• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Tereddüt

Kim demişti erkekler ağlamaz diye. Erkekler de ağlardı. En güzel erkekler ağlardı bana göre.


Semanur Bozok Sabuncu

Bir fotoğraf yolladım gittiğimin ikinci günü. Kaldığım odanın penceresinden çektiğim. Birbirinin aynısı çam ağaçlarıyla sıralı düz, uzun kaldırım görünüyor penceremden. Şehrin en kalabalık caddesi. El ele yürüyen sevgililer, enstrüman çalan gençler. Kendi halinde akan insan seli. Fotoğrafın altına şehrin en meşhur caddesine bakan yerden bir ev tuttuğumu yazdım.


Havaalanında ayrıldığımız o günü unutamıyorum. Annemin hıçkırıkları, babamın suskunluğu oturmuştu içime. Dişlerimi sıkmıştım ağlamamak için. Uçak masmavi gökyüzünü delerken gözyaşlarım sessizce akmıştı yanaklarıma. Kim demişti erkekler ağlamaz diye. Erkekler de ağlardı. En güzel erkekler ağlardı bana göre.


Evden ilk ayrılışım değildi bu. Liseyi yatılı bir okulda okumuştum. Üniversiteyi de uzak bir şehirde. İki ayda bir eve gelirdim. Hiç hasretlik çekmemiştim. İlk uçağa binişim, ilk çok uzaklara gidişimdi. Dil eğitimi için hocamın aracılığıyla İngiltere’de bir kurs ayarlamıştım. Oradan alacağım sertifikayla döndüğümde iş bulmam kolaylaşacaktı. Zar zor ikna etmiştim ailemi. Özellikle annem gitmemi hiç istemiyordu.


Yol masrafı olmasın diye kursa yakın bir ev tutmuştum. Bir de yabancı ev arkadaşı ayarlamıştım. Steve’le kurstan tanışıyorduk. Dil pratiğim için yabancı bir ev arkadaşının çok daha iyi olacağını düşünmüştüm. İlk başta belli etmese de beraber kalma fikrine sıcak bakmamıştı. Biliyordum. Sabahları erken kalkmam kahvaltı hazırlayıp Steve’i beklemem önyargılarını kısa zamanda kırmıştı. Kurstan arta kalan zamanlarda saatlerce yürüyor etrafı keşfetmeye çalışıyordum. Parkları, müzeleri tarihi yerleri kısa zamanda öğrenmiştim. Steve bir pizzacıda çalışıyordu. Kurs çıkışlarında ara ara yanına uğruyordum. Patronu Selami abiydi. Rizeliydi Selami abi. Sene yetmiş yedide çalışmaya gelmiş bir daha dönmemişti memlekete. Burada öğrendiği pizzacılığı ilerletmiş farklı yerlerde iki lokanta daha açmıştı. Türk müşterilerinden fazlaydı İngiliz müşterileri.


Bu şehirde yaşamak adım başı para harcamak demekti. Babamın gönderdiği para ile olmayacaktı. Gide gele tanışıklığı ilerlettiğim Selami abiden bana da bir iş vermesini istedim. Ne iş olsa yapardım.

Bir yandan çalışıyor, bir yandan kursa devam ediyordum. Lokantaya gelen müşterilerle pratik yapma imkanı bulduğum için de mutluydum. Selami abi tam paylaşmasa da kıyısından köşesinden mesleğin inceliklerini anlatıyordu bazen. “ Bak herkes sarı biber sevmez her pizzaya koymayacaksın biberi. Mozzarella en son konmazsa yanar. Bunlar önemli aslanım aklında tut’’ derdi. Üç yüz atmış gramlık una kaç gram yaş maya, kaç gram şeker konulacağına kadar öğrenmiştim. Dil seviyem ne olurdu bilinmez ama pizzacılıkta ilerlediğim kesindi.


Günler eriyip giderken özlemim de büyüyordu. Her akşam görüntülü konuşuyordum annemle. Babam yoğun çalıştığından eve geç geliyordu. İşleri bozulmuştu babamın. Toparlamaya çalışsa da borçlar iyice birikmişti. Annemin kötü günler için sakladığı bilezikler satılmıştı çoktan. Kötü gidişatı saklamaya çalışsalar da durumun farkındaydım. Annemi, biraz da kendimi rahatlatma isteğimden “Paraya ihtiyacım yok. Pizzacıdan aldığım kursa da eve de fazlasıyla yetiyor. Bana artık para göndermeyin anne’’ dedim. Annem “Olur mu oğlum öyle şey. Senin paran her zaman hazır. Bizi düşünme sen, okumana bak’’ dedi. “Yok valla yetiyor anne aldığım para. Babam sıkışmasın. Yetmezse söylerim’’ dedim.


O sabah uyandım. Kurs ücretinin ödenme günü yaklaşıyordu. Titizlikle biriktirsem de bin pound açığım vardı. Önümüzdeki ay ödesem desem kabul ederler miydi acaba? Taksit imkanı yok demişlerdi ilk başta. Selami Abiden istesem haftalığımı alalı üç gün olmuştu. “Napıyon oğlum bu kadar parayı’’ diyeceği kesindi. Ev arkadaşıma sorsam onun hali benimkinden beterdi. İş yerinde birkaç kişiye söyleyecek oldum. Çekindim, isteyemedim.


Bir taraftan pizzaları dağıtıyor, bir taraftan boşalan masaları topluyordum. Aklım tedarik etmem gereken paradaydı. Ya atılırsam, ya o sertifikayı alamadan gitmek zorunda kalırsam. Emeklerim, hayallerim boşa gidecekti. Oturmadan çalışıyordum. Zihnim dağılsın istiyordum. Akşam olmuştu böyle böyle. Selami abi diğer iki lokantaya mal götürecekti o akşam. Kasadaki parayı hesaplayıp günü kapatma görevini bana vermişti. Herkes gidince terli ellerime aldığım bir tomar parayı dikkatle saymaya başladım. Saydıkça terliyor, saydıkça elimdeki tomar büyüyordu. Bunca paranın içinden bin poundunu alsam anlar mıydı Selami abi? Alnıma yazılacak hırsız damgasını alacağım sertifika siler miydi acaba. Çöpe gidecek olan altı aylık emeğim miydi? Annemin bana olan güveni mi? “Küçükken benim oğlum yapmaz öyle şeyler’’derdi. Güvenirdi her konuda bana. Bir kere hayal kırıklığına uğratsam annemi tamir edemez miydim sonra. Saymayı bitirdim. Kasayı kilitleyip, ıslak ellerimi gri pantolonumun dizlerine sildim. Kapadım dükkanı. Gece yarısı olmuştu çoktan. Evin yolunu tuttum.


Günlerdir uykusuzdum. O gece rahatça uyudum. Sabah olunca ilk iş kursun yolunu tuttum. Böyle olmayacaktı. Kurs idaresiyle açık açık konuşacaktım. Bu paranın tamamını bir anda ödeyemeyecektim. Sekreterliğin kapısını çekine çekine çaldım. Esmer kıvırcık saçlı sekretere utana sıkıla derdimi anlattım. Kurs kayıtlarından adıma bakan sekreter “İyi ama sizin ödemeniz zaten yapılmış. Herhangi bir borcunuz bulunmamaktadır ” dedi. Şaşkınlıkla “ nasıl yani kim ne zaman yapmış diye’’sordum. Kadın “Dün sabah Selami Uyanık tarafından’’ diye cevap verdi. Ne diyeceğimi bilemedim o an. İçim içime sığmıyordu.


Dışarı çıkınca telefona sarıldım. Selami Abiyi aradım hemen. Son zamanlardaki düşünceli halim dikkatini çekmiş. Olanları ev arkadaşımdan öğrenmiş. Teşekkür etmeme fırsat vermeden “Dükkan çok kalabalık bizim oğlan buraları boşlama hemen gel’’ dedi.