• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Öykü: Tuhaf Kafalar

Geçen gece, halatla kendimi aşağıya vermekten ona bahsettiğimde gülüp durdu bana. Ben aptalmışım. Kapıya polis geldiğinde aşağıda bekleyen en az iki polis daha her zaman olurmuş.

Nihat Kopuz


Kapının önünde sesler duydum. Onunla aramızdaki işaret kapı zilini üç sefer kısa kısa çalmaktı. İşe bakın ki zil dün bozuldu. Ya polisse dedim içimden. Korkuyla odada dolanmaya başladım. Dördüncü katta oturuyorum. Pencereden atlanacak gibi değil yani. Yine de odaların birinde karyolanın altında ip var. Kalın bir halat. Eğer polis gelirse son şans onunla kendimi aşağıya sarkıtmak. Geçen gece, bu halatla kendimi aşağıya vermekten ona bahsettiğimde gülüp durdu bana. Ben aptalmışım. Kapıya polis geldiğinde aşağıda bekleyen en az iki polis daha her zaman olurmuş.


Kapının önünde her kim varsa oyalanıp duruyor. Halen zile basıyor. Belki çalışır diye diretiyor. Bu iyi, çünkü ancak o aptal böyle enayice davranabilir. İçim biraz rahatlayınca biraz daha yaklaştım kapıya. Yaklaşınca da kapıyı tekme tokat dövmeye başladı. Polis olmadığını böyle anladım. Usulca açtım kapıyı.

“Ne o,” dedi, “zil de mi bozuldu?”

Ben de sinirlenip, “Ne demek istiyorsun?” dedim, “Başka ne bozuldu da böyle konuşuyorsun?”

Meğer o da sinirlenmiş. “Şu evin haline bak,” dedi, “ortalığı bok götürüyor.”

“Babanın evi değil ya!” dedim ben de.

“Acıyorum bu haline,” dedi.

Ben yine de büyüklük gösterip, “Çay, kahve ya da soğuk bir şey içer misin?” diye sordum.

“Bu evde mi?” dedi.

“Ne varmış evde, yalandan uzatma,” dedim.

“Şu masanın üstüne bak!” dedi.

Çevirip başımı baktım. Masanın üstüne çay dökülmüş, orada öylece kuruyup kalmıştı.

“Bir bezle hemen alırım,” dedim.

“Yok yok,” dedi, “ne yapsan bu saatten sonra boş. Çayı yudumlarken aklıma gelip duracak o leke.”

“İyi o zaman,” dedim, “ben de senin kusurlarını sayayım.”

“Neymiş bakalım kusurlarım?” dedi.

“Çiğnediğin sakızı,” dedim, “tabağın kenarına yapıştırıyorsun.”

“Buna kusur mu diyorsun sen?” dedi.

“Kusur tabi,” dedim, “üstelik tekrar ağzına koyuyorsun.”

“Ya,” dedi, “senin yaptığına ne demeli?”

“Neymiş?”

“Burnunu çıkarıyorsun!”

“Ne olmuş? Burnum doluyor.”

“Bir de yiyorsun çıkardığın sümüğü.”

“Beş yıldır yemiyorum.”

“Koltuklara, öteye beriye de sürüyorsun.”

“İki aydır sürmüyorum. Bak dolaş evi. Hiçbir yere sürdüğüm yok.”

“Masanın altında var. Eğildim, baktım.”

“Dalgınlığıma gelmiştir. Hem senin bir kusurun var ki benimki onun yanında kusur bile sayılmaz!”

“Neymiş?”

“Pantolon üstünden şeyine tutuyorsun!”

“Gözünle mi gördün?”

“Elbette gözümle gördüm.”

“Ama ben onu gece kimse yokken yaparım.”

“Sen öyle zannet. Film izlerken yapıyorsun.”

“Öyle mi? Demek dalgınlığıma gelmiş.”

“Dalgınlık malgınlık, yapıyorsun ya sen ona bak!”

“Ya sen?” dedi.

“Ne olmuş bana?”

“O gece beni öylece bırakıp kaçtın.”

“Sarhoştum.”

“Yerden kaldırmama yine de yardım edebilirdin.”

“Korktum.”

“Korkuyorum diyebilirdin.”

“Kaçtım ama sonra cesedi buraya getirdin. Onu testereyle parçalara ayırdım.”

“Ayırdın da ne oldu! Onu ormana gömmeye ben götürdüm.”

“O kadarını da yap. Onu ben öldürmedim ya.”

“Kazaydı.”

“Kazaydı ama arabayı daha yavaş kullanabilirdin.”

“Sarhoştum.”

“Ben de sarhoştum.”

“Tamam işte. Biz katil falan sayılmayız. Biz iyi insanlarız.”

“Biz iyi insanlarız ama diğerleri iyi insan değil.”

“Hangi diğerleri?”

“Herkes.”

“Doğru.”

“Dışarı çıkalım mı? Bir yerlerde bir şeyler içelim.”

“Dışarı çıkıp bir yerlerde bir şeyler içsek iyi olur.”

“Neden?”

“Daha az şüphe çekeriz?”

“Neden?”

“Filmlerde görmüyor musun?”

“Ama onlar film!”

“Olsun. Filim milim de olsa örnek almak lazım.”

“Örnek almak lazım.”

“Paltonu giy.”

“Sen de giy.”

“Hava soğuk çünkü.”

“Belki kar yağar”

“Kar yağarsa iyi.”

“Neden?”

“Kar iyidir?”

“Neden?”

“Kar kiri temizler.”


Paltolarımızı giyerken kapının tokmağı vuruldu. Arkadaşım, “Birini mi bekliyordun?” dedi.

“Yok,” dedim, “bu eve senden başkası gelmez ki!”

“Biri geldi ama,” dedi, “bu çok belli oluyor.”

“Evet,” dedim, “birinin geldiği kesin, ama kim?”

“Açmazsan nasıl öğreneceğiz!” dedi.

“Beraber açalım,” dedim.

“Korkuyorum,” dedi.

“Ben de korkuyorum,” dedim.

“Sırayla açalım,” dedi.

“O zaman iki sefer açmış olmaz mıyız?”

“Doğru,” dedi, “bir sefer açmak gerekir.”

“O zaman,” dedim, “beraber yürüyüp açalım.”

“Yavaş yürüyelim ki,” dedi, “böylece belki biz açmadan her kimse gitmiş olur.”

“Bak,” dedim, “bu benim aklıma gelmemişti, tamam.”

Kapıyı bir parmak aralayıp dışarı baktım.

“Küçük bir çocuk,” dedim arkadaşıma.

“Ne istiyormuş?” dedi arkadaşım da.

Kapıyı ardına kadar açıp, “Ne istiyorsun?” dedim çocuğa.

“Babam diyor ki…” dedi çocuk.

“Ne diyor baban?”

“Babam,” dedi, “alt katta oturuyor. Sesleri duyuyor.”

“Tanımıyorum.”

“O sizi tanıyor.”

“Tanıyabilir bunda ne var?”

“Babam diyor ki…” dedi tekrar çocuk.

“Ne diyor baban söylesene?” dedim.

“Babam diyor ki ‘eşek kadar adam oldular ama halen oyun oynuyorlar.’”

***

Paltolarımızı sırtımıza geçirip soğuğa çıktık. Kaldırımda yürüyoruz.

“Gidelim mi o adama?” dedi, “Bize hakaret etti.”

“Etmedi!”

“Nasıl etmedi?”

“Daha iyi ya herkes oyun oynadığımızı sanıyor.”

“Ama biz çocuk değiliz ki!”

“Hapse mi girmek istersin?”

“İstemem.”

“O zaman sus da yürüyelim.”

Yürüdük bir süre. Kafelerin olduğu sokağa girdik. Tenhaydı her yer. Sulu kar yağmaya başladı.

“Ben demedim mi sana kar yağacak?” dedi.

“Sen mi dedin?”

“Evet, ben dedim. Hatırlamıyor musun?”

“Hatırlamıyorum.”

“O çocuğun babası,” dedi, “bizi duymuş.”

“Duymuşsa ne olmuş?”

“Ne mi olmuş?”

“Evet, ne olmuş?”

“Her şeyi biliyor.”

“Biliyor mu her şeyi?”

“Tabi biliyor, duymadın mı?”

“Duydum.”

“O zaman,” dedi, “oraya gitmemiz lazım.”

“Çay ne olacak?”

“Hangi çay?”

“Şu kafedeki çay.”

“Evde içeriz.”

“Ne zaman?”

“Adama gittikten sonra.”

“Ama ben susadım.”

“Ben de susadım.”

“Ne yapacağız?”

“O zaman önce evde çay içelim, sonra adama gideriz.”

“Olur.”

Geri dönüp eve doğru yürümeye başladık. Yağış doluya çevirmişti. Etraf beyaz bir örtüydü şimdi.

“Çayıma üç şeker koyacağım,” dedi.

“Koyma,” dedim.

“Niye? Ne karışıyorsun?”

“Dolapta kek var, yanına alırsın.”

“Kek mi?”

“Evet, kek. Üzümlü.”

“Bayılırım üzümlü keke,” dedi, “o zaman bir şeker koyacağım çayıma.”

“Çayı ben demlerim, adamı da sen öldürürsün,” dedim.

Cevap vermedi. Kapıya kadar susup yürüdük. Dördüncü kata gelince kapıyı ardına kadar açık bulduk.

“Kapıyı açık mı unuttun?” dedi kısık sesle.

“Açık unutmuş olabilirim ama ardına kadar açık değildi,” dedim, kısık sesle.

“Rüzgâr mı geri vurdu acaba?”

“Sanmam,” dedim.

“O zaman içeride biri var,” dedi.

“İçeride biri vardır,” dedim.

“Kim?”

“Ben nereden bileyim.”

Sesimizi duyan adam kapıya çıktı. Elinde telsiz vardı.

“Burada siz mi oturuyorsunuz?” dedi polis.

“Hayır,” dedi arkadaşım, parmağıyla beni göstererek “bu oturuyor.”

“Alttaki komşu şikâyet etti sizi. Kaç gündür ses çıkarıp duruyormuşsunuz.”

“Ne sesi?” dedim.

“Ne bileyim kardeşim,” dedi polis, “işimiz başımızdan aşmış bir de sizle uğraşıyoruz bu kış kıyamette.”

Susup polise baktık.

“Girin içeri. Komşunuzun bir daha şikâyetçi olmaması için de bir şeyler yapın.”

“Bundan kolay ne var,” dedim polise, “susarız olur biter. Ben de bir şey oldu sandım.”

Kafasıyla onayladı beni arkadaşım da. Polis aval aval bir süre yüzümüze bakıp merdivenleri inmeye başladı. Sonra yarı yolda durup yüzünü bize döndü. “Kapınızı da kilitlemeden dışarı çıkmayın.” Cevap beklemeden yürüdü yine.

Kapıyı kapayıp arkadan kilitledim. Mutfağa geçip çay için su koydum ocağa. Keki de iki tabağa dilimledim.

“Karnım zil çalıyor,” dedi arkadaşım.

“Üzümlü kek de çok lezzetlidir,” dedim.

“İsterse tuzlu olsun,” dedi, “karnım öyle aç ki!”

“Tuzlu olsa yiyemezsin,” dedim.

“Yiyebilirim,” dedi.

“Yiyemezsin,” dedim.

“Yiyebilirim,” dedi.

Sustum.

“Çayıma tuz koyacağım görürsün,” dedi.

“Çayına tuz koyarsan içemezsin onu,” dedim.

“İçebilirim,” dedi.

“İçemezsin,”