• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Vadinin Zambağı / Farmakon

"Hiçbir halt yiyesim yokmuş benim. Neden, nerden bilecek? Kendisinden başka her şey teferruat."


Nalan Arman



Sokakta bulmuşmuş beni. Almış evinin kadını yapmış. “Tırnaklarını çıkarma, yabani kedi.” diyor.

Ne varmış yani al elmaları dişleyip misk gibi kokusunu içine çekseymiş. Eriğin üzerine bir öpücük konduraymış. Dudakları, dişleri; ağzının içi taze meyvenin sıvısıyla dolsaymış. N’olurmuş hepsinin tadını tatsaymış. Doymak bilmez azgın teke…

Bütün suç bendeymiş. İşe yaramaz yemeklerimde bir de. İştah filan bırakmıyormuşum. Kupkuru kalacakmış benim yüzümden. Suyu çekilmiş limona dönecekmiş. “Senin gibi.“ diyor. Hiçbir halt yiyesim yokmuş benim. Neden, nerden bilecek? Kendisinden başka her şey teferruat.

Millet kocasına çiğ yumurta sarısıyla çırpılmış konyak içiriyormuş her gece. Katı yumurtaları yatakta yuvarlıyormuş. Çırpılıp sahanda pişmişini avucundan yediriyormuş. Çatal matal hak getire. Şekerle köpürtülmüşü varmış bir de. Yok daha neler? Ağzımı açacak oluyorum. “Çıkarma o tırnaklarını, keserim.” diyor.

Öyle bir sofra hazırlıyorum ki ona. Öyle bir şölen… Midemin sıkışması, göğsümün daralması yetti artık.

Yuvarlak masaya dolap diplerinden çıkardığım dantelalı örtüyü serdim. Tabakları, kaşıkları, çatalları dizdim. Peçeteleri çiçek gibi açtım. Kadehleri özenle yerleştirdim. Beyaz şarap gümüş buz kovasında olacak. Vinho Verde. Portekiz’in beyazı. Hardal renkli seramik saksı masanın ortasında. İçinde koyu yeşil yapraklarla çevrelenmiş beyaz müge salkımları. Baş döndürücü kokusuyla vadideki zambak. Koklasın dursun. Nane niyetine birkaç müge yaprağı da tabağına misafir olunca şenliği seyret.

Onun için mutfakta geçirdiğim saatlere yanıyordum. Beş katını harcadım bugün. Bütün afrodizyakları sıraya soktum. Hepsini teker teker yedireceğim ona. Yoğun, nefis balık çorbasından başladım. Yılan balığının kar gibi beyaz etini ortaya çıkarmak için lekeli derisini yüzdüm önce. Eldiven gibi sıyırıverdim üstünden. Kaygan cesetlere elimi sürmüşken kalamarın derisine de giriştim. Salata için. Sonra sarımsakları aldım elime, bir güzel okşadım. Öfkeli rayihası burnuma ulaştı. Dövdüğüm fildişi renkli güzeli, domates ve soğanla birlikte tencereye attım ardından. Yağın içinde parıldayıp pişerken kıvama gelmesini bekledim hepsinin. Soğanların altın rengini alışını seyrettim. Lezzet sosun içinde birikince duru suyu ekledim. Ardından ince ince doğradığım yılanı. Hayalimde parçalara ayırdığım diğer yılan kıvrım kıvrım kıvranırken, kremayı kattım çorbaya. Kopkoyu olana kadar ateşe teslim ettim.

Deniz yumuşakçalarıyla kabuklularının marifetini anlata anlata bitiremiyordu. Hele istiridyelerin… Yiyemedim diye üzülmesin. Sabahleyin şahane deniz tekelerinden aldım. Bildiğimiz karides işte. Bir kiloya yakın. Güzelce yıkadım, süzdüm. Büyük bir tasın içinde dolaba yollamadan önce, üzerine iki kaşık zeytinyağı gezdirdim. Balık çeşnisini de boca ettim. Karıştırdım. Kırmızı biberli, rezeneli, kişnişli. Biberiye ile tane karabiber de var içinde. Defne yapraklarını ufalarken ve fesleğini parmaklarımın arasında ısıtırken müziği açtım sonuna kadar. “… bir hoşça kal bile demedi, bang bang ”

Cümle baharatı içine çeksin diye bekletiyorum dolapta. Buharda pişireceğim, ağzına layık.

Tencereye buharlama aparatını yerleştirdim. Kevgirin üzerine çıkmayacak kadar su altta. Fokurdamaya başlayınca yavaşa alıp karidesleri dolduracağım içine. Tepeleme olmayacak. Arada bir maşayla alt üst ederim. Eşit pişmezler yoksa. Yedi dakika sürecek hepi topu. Narin onlar, çok pişerse sertleşirler. Benim gibi…


Avuçlarım karıncalanıyor. Eğlencenin başlamasına az kaldı. Karidesler bakır sahanla gelecek sofraya. Ellerimiz çalışacak. Tek tek soyacağız tekeleri. Bolca zeytinyağı doldurulmuş derin tabağa daldıracağız birer birer. Zeytinyağının içine yatırılmış kuru kırmızı biber, defne yaprağı, biberiye dalı, taze kekik rayihaları karidesleri saracak. Ekmeğimizi bana bana yemeğe başlayacağız. İştihasını, oburluğunu doyurmak için.

Balık çorbasını kaşıklayacağız önce. Nane niyetine serptiğim ufalanmış müge yapraklarının etkisi ortaya çıkacak gece ilerlerken. Kalp atışları hızlansın, istiyorum. Tıkanacısa damarlarını açıp geçmesin kopkoyusundan yeşil yapraklar. Karnına ağrılar girsin. Bütün o yedikleri ağzından burnundan fışkırsın. Lavabolar, banyonun ucu bucağı dolup taşsın. Eli, yüzü kızarmaya, gözleri bulanmaya başlasın. Bilinci yitip gitsin.

Güzel avrat otunu koyduğum kese cebimde saklı. Kendim için. Panzehir niyetine. Kalp vuruşumu normalleştirip tansiyonumu düşürsün diye. Ayarını tutturmam lazım.

Yemek vakti yaklaşıyor. Eli kulağında. Birazdan evde olur. Toprak güveç kabında, kurutulmuş ada çayını tutuşturuyorum. Birkaç saniye yakıp söndüreceğim. Tütsülensin ev. Büyük şölene hazırlanıyorum ben. Tıka basa besleyeceğim onu.

Masaya bakıyorum. Her bir tarafı dolu. Su bardaklarına bile yer kalmamış. Ağzımda acı bir tat. Hafiften midem bulanıyor. Ada çayları bulantımı bastırır mı? Pişen elmaların tarçını iyi gelir mi acılığa? Dudaklarım titrek, soluk. En kırmızısından rujumu sürmeliyim. Şimşir tarakla saçlarımı taramalı, yeşilli kırmızılı bandanamı başıma takmalıyım. Taze erik kokusu gelip yerleşiyor burnuma birden. Bir öpücük konuyor ağzından eriğin üzerine. Dudaklarım, ağzımın içi taze meyvenin sıvısıyla doluyor. “Tırnaklarını çıkarma, yabani kedi.” diyor. Tırnaklarımı avuçlarıma batırıyorum.