• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Yabancılar

Bir süre aynada kendini izleyince, kendinden uzaklaşıyor insan. Karşında biri var, görünüşü aynı sen ama yansımanın içinde başka birileri daha varmış gibi gelmeye başlıyor. Tanımadığın birileri.


Ulaş Ay

Güvercin gibi şaşkınca etrafa bakıyor. Eksik bir parçasını arıyor sanki. Tuzlu fıstıkları masanın üzerine döküp saçmış. Garsondan bir bira daha istedi. Sesi, karın boşluğuna yeni tekme yemiş gibi çıkıyor. Kesik kesik ve rüzgâra kapılmış mum gibi titrek. Kızıl saçlı, sakalları çok seyrek ve dik, sanki yüzüstü bir kirpinin üzerine düşmüş de dikenler sakal şeklinde saplanmış, sakalların arasına kandan arta kalan kızıllık serpiştirilmiş. Arada 37 ekran tüplü televizyondan at yarışı izliyor. Masalara gelişigüzel atılmış yarış bültenlerinden birine tükenmez kalemle bir şeyler karalıyor. At yarışından anladığını sanmam, biranın ucuzluğunu sokağa bakan tabeladan okumuş ve bu nedenle gelmiş olmalı. Kapatıyoruz kadar ilgi çekici bir yazı “Sizinle kafa bulmuyoruz, bira 10 lira.” Bir de at çizmeye çalışmışlar sözcüklerin altına, daha çok karmaşık bir kimya formülüne benzemiş. Telefonu çaldı, lacivert bir 3310. Arayan komik bir şeyler söylüyor olacak ki gülümsedi. Dişlek bir adam bu, dişlekliğini tanımadığı insanlara dahi göstermek istemiyor, çocukken çok dalga geçmiş olmalılar.

Oturduğumuz bu dar uzun birahanenin tüm duvarları aynalarla kaplı. Tek tek aynaların içinden geçerek kuruldum bu masaya. Aynalar kartonpiyerlerden başlıyor, bel hizasına gelince son buluyor. Aynaların arasında birer parmak boşluk var. Kolonlar bile aynalarla çevrili. Her yer ayna olunca, insan ister istemez kendine bakıyor. Bir süre aynada kendini izleyince, kendinden uzaklaşıyor insan. Karşında biri var, görünüşü aynı sen ama yansımanın içinde başka birileri daha varmış gibi gelmeye başlıyor. Tanımadığın birileri. Terminale gitmişsin, otobüsün koltuğuna oturmuşsun, sana perondan el sallayan biri var ve o kişi de senmişsin gibi geliyor. Yani giden sensin, kalan da sensin gibi oluyor uzun süre kendine bakınca, üstüne üstlük kendinden korkmaya başlıyorsun, yabancılaşıyorsun kendine.


Burada, aynaların arasında akıllarının kuytusunda, geçmişlerinde demleniyor insancıklar işte. Arada garson şimdiki zamanda geliyor, masaya birayı bırakıp gidiyor ve o da geçmiş oluyor. Geçmiş şimdiki zamanda dönüyor.


Hemen yan masada oturan bir adam var. Takım elbiseli. Göbeğini masaya dayamış kel bir adam bu. Nefes alıp verdikçe masa sallanıyor, adamın göbeği kocaman fakat kolları kısacık. Masanın ucuna bıraktığı sigarasına uzanırken masayı devirecekti az daha. Kendini kesiyor aynalarda. Kaşlarını hafif düşürüp bakıyor kendine, ideal pozu bu olmalı. Adam devlet memuruna benziyor, yan sandalyesinde bir evrak çantası duruyor çünkü. İzin alıp buraya gelmiş olabilir. Rakı içiyor, yanında birinin avuç içi şeklinde çiğ köfteler dizili küçük bir sini var. Tek kişilik bir toplantı yapıyor, söğüş salatası da yanında. Öfke var gözlerinde, gözleri aynada. İç dünyasında birine verip veriştiriyor belli ki, belki de kızdığı kişi ta kendisi.

Aynaların arasında bir de bıçkın bir delikanlı var, neşeli ve heyecanlı. Yerinde duramıyor, elinin dışını durmadan at yarışı kuponuna vuruyor. Garsona laf atıyor, “Bugün olacak,” diyor. “Bugün güzel para gelecek.” Arada sigarasını çekerken gerilip sarı sarı dumanlar savuruyor etrafa. Uzun samsun içiyor. Parmakları da en az dişleri kadar sarı, saçları da Clint Eastwood gibi seyrek sarı.


Bir de geldiğimden beri yüzünü göremediğim biri var. Mırıldanıp duruyor. Metal kül tablasında sönmüş sigarası duruyor. Külü upuzun. Adamın yaşlı olduğunu tahmin ediyorum, saçları bembeyaz. Alnı mavi pötikare masa örtüsünde, ayakkabılarıyla konuşuyor. Beni ona mı götürün diyor, buraya mı gelin diyor. Tam anlaşılmıyor. Celil ve Cemal diyor. Bunlar ikiz çocukları mı yoksa ayakkabılarının ismi mi? Bilmek mümkün değil.


Ben sağa sola bakınırken, bir öğürme sesi geliyor. Sonra ekşi bozuk bir koku. Garson elinde paspas, ana bacı dümdüz giderek geliyor. “Kaç kere dedik,” diyor dayıya. “Bu kadar içme.”

Adam kusarken işaret ve başparmağına tutuşturduğu hesabı iki parmağının arasında yükseltiyor. Sırtına kurşun yemiş gibi titreyip savruluyor kolu. Önce parayı alıyorlar elinden, kusmuk bulanmasın diye, sonra aşçı ve garson kollarına giriyorlar zayıfça adamın. Dayının yüzünü göremiyorum yine. Kapıdan halay çeker gibi çıkıyorlar üç kişi. Dayıyı biraz taşıyıp, sokağın başlamasına iki adım kala bırakıyorlar. Dayının iki eli yanda açık, dengesini sağlamaya çalışıyor. Rüzgâra direnen bir ot gibi başını sağa sola sallayıp duruyor. Aşçı ve garson içeriye dönüyorlar.


Aşçı içeri girip, kollarını arkasında kavuşturmuş olarak, kapalı kapının ardından adamı seyrediyor. Adamcağız başı kesik tavuk gibi gidiyor. Tutunacak bir yer arıyor. Garson paspaslıyor yerleri ekşi kusmuk kokusu iyice yayılıyor etrafa. Adamın meyhane sınırlarının dışına bir adım daha attığını gören aşçı üzerindeki yağ ve patates kokusuyla mutfağa dönüyor. “Amına kodumun ibnesi,” diyor yeni aynalarda belirip kaybolurken, “Bir gün de ağzına iç.”


Kuşların yanına kadar salla pati yürüyüp, iki seksen uzanıyor dayı. Köşeden topu çıkaran kalecinin eli gibi uzuyor sağ eli sokağa. Elindeki fıstıkları ufalamış. Kuşlar avuç içine konuyor adamın. Yemleniyorlar.


Canım sıkılmıyor değil dayıya, sokağa çıkıp adamı kaldırasım var ama vicdanım biranın köpüğü gibi duruluyor biraz sonra. Yerde yatan dayıyı, güvercinleri ve sokağı izliyorum. Esnaftan gören olsa kaldırırdı belki, akan kalabalıkta yerde kimse dikkat çekmiyor. En az yarım bira kimse ilgilenmiyor dayıyla. Sonra neşeli gençler omuz altına alıp götürüyorlar. Yüzü yok adamın, yüzü yerde, kaldırım suratlı adamın. Kafası serbest çalkalanıyor, tanımadığı gençlerin omzuna vura vura gidiyor başı.


Güvercinler havalandı, kanat sesleri doldu içeriye. Bir kovalamaca var sokakta, nedensiz havalanmamış garipler. Sokaktan geçen insanlar şöyle bir dalgalanıyor. Kovalamaca uzaklaşırken güvercinler yine kondular. Bir şeyler arayıp sağa sola seğirtip duruyorlar. Onlara basmamak için zig zag çizenler de var, umursamadan ortalarına bodoslama dalanlar da var. Güvercinler bu yüzden huzursuz. Huzursuzlar fakat karınlarını en iyi doyurdukları yer bu huzursuzluğun ortası, belki de bu huzursuzluk buraya çekiyor onları.

Kovalamaca sesleri alıp başını gidince, hiçbir şey olmamış gibi sokak, yine aynı dinginliğiyle akıyor. Sonra herkes gibi ben de aklımdan geçenlere dalıyorum.


Havuç kafa, ya da kirpi surat bir mektup çıkarıyor arka cebinden, buruş buruş altıya katlanmış bir kağıt parçası. Bir sigara daha yakıyor. Birahanenin içinde sigara dumanından bulut tabakaları oluştu, gözlerimiz iyice yanıyor artık. Geldiğinden beri belki bir paket sigara içti. Mektubu masaya koyup iki eliyle sevdi, yoksa düzeltti mi desek? Açtı okuyor, içinden okuyor, dudakları kıpırdanıyor. Mimikleri sürekli değişiyor, her satır, her paragrafta, sanki engebeli bir mektup, inişli çıkışlı. Okurken tedirginlikle etrafı tarıyor gözleri, bazen de aynadan kendine bakıyor.

Mektupta şunlar yazıyor,

“Allah belanı versin, insan bir arar sorar be, sana güvenmemekte haklıymışım. Ben belki güzel değilim, ama çirkinleşen sensin. Ne istedinse verdim. Paramı aldın, namusumu aldın. Döner dedim hep içimden, sana inandım. Ben artık kime varabilirim, söylesene. Bunu bana neden yaptın. Zaten dünyaya gelişim yalan, bir sen güzel baktın bana. O da yalanmış. Dönmezsen en kısa zamanda, ben de hayata dönemem. Haftaya beklerim, ya bana gel, ya cenazeme, yüzün varsa.”


Havuç kafa profilden üzgün sanki hatta ağlamaklı. Bir sigara daha yaktı. Yeni bir ayak başladı bu esnada, son ayakmış. “Hadi oğlum, hadi,” diye bağırıyor heyecanlı genç.

Şimdiki zamana dönüyoruz hep beraber. Artık birahanedeki tüm gözler gencin üzerinde. Bir avuç insanız burada, köpüklü biralarla, sigara dumanı sinen paltolarla, meraklı gözlerle, iskarpin ayakkabılarla.


Yarış bitiyor, çocuk sevinç çığlığı atıyor. “Tüm biralar benden,” diye bağırıyor. Gidip garsona sarılıyor. Kazanmış. Garson da içeri bağırıyor “Üç bira çek.” Şaşırıyorum bir an, nasıl üç bira olur diyorum içimden. Sayıyorum biri kazanan bıçkın delikanlı, biri şişman ve kel memur, biri ben, dördüncü yok. Onu sokak alıp götürmüştü, kaldırım suratlı dayıyı yani. Şeytan dürtüyor aniden şöyle bir titriyorum olduğum yerde. Beleş biramı masaya koyuyorlar. Kazanan çocuğa bakıp bir kafa selamı çakıyorum, teşekkürler mahiyetinde. Hızlıca vuruyorum birayı. Aynaya bakıp kendime bir eyvallah çekiyorum, seyrek sakallarımı okşuyor ve kızıl saçlarımı boyatmaya gidiyorum.