Öykü: Yeşim Taşlı İncili Küpeler
- Litera

- 4 Oca
- 3 dakikada okunur
"Elli lira para üstü, derken ben, adam yüzüme bakıp 'Para vermediniz ki,' diyor. Bir sıcaklık karnımdan göğsüme, oradan yüzüme doğru yükseliyor."
Gülizar Aytekin

Küçük bir poşetin içindeler. Hâlâ tamir edilmeyi bekliyor kulak çengeli kopuk olan. Çantaya atıp çıkıyorum. Nakit verirsem küpeyi daha uyguna tamir ettirebilirim. Cüzdanımı yokluyorum, para çekmeliyim.
Bankalar sokağının ortasındaki dut ağacı olay yeri bantlarıyla çevrilmiş. Özel güvenlik elemanları bandın dışında dikiliyorlar. Süpürgeciler, köküne yakın kesilmiş ağacın dallarını bir kenara istiflemiş, kalan yaprakları ve tohumları birkaç koldan süpürüyor. Bankamatik önünde de kuyruk var. Sıraya giriyorum. Önceki gün işe gelirken dut ağacının ortadan ikiye ayrıldığını görmüştüm. Kalabalık kesilişini seyretmiş belli, süpürülüşü de kaçırmıyor. Ben de gözümü alamıyorum süpürgecilerin birbirinin aynı devinimlerinden. Nihayet bankamatiğin önü boşalıyor.
İki yüz lira yeter, üç yüz lira çekiyorum. Parayı dörde katlayıp kotumun sağ cebine koyuyorum.
Veysel Çıkmazı Sokağı’nı bitirince solda, alt katta bir tamirci var. Gelip geçerken görürüm. Orası daha ucuza yapabilir.
Kapı açılırken ince bir çıngırak sesi. Birkaç adımda tezgâhın önüne varıp yeşim taşlı incili küpeleri tezgâhın üzerine bırakıyorum.
Adam eline alıp inceliyor. “Kopmuş yere kaynak yapıp ucuna da gümüş çengel takarız.”
“Evet,” diyorum, küpeyi elinden alırken, “gümüş çünkü.”
“Bırakın, bir iki saat sonra gelip alın.”
“Peki, kaça yaparsınız?”
“Üç yüz lira.”
Küpeleri tekrar poşetine koyuyorum. “Pahalıymış.”
Hanın üst katında da bir tamirci olacak.
Keşke nakit ne kadara olur, diye sorsaydım.
Üst kata çıktığımda, sağdaki dükkânın sahibi kapı ağzında telefonla konuşuyor. Ben içeri girince kapatıp, “Buyurun, hoş geldiniz,” diyerek yerine geçiyor.
Dükkân, tamir kısmının önüne yapılmış bir bölmeyle ikiye ayrılmış. Diğer tarafta birkaç tabla üzerinde ikinci el yüzükler, küçük camekânda da küpe ve kolyeler sergilenmiş. Küpeleri tahta bölmenin üzerine koyuyorum. Adam sallantılı küpeyi eline alıp ucundaki yeşil büyük taşı baş parmağıyla ovalıyor. “Yeşim bu.”
Başımı sallıyorum. Küpenin taşıyla çengeli arasındaki inciyi, masasındaki lambayı açarak dikkatlice inceliyor.
“Ne kadara tamir edersiniz?” diye sorarken sağlam olanı bölmenin üzerinden alıyorum.
“Yüz elli liraya olur.”
Bir iki saat sonra geleceğimi söylüyorum. “Diğerini de bırakın,” diyor, “tamirden sonra temizleyip parlatıyoruz, aynı olsunlar.”
Merdivenlere doğru giderken bir tanıdığı görüyorum, o da beni fark ediyor. Saçları iyice ağarmış. “Kardeşini bırakmamışlar,” diyorum zar zor, “haberlerde gördüm.”
“Evet,” diyor, “onca zaman yetmemiş, üç ay daha uzattılar.”
“Umarım bir daha ertelemezler duruşmayı.”
Ellerini iki yana açarak kafasını yana düşürüyor, bir şey demiyor. Ben de başka bir şey sormuyorum. Üstünkörü vedalaşıyoruz.
Tamircinin balkon kolonuna yaslanmış, sağ bacağını solun önüne koymuş, bize baktığını fark ediyorum. Aramızda mesafe çok yok. Bakışlarımız karşılaşınca bana doğru geliyor, “Unutmadan size kartımızı da vereyim, alt katta satış dükkânımız da var.”
Yaklaşık iki saat sonra cebimdeki parayı kontrol edip küpeleri almaya gidiyorum. Bu sefer tamirci tahta bölmenin arkasında oturmuş, lamba önünde açık, bir işle uğraşıyor. Girişte sağdaki tek sandalyede bir kadın oturmuş, elindeki telefonda gözü. Kadın ara sıra adamın sorularına yarım yamalak cevaplar veriyor.
“Küpeleri alacaktım ben,” diye giriyorum araya.
Adam ayağa kalkıp tamir edilmiş, çengeli de takılmış küpeyi eşiyle önüme koyuyor. Parlatılmışlar.
“Çengelleri kısaltılmış gibi geldi bana.”
“Boyunu diğer küpeyle aynı yaptım,” deyip küpeleri önüne koyuyor.
Beklemeye başlıyorum, adam kafasını kaldırmıyor, bir şey de demiyor.
“Yüz elli lira demiştiniz.”
“Evet.”
Elli lira para üstü, derken ben, adam yüzüme bakıp “Para vermediniz ki,” diyor. Bir sıcaklık karnımdan göğsüme, oradan yüzüme doğru yükseliyor.
“Hayır, iki yüz lira verdim.”
Tamirci, nedense bana değil de kadına bakıyor. “Ne zaman verdiniz?” diyor omuz silkerek.
Küpelere bakmadan önce cebimdeki parayı tahta bölmenin üzerine koyduğumu hatırlıyorum. Elimi sağ cebime götürdüğümde katlı tek yüzlüğü çıkarıp ona gösteriyorum.
“Vermişim.”
Sessizlik devam ediyor.
Çalıştığı bölmenin karşısında bir raf olduğunu tahmin ediyorum. Ara sıra oraya uzanıp, küçük parçalar alıp önünde çalıştığı takıya ekliyor.
“Oraya baksanıza.” Sesim umduğumdan yüksek çıkıyor. Rafa bakar gibi yapıyor. Benimse boyum uzamış sanki. Oturan adama yetişmeye çalışırcasına ayak parmak uçlarımda durarak öne doğru eğiliyorum. Nefesim hızlı, içimde kavgaya hazırlanan bir öfke duymaya başlıyorum. Üst raftan iki yüzlük banknotu çekip alıyor.
Sandalyede oturan kadını işaret ediyor başıyla. “Bu onun verdiği.”
“Hayır,” cebimdekini çıkarıp tekrar gösteriyorum, “katlı o para, bunun gibi, benim verdiğim o.” Kadın olan biteni duymuyor sanki, başını telefondan hiç kaldırmıyor. Konuşsun, o benim verdiğim para değil desin istiyorum.
Yine sessizlik. Tahammülüm azalıyor. Ben de kadını işaret ediyorum aynı onun gibi. “Sorsanıza ona.”
“Sen ne zaman vermiştin iki yüz lirayı?” diye nihayet soruyor kadına.
“Hatırlamıyorum ki… Oldu biraz.”
Adamın gözlerine dikiyorum gözlerimi. İlk o kafasını çeviriyor. Önündeki rafa tekrar elini uzatıp arıyormuş gibi yapıyor. Kısa sürede dümdüz bir iki yüzlük çıkarıp bana gülerek gösteriyor. “Özür dileriz, o da buradaymış. Karıştı, kusura bakmayın.”
Oturduğu yerde kendine ait olmayan, büyük beyaz eğreti dişleriyle gülerken kusacak gibi oluyorum. Elli lira para üstünü uzatıyor.
“Tesadüf oldu sanırım,” derken para üstünü cebime tıkıyorum. Önündeki küpelerimi işaret ediyorum. Buradan bir an önce çıkmam gerek.
“Size bir kutuya koyayım, çizilmesinler,” diyor, ayağa kalkıp etrafına bakınırken.
“Kalsın,” diyorum. Küpeleri çantaya atıyorum.









































Yorumlar