• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Öykü: Piç Öykü

Kalemimin ucunu ona değdirdiğim anda çığlığı basıyor! Geliyooorrrr. Heyecanlanıyorum; kaygı var içimde, bir o kadar da sevinç. İşte doğum başlıyor. Sabret güzelim diyorum yazı defterime; bağır, ıkın… Bak işte, öykümüzün başı göründü bile.

Ebuzer Kalender


Az önce yazı defterim hamile olduğunu söyledi. Kimden diye sordum. Kaşlarını çatıp acır gibi baktı yüzüme. Kimden olacak, tabi ki senden! Dün gece çok iyi vakit geçirmişiz söylediğine göre. İnanın ne olduğunu hatırlamıyorum. Sarhoştum. Sabah uyandığımda, yanımda dağınık haliyle yazı defterim duruyordu. Şu ana kadar beni aldattığını söyleyemem ama son zamanlarda doğru dürüst sevişmiyoruz ki! En son geçen ay denedik ama sonu hüsran oldu. Düşük yaptı yazı defterim.


Eğer öykümüz yaşasaydı, gülle atan bir sporcuyu anlatacaktı. Adı bile belliydi. UYANIŞ. Önemli bir müsabakanın arifesinde, gece gördüğü bir rüya üzerine, sabah uyanıp aniden gülle atmaktan vazgeçen bu sporcu hayatını sorgulamaya başlayacaktı. O gülleyi on ya da yirmi metre ileriye atmak onun için anlamsız hale gelecekti. Aslında haksız da sayılmaz. Arada ne fark var ki. Sadece on metre. En son müsabakada rakibinden sadece beş santim ileriye atmış o gülleyi. Beş santim! Kendisini şampiyon, diğer yarışmacıysa kimsenin umursamayacağı ikinci yapan beş santim. Haksızlık bu. Ama olmadı işte. UYANIŞ ölü doğdu.

Yazı defterim şimdi karşımda. Şefkatle yüzüme bakıyor ve yanaklarımı avucunun içine alıyor: Hissediyorum, sana çok güzel bir öykü vereceğim. Onu kucağıma alıyorum ve sevgiyle okşuyorum. Gülümsüyor. Sonra elime kalemi tutuşturuyor. Başla hadi. Kalemimin ucunu ona değdirdiğim anda çığlığı basıyor! Geliyooorrrr. Heyecanlanıyorum; kaygı var içimde, bir o kadar da sevinç. İşte doğum başlıyor. Sabret güzelim diyorum yazı defterime; bağır, ıkın… Bak işte, öykümüzün başı göründü bile:


DİMİSSİUM MECAZİS

Bazı hikâyeler vardır, sıra dışıdır. Hani şu inanılması güç olanlardan. Anlatıcılarına içten ya da dıştan “Hadi be oradan yalancı pezevenk!” dedirten hikâyeler. İşte bu hikâye de onlardan biri. Ama inanın anlatacaklarımın hepsi gerçek. Vallahi. En azından bu seferki. Mesleğimin bu yönünü sevmiyorum. İnsan gazeteci olunca, eğer inandırma kaygısı güdüyorsa, bir şeyler anlatacağı vakit yemin etmek zorunda kalıyor.


Meslek hayatım boyunca, biraz da garip olayları kovalayınca, çok ilginç vakalara şahit oldum. Kendini Tanrı, peygamber, devlet başkanı, bal arısı, at ya da bok sineği sanan insanlara rastladım. Bir tanesi vardı mesela, kendini vişne suyu zanneden. Söylediğine göre kapağını kaybetmişti, dökülmemek için sürekli sert plastikten boyunluk takıyor ve kendini duvara bağlayıp ayakta ya da oturarak uyuyordu. Bir sabah annesini öldürdü. İfadesine göre, annesi pipetle onu içmeye çalışmış. Biri daha vardı. O da kendini duvar sanıyordu. Arkadaşı tarafından alnının ortasına çivi çakılarak öldürüldü. Katilin açıklaması şöyleydi: “O bir duvardı ve ben o duvara güzel bir tablo asmak istedim.” Bu vakayı şöyle haberleştirmiştim: “İnancın gücü! Duvar olduğuna önce kendisini, sonra da arkadaşını inandırdı.”


Ama şimdi anlatacağım vaka, diğerlerinden oldukça farklı: Bir kafede sevgilisiyle otururken, başına yaban kazı düşmesiyle komaya giren ve dört ay komada kalıp uyandıktan sonra soyut ve mecaz anlam yeteneğini kaybeden bir adam! İlginç değil mi?


Yapılan otopside, bizim adamın kafasına düşen yaban kazının kalp krizi geçirdiği tespit edilmiş. Aslına bakılırsa ne mevsim ne de güzergâh, yaban kazlarının göçü için uygunmuş. Ama olacak bu ya, oluvermiş. Adam uyandıktan sonra karısı tarafından terk edildiğini öğrenmiş. Karısı başka bir şehirde yaşayan annesinin yanına taşınmış. Bizimkisi aradığında telefona kayınvalidesi çıkmış. Kayınvalide “Kızımı yok bil, sen onu öldürdün!” deyince adamın eli ayağına dolanmış ve soluğu karakolda almış. “Ben karımı öldürmedim!” deyip durmuş. Ne oluyor falan derken birkaç telefon görüşmesi sonunda, bakmışlar ki kadın hayatta! Polisler “Sen bizimle alay mı ediyorsun teres, zaten gül gibi karını da aldatmışsın!” deyip bunu araya almışlar. Polislerden bir tanesi dayak sırasında cezbeye gelip “Senin babanın a. koyarım.” demiş. Bizimki de patlamış dudağıyla masumca bakıp “Babamın .mı yok ki!” diye cevap vermiş. Böyle olunca daha çok dövmüşler. Sonunda polisler dövmekten yorulmuş, bunu bir çuval gibi kenara bırakmışlar. Sonra bakmışlar ki bu işte bir gariplik var. Adamın hali hal değil. Herhalde meczup falan deyip insafa gelmişler; ağzını yüzünü temizleyip karakolun karşısındaki tavuk dönerciden çift lavaşlı dürümle açık ayran söyleyip bunu yolcu etmişler.


Sonra bunu, pazarlama işi yaptığı şirketten de çıkarmışlar. Çünkü artık insanlarla anlaşamıyormuş. İnsanlar onu, o da insanları anlamıyormuş. Sonunda abisi tutmuş, bunu bir psikiyatra götürmüş. Doktor yaptığı testlerle adamın algısının bir çocuk düzeyinde olduğunu, soyut ve mecaz anlam yeteneğininse olmadığını saptamış. Sonra geçmişini sorgulamış ve kazadan önce adamın böyle olmadığını anlamış. Ardından sıkı bir literatür taraması… Böyle bir vaka yok! Doktor ellerini ovuşturmuş. Uluslararası iyi bir dergide birinci isim yayın kesin! Tabi bu hastalığa bir de isim gerek. Düşünmüş, düşünmüş ve sonunda bulmuş doktor: Dimissium Mecazis.


Doktor adamın çocukluğuna inmenin, hastalığın kökenini anlamada faydalı olacağını düşünmüş. Bingo! Adam hakikaten kötü bir çocukluk geçirmiş. Daha doğrusu çocukluğunu yaşayamamış. Alkolik bir baba ve babaya bağımlı bir anne. Üç kardeşin büyüğü olarak küçük yaşta çalışmak ve bir nevi kardeşlerine babalık yapmak zorunda kalmış. Doktorun tezi şu olmuş bu durumda: Kafa travması sonunda hasta, aktive olan bazı nörokimyasal yolaklar neticesinde yaşayamadığı çocukluğuna dönmüş. Bir nevi kaçış. Böylece soyut ve mecaz anlam yeteneğini kaybetmiş. Tıpkı çocuklarda olduğu gibi, bu yeteneklerin zamanla gelişeceğini de çalışmasının sonuna eklemiş.


Adamı bir anaokuluna görevli olarak yerleştirmişler. Çok iyi anlaşıyormuş çocuklarla. Dün oradaydım. Mutluydu. Röportaj yaptım kendisiyle. Teneffüsteyken bir çocuk yaklaştı yanımıza. Biraz sohbet ettik. Fırlamanın teki. Çocuk yanımızdan ayrılırken “Keskin bir zekâsı var keratanın.” dedim. “Evet, zehir gibi.” diye cevap verdi bizimkisi. Farkında değil ama büyümeye başlamış gibi. Güzel oldu söyleşi. Sanırsam birkaç güne kalmaz yayımlanır...


Bu arada düşünüyorum da, mecaz neden doğmuştur? Bir defa gerçek değildir, ama yalan da değil. Acaba gerçekten uzaklaşma ihtiyacı mı doğurmuştur mecazı, yoksa yalan söyleme meyli mi? Belki her ikisi de birden. Ya da insanların tatminsizliğinin bir yansımasıdır mecaz. Elindeki kelimelerle yetinmeyip onlara yeni anlamlar yüklemek. Çocuklar mecaz bilmez ve insanlar çocuklarla da pekâlâ anlaşabilirler. Mecaz olmasaydı, bence bu durumdan en çok şair ve yazarlar etkilenirdi. Mesela şöyle bir cümle kuramazlardı: Hoyrat baharım iğdiş edilmişti; esrik gönlümün kavrulmuş topraklarına su olup akan ahu gözlü yârim çatlaklarımdan sızıp karanlık dehlizlerimde bir vapur sireni gibi çığlık çığlığa kaybolurken, umarsız ve çorak ruhumda tek bir çiçek bile boy vermiş değildi. Bu cümleden sonra düşünüyorum da, belki de mecaz hiç olmamalıydı...

***

İşte sonunda doğdu öykümüz, şimdi yazı defterimin kucağında. Her şeyi tastamam; elleri, ayakları, yüzü ve diğer azaları… Dikkatlice bakıyorum ona; başka öykülere pek benzemiyor ya, yine de güzel bir çocuk ama. Bana da benzemiyor gibi, yoksa benden değil mi? Bak şimdi, kafam karıştı gibi. Ama yazı defterim de o kadar masum bakıyor ki. Neyse, sonra düşünürüm bunları. Şimdi öykümüze bir isim bulma zamanı. Belki büyütürüz onu. Ya da bırakalım da hep böyle çocuk kalsın...