. Böylesi daha iyi; gelenleri pek gözüm tutmamıştı zaten. Sanırım o da aynı fikirde ki artık kimseleri çağırmaz oldu.


Şimdilerde daha sık, birdenbire yerinden fırlayıp canavarı çalıştırıyor, evin zemininde ne var ne yoksa- duvar diplerine dökülmüş, toza bulanmış saçlarını, yemek artıklarını, açık pencerelerden içeri girip lambaların etrafında dolanıp bir köşede kuruyup kalmış pervaneleri, kelebekleri ve böcek ölülerini, bu arada benim hamağımı da-silip süpürüyor. Şimdiye kadar yaptığım bütün hamakları bulup bulup bozdu. O bozdu ben yaptım, o bozdu, ben yeniden yaptım.


Sonunda banyoda, kolay kolay göremeyeceği, kuytu, karanlık ve nemli bir köşe buldum.

Banyo kapısının karşısında, duvara bitişik duran uzun bacaklı, dört bacağında minicik çiçekler olan mavi boyalı bir sehpa var. Üzerinde kum beji bir çukur kapla aynı renkte bir sürahi duruyor. Aşağıdaki rafa küçük cam şişeler dizilmiş. Raf neredeyse zemine değecek kadar alçak. Altı nemli, karanlık; öyle karanlık ki ev arkadaşımın hamağımı görmesi neredeyse imkânsız. Yere yapışsa bile canavarın sehpanın altına girmesi mümkün değil. Bu sayede, ev arkadaşımın son zamanlardaki ani darbe girişimlerinden kurtuluyorum.


Ancak, hamağımın güvende olduğunu bilsem de canavarın sesini her duyduğumda korkmuyorum desem yalan söylemiş olurum.


İşte o gün de canavar, evin bütün odalarında homurdanarak dolaşırken yuvamda sessizce titreyerek bekledim. Canavar sesini kesip, yılan gibi kıvrılan hortumunu çekip ardiyedeki yerinde uykuya yatınca rahat bir nefes aldım.


Yuvamdan çıkıp duvardaki delikten süzülüp hamağıma baktım. Yerinde duruyordu. Ancak canavarın püsküren nefesi, hamağımı içine çekemese de iki köşesini yerinden sökmüştü.

Hemen harekete geçip uzun iplikler yaptım; hamağımı tamire başladım.

Birden tuhaf bir şey hissettim. Hazırlıksız yakalanmıştım. Biraz daha hızlı hareket edebilseydim, hızlıca duvardaki çatlağa atlayıp, deliğin içindeki yuvama kaçabilirdim; ama tembelliğim üzerimdeydi, kaçmaktan da yorulmuştum artık.


Banyoya girdi, hiç adeti değilken, banyonun karolarının üzerine boylu boyunca uzandı.

Kafasını çevirip rafın altına doğru baktı. Ve beni gördü.

Nihayet karşılaşmıştık.

Nemli gözkapaklarının içinde gözleri karanlık kuytulara çekilmişti. Kısa bir şaşkınlık geçti yüzünden ama patırtı koparmadı. Şaşkınlık hızla dağıldı, kaşlarını hafifçe çatarak bakıyordu. İnce, rengi kaçmış yüzü iyice süzülmüştü. Ah, ne kadar güzel görünüyordu! Bakışlarına tuhaf; sevince benzer bir kızarıklık yayılıyordu. Tükürüklerimi silip iplerimi çekip aldım ağzımdan. Bacaklarımı eklemlerinden kırarak hamaktan sarkan bir ipe tutunup aşağı doğru süzüldüm. Zemine değince, sehpanın dört bacağının arasından yavaşça dışarı doğru yürümeye başladım. Yattığı yerden hiç kıpırdamadan, gözleriyle yürüyüşümü izliyordu.

Heyecanlanmadım desem inanmazsınız bana; şimdi bunları size anlatırken bile titriyorum.

Ama yine de belli etmedim hiçbir şeyi ona.

Madem o beni izliyordu…

Bir karnavalın resmi geçidindeymişim gibi yürüdüm. Küçük bir keseye benzeyen başımı dik tutarak, uzun bacaklarımı eklemlerinden kırarak, dans eder gibi, salına salına yürüdüm. Karnavalın cazibesi, yürüyüşün gözdesi, bir Commedia dell’arte maskesi takmış, gelene geçene tepeden bakan, şımarık; ama şakacı bir tahta bacak gibi yürüdüm.


Banyonun zeminindeki karo taşlarına yayılmış saçlarının yanından acele etmeden geçtim. Lavabo dolabının altına girip duvardaki deliğe doğru tırmandım.

Dünden beri, acıkmış gibi bir şeyler yazıyor.

Bacakları sehpanın altında tarifsiz uzuyor.

Ben banyodaki sehpanın altındaki hamağımda uyuklayarak bugünkü öğünümü bekliyorum.