• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Öykü: Uğultu

"Kelimeleri birer etiket gibi alınlara yapıştırmak ve ömrün sonuna kadar onunla yaşamaya mahkûm bırakılmak büyük ağırlık."

D. Gökçe Karabulut


Avluya açılan mutfak kapısından başımı hafifçe eğerek çıkıyorum. Çıkar çıkmaz biraz önce ıslatıp süpürdüğüm avlunun tanıdık toz, toprak kokusunu duyuyorum. Avlunun ortasındaki tahta yer sofrasına doğru yürürken çınar ağacından bir yaprak düşüyor. Sofranın tam ortasına.


Son yaz günlerinin ılık esintisi ağacın dallarını hafifçe sallıyor. Yeni bir yaprak düşecek mi diye durup bekliyorum. Düşmüyor. Elimdeki kaşıkları ve çorba taslarını usulca sofranın üzerine koyuyorum. Gözüm sofradaki araları unla dolmuş sayısız bıçak izine takılıyor. Birbirinin üstüne denk düşen ince beyaz çizgiler. Sıradan çizgiler değil onlar. Maharetli ellerden çıkan ne varsa bu sofrayla birlikte onların şahidi.


Çorba tenceresini sofraya getirmek için mutfağa giderken gözüm tahta avlu kapısına takılıyor. Bir gölge görüyor, ürperiyorum. Sağa sola bakınıyorum. Kimse yok.


Mutfağa girip, kaynayan çorba kazanını alıyorum. Dumanı üzerinde tüten taze tarhananın kokusunu içime çekiyorum. Kokuyu içime çeker çekmez çocuk oluyorum. Sahi çocuk değil miyim ben hâlâ? Ne zaman büyüdüm de bu tahta avlu kapısından telimle duvağımla çıktım? Belki o zaman çocuktum da kucağımda Ali’yle geri dönüp aynı kapıdan tekrar girdiğimde artık çocuk değildim.


Kulağıma Ali’nin sesi çalınıyor. Kendi çocuk diliyle oynayan sarı kızanım, Ali’m. Gökyüzünde alçalan güneşin son ışıklarının sarı saçlarına düşmesiyle neredeyse beyaza dönen saçlarını seyrediyorum. Bağrıma basıp, saçlarının kokusunu içime çekmek istiyorum.



Tam o an tahta kapı gıcırtıyla açılıyor. İrkilerek kapıya doğru dönüyorum. Gelen Vesile Yenge.


“Ne o kız, korktun mu?”


“Sofra kuruyordum. Dalmışım Vesile Yenge.”


Kapı sesini duyan annem ve babam avluya çıkıyorlar. Hep bir ağızdan “Hoş geldin Vesile, buyur sofraya” diyorlar.


Vesile Yenge, amcamın karısı. Dedikodusu, boş boğazlığı hiç bitmez. Aklı da biraz eksik. Ondan sebep dedikodusu, boş boğazlığı kimseye batmaz. Ne dese hoş görülür.


Sofraya buyur lafını duyar duymaz: “Yine tarhana mı pişirdin kız Münevver?” diyor.


“Taze tarhana, geç buyur Vesile Yenge.”


Mutfağa gidip bir tas ve bir kaşık da Vesile Yenge için getiriyorum. Ali de peşimden elinde bir somun ekmekle geliyor.


Güneş batarken çınar ağacının altındaki tahta yer sofrasına oturuyoruz. Annem sağ, babam sol yanımda. Ali tam karşımda. Bir de sofranın ucuna ilişmiş Vesile Yenge.


Sofrada beş çorba tası, beş kaşık, bir somun ekmek. Kapaksız, genişçe bir kazan. İçinde dumanı üzerinde taze tarhana çorbası. Çınar ağacından bir yaprak düşüyor. Bir tek ben fark ediyorum. Vesile Yenge çorbasından bir kaşık alıyor. Ağzındakini yutmadan “Kız Münevver gidiyor musun İstanbul’a?” deyiveriyor.


Vesile Yenge’nin sesi ses değil, uğultu.


Tarhanaya yardıma gelmişti Vesile Yenge dün. Tüm gün ağzında bir şeyler gevelemiş ve en sonunda elindeki kevgiri kenara bırakıp çıkarmıştı ağzından baklayı: “Hali vakti yerinde. O da senin gibi dul. Üç de çocuğu var. Ana olursun yetimlere.”


Vesile Yenge’nin sesi ses değil, uğultu.

On sekizimde bembeyaz gelinliğimle, herkesin görücü usulü sandığı, oysa tam bir gönül rızasıyla bu avludan geçip yuvamıza gidişim dün gibi. Yirmi iki yaşımda, iki yaşındaki oğlumla babaevine dönüşüm de.

Yemyeşil gözlerim, sapsarı kıvırcık saçlarımla bedenim adım gibi aydınlık, ruhum o günden beri zifiri karanlık. Gençliğimin baharında, yirmi ikimde kocamı sirozdan toprağa verdim. Dağ gibi kocam, günden güne eridi gözlerimin önünde. Ufaldı, küçücük kaldı. Ve bir gün arkasında gencecik bir eş ve küçücük bir yavru bırakarak gitti. Zor da olsa başıma yıkılan yuvamın altından kalkmayı bildim.

Vesile Yenge’nin sesi ses değil, uğultu.

Babaevi sıcak, dışarısı soğuk. Konu komşu, akraba kuytu köşelerde dedikoduda.


Kelimeleri birer etiket gibi alınlara yapıştırmak ve ömrün sonuna kadar onunla yaşamaya mahkûm bırakılmak büyük ağırlık.


Ben dul, oğlum yetim.


Güneş batıyor.


Akşam ezanı okunuyor.


Ezan sesi kesilir kesilmez bütün sesler susuyor.


Akşamın sessizliği çınar ağacının yapraklarının sesine karışıyor.


Çınar ağacından bir yaprak daha düşüyor.


Önümüz sonbahar. Yuvam, babaevim.