• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Rağmen

’’Aynı yerden iki kez acıyınca, bitmiyor hiçbir şey. Çünkü onlar nereyi yaraladıklarını bilmiyorlar. Sen şimdi yaranla oynamayı bırak. O çamura dönmüş içine, nasıl bir ruh üfleyeceksin şimdi ona karar ver. Hayat dediğin bir rağmen ve için meselesi…’’


Figen Davran


Herkesin bir hikâyesi vardır; kimi hikâyesini anlatır, kimi hikâyesini mamule çevirir. Ben ikincisiyim, hikâyesini mamule çevirenlerdenim. Mamulümün adı; Pandora Kutuları. Yok, isim babası ben değilim şöyle ki her şeyi bilen Antik Yunan, kendi mitoslarında anlatmış ‘’Pandora’nın Kutusu’’nu. Efendim Pandora’nın merakı başımıza dert olmuş işte. Kendisine emanet edilen kutuyu merakına yenilip açınca, bütün kötülükler dünyaya yayılırken bir tek umut cezalı bir çocuk gibi kalıvermiş sandığın dibinde. Benim umudum da kalakaldı iki kere sandığın dibinde. İki farklı adam umudumu hedef alıp onurumdan vurdu beni…

İlkinde fena halde âşıktık, âşıktım. Öyle akıllı uslu değil, deli gibi âşıktık. Zannediyorum ki bin yıllık zeytin ağacı gibi kökleneceğiz toprağa. Umut kuşunun kanadındayım, uçtukça yoruluyoruz, dinlendikçe uçuyoruz. Sanki kuşun ciğerindeki hava keseleri benim ciğerimde… En tepedeyken vurdu beni; ortak arkadaşımızla haber yolladı; bitti diye. Ben yokmuşum gibi, hiçmişim gibi. O aşkı beraber yaşamamışız gibi… Pata da pata da düştük umut kuşuyla beraber, içim boşluk doldu hep… Onurum tuzla buz oldu; kalakaldım öyle. Zaman çürüdü; o çürük zamanın ortasında bir yerde bir telek düştü döne döne önüme… Aldım. Sonra bir tane daha onu da aldım. Ölen kuşumun telekleriydi onlar hepsini bir bir topladım. Sanki onlardan yeni kanatlar ve yeni kuşlar yapabilecekmişim gibi.

İkincisinde iş yerindeydim. Güç bela, maaşıyla faturalarımı ödeyebileceğim bir iş bulmuştum. Mezun olup da iş aramaya başladığım zaman ki havamla, iş bulduğum zaman ki havam arasındaki farkı hayal bile edemezsiniz. Bulabildiğim tek iş; dünyaca ünlü bir markanın ikinci sınıf çakmalarını satan bir erkek giyim mağazasında satış temsilciliğiydi. Adının süslü püslü olduğuna bakmayın, bildiğiniz tezgâhtardım. İkindi vakti mağazada çay içiyorduk; kanımı içiyormuşum meğer. Canım sıkkın ya patron ne dese beğenirsiniz; ‘’Ne o surat kız? Her gün bu kadar yakışıklıyla berabersin. Millet bunun için para veriyor, sen para alıyorsun bir de…’’ Çayın tadı bozuldu o an, kan gibi bir şey oldu. Sanki boşluktum konuşana; hiçtim. Hiç olanın onuru olmazmış ya… Alay etti benimle resmen, içim çürüdü. Gözüne baktım gözbebeğine ben var mıyım orda? Aksim görünüyor mu diye? Göremedim; ben insan olmadım o an. Hiç konuşmadan çantamı aldım çıktım, telek toplaya toplaya denize doğru yürüdüm. Bir banka oturdum.

Derin bir nefes aldığımda insandım yine ve ödenecek faturalarım vardı. Yanımda oturanı sonra fark ettim. Görme engelli bir adamdı. ’’Düşünme bu kadar.’’ dedi, bana çevirdi yüzünü, gözleri sisliydi. ’’Bütün olanı anlatamam, dermanım yok.’’ ‘’Anlat demedim ki’’ dedi. Sinirli bir gülüş asıldı yüzüme; ‘’Nerden bildin ki?’’ dedim. ‘’His, sadece hissettim. Banka çok sert oturdun. İçinin depremi beni bile sarstı. ’’O sırada bir telek daha düştü kucağıma, usulca çantama koydum. ’’Boş ver, her şey olacağına varır.’’ dedi. Tutamadım kendimi, anlattım olanları… Hayatımda ilk defa gördüğüm ve beni hiç görmeyen bir adama. Çare olmayacaktı biliyorum ama his böyleydi demek ederini gördü mü buluyordu yolunu. Çıkıyordu yerinden. Baktım anlattıkça hafifliyor dilim, boğazımdaki taşlar eriyip küçülüyor. ’’Bak!’’ dedi. ’’Aynı yerden iki kez acıyınca, bitmiyor hiçbir şey. Çünkü onlar nereyi yaraladıklarını bilmiyorlar. Sen şimdi yaranla oynamayı bırak. O çamura dönmüş içine, nasıl bir ruh üfleyeceksin şimdi ona karar ver. Hayat dediğin bir rağmen ve için meselesi…’’ Nasıl bu kadar güzel konuşuyor diye düşündüm. Birileri O’na hep kitap okumuş sanki, O hep parmaklarıyla dokunmuş kelimelerce cümlelere… ’’Evet, rağmen meselesi. Sevgilin haber yolladığında sevdiğin için arayabilirdin; ama sevgine rağmen aramadın. İşine faturaların için dönebilirsin de, faturalarına rağmen dönmeyebilirsin de… İşte kendi çamuruna üfleyeceğin ruh vereceğin cevaplarla şekillenecek. Sadece bugün değil, her zaman. Çünkü tüm dünya bu ikisi arasında dönüyor; için ve rağmen… Telekler diyorsun bak; eh umut bir kuşsa belki de önüne düşen telekler adını bilmediklerinin kırık umutlarıdır belki de? Hepimiz umut kuşunun kanadından düşmüş hayal kırıklıklarıyız en nihayetinde…’’ dedi. ’’Umut kırığı koleksiyoncularıyız yani.’’ dedim ben de. Usulca kalktı, bastonunu açtı ve sisli gözleriyle bana dönüp gülümsedi. Kafam çok karıştı, çünkü kucağımda artık kocaman bir için ve rağmen labirenti vardı.

Sonraki birkaç ay boyunca hep düşündüm ve hep telek topladım. Umut kırıklarımdan bir akıl icat ettim kendime; ‘’Pandora Kutuları’’… Telekler kutuların zeminini kaplıyor ve her kutunun üzerini üç telek süslüyor. Her kutunun formu ayrı, hiçbir kutu birbirinin aynı değil. Ne ki herkesin hayal kırığı ayrı. Şimdi herkes birbirinin hayal kırıklarıyla süslüyor evlerini, odalarını. Ve çamurum; çamuruma kahramanlık üfledim; öyle büyük şeylere gerek yokmuş kahramanlık için, kendini çıkarmak yeterliymiş. Kendimin kahramanıydım artık…

1/1