top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Yazarın fotoğrafıLitera

Öykü: Yük

"Gözlerini kısar, etrafı öyle bir kolaçan ederdi ki, sanırsın kafası dönme dolap, salondaki oyuncular da o dolapta yer bulmak için yarışandı."


Yeşim Günay


On sene sonra kaplumbağa gibi dolaşacağımı söyledi doktorum. Sırtımdaki yükten kurtulamayacakmışım. Esasında o kamburun sebebini biliyordum lakin deli olduğumun düşünülmesini istemediğimden kimselere anlatmadım.

Bir zamanlar gençtim. Briç oynardım. Partnerim birden ortadan kayboldu; aşerdiği kuyu kebabını yemeğe doğu şehrine gittiğini düşündüm.

O oldukça farklı birisiydi; masa başındayken bile gözleri herkesi dolaşırdı. Benimse sadece kendi masamızdaydı.

Gözlerini kısar, etrafı öyle bir kolaçan ederdi ki, sanırsın kafası dönme dolap, salondaki oyuncular da o dolapta yer bulmak için yarışandı. Önemli turnuvalarda bile gözlerinin etkisinde kalıp yanlış iskambil kâğıdını atan olurdu.

Onu bunu çekiştirmesini pek severdi. Çekiştirmekle kalmaz, çamur da atardı. Bir sohbetimizde kulübümüzün en iyi oyuncusu hakkında öyle bir atıp tuttu ki o kadınla yatılı kız mektebinde aynı dönem okuduğunu biliyorduk. Onu şöyle rezil edeceğini, böyle rezil edeceğini söyleyip durdu.

Derken günler günleri kovaladı ve dünya şampiyonasının ön elemeleri için cümbür cemaat koyulduk yola. Turnuva oteline yerleştik. Akşam yemeği için salona indiğimde gözlerime inanamadım; benimki o kadınla sarmaş dolaştı. Canım, cicim, aşkım; abuk sabuk iltifatları kulağımı tırmaladı.

Ertesi gün turnuva başladı. Tek rakibimiz onlardı. Neredeyse her seansta onun masasına uğrayıp şans diliyordu. Uğraşı işe yaradı, çeyrek finalde elendiler ve biz şampiyon olduk.

Son gece otelin barında kutlama oldu.

Barda eğleniyorduk. Müziğin ritmiyle salon aydınlanıp kararıyordu. İkisi gece boyunca ayrılmadı. Birden bir alkış koptu. Meğer dudak dudağayken yakalanmışlar. Ne anlama geldiği belirsiz kahkahalar koptu. İçkinin tesiriyle öpüştüklerini düşündüm.

Partnerimin yaptığı şeyden rahatsız olmuştum. Dönüşte yanına oturdum. Açıklama yapmasını istedim. Ne dese beğenirsiniz, yatılı kız mektebinde böyle şeyler olağanmış. Peki, oyun masasında herkesin içinde bana, kalbimsin, demesinin açıklaması da böyle bir şey miydi; her gece benimle konuşmadan yatağa girmediğini, hatta yeni güne başlamadığını kimseye anlattın mı diye sormaya korktum.

Meğer seyahate de çıkmamış. Sürekli aşerdiği kuyu kebabını evinin mutfağında pişirebileceğini düşünmüş. Fırını üç yüz dereceye ayarlamış. Kuzu etinin kendi yağı yetmezmiş gibi daha da yağlamış. Sürmüş tepsiyi fırına. Nasıl olduysa olmuş, bence imkânsızdı; fırın tepsisi birden alev almış. O da duruma şaştığından olmalı, açma kapama düğmesine basmadan fırının kapağını açmış. Gözünde lens olduğunu da unutmuş. Olması mümkün olmayan ikinci şey de olmuş mu; fırının aşırı ısısı yüzünde birden patlamış. Acı içinde duşa koşmuş, yüzünü yıkamış ama lensin göz bebeğine yapışmasına engel olamamış. Ardından ambulans, hastane, ameliyat derken, hastanede bir haftayı tamamlamış. Kendine gelince de benim numaramı vermiş.

Hastanenin kapısından içeriye girdim. Arkadaşım tekerlekli sandalye üstünde, bir hastabakıcı da yanı başındaydı. Hasta bakıcıyla göz göze geldim, benim kim için geldiğimi anlamış gibi ellerini arabanın tutacağına götürdü. Tam ağzını açacaktı, konuşmaması için işaret parmağımı dudaklarıma yapıştırdım.

Hastabakıcının elindeki emaneti teslim edip bir başka hastaya koşacağı her halinden belliydi. Emaneti sahiplenmek istemedim. Arkadaşıma baktım; yüzünün yarısını kaplayan siyah güneş gözlüğü, rujlu dudağı, sarı saçıyla her zamankinden farksızdı. Bense her zamanki bakımsızlığımdaydım.

Hastabakıcıya baktım, ardından gözleri görmeyen arkadaşıma. Ve birden arkamdaki kapıya döndüm. Koşarak uzaklaştım. Görmeyen gözler o an sırtıma yapıştı.

bottom of page