Ara

Hayat, benlik, yas

"Temel mesele herkesin kendini, benliğini dayatmalara ve aşağılamalara maruz kalmadan oluşturma hakkının; yaşama hakkının; yasının tutulabilir olma hakkının savunulmasıdır." Melike Uzun hayat, benlik ve yas üzerinden queer teorinin temel bileşenlerini masaya yatırıyor.

Melike Uzun

Dedemin yedi yaşımdayken ölümünden sonra çok sık hastalanmaya başlamıştım. Ateşleniyor ve öksürüyordum. Bu yüzden, dokuz yaşımdayken yolum yedi sekiz kişinin aynı koğuşta kaldığı hastaneye düştü. Dezenfektanla pislik kokusunun karıştığı tuvaletlerin midemi bulandırdığı hastanede bronşit tedavisi için bir hafta geçirmek zorunda kaldım. O bir haftadan bana üç iz kaldı. Biri eve döndüğümde hissettiğim rahatlama ki, eve dönme isteği, uzun süre nerde olursam olayım bende takıntı haline geldi. İkincisini şimdi anlatmayacağım. Üçüncüsü yan yatakta annem gibi çocuğunun başında bekleyen kadının yüzü ve annemle aralarında geçen bir konuşma. Annem şöyle dedi, yan yataktaki çocuğun annesine “Aaaa Alevi misin, hiç benzemiyorsun onlara, çok da iyisin.” Kadının o andaki yüzünü ve karnıma saplanan ağrıyı hatırlıyorum. Annemin kurduğu cümlede, kadına öyle davranmasında ölümcül bir yanlışlık vardı, sezmiştim ve bu yanlışlık hayata bakışımı, eylemlerimi ilişkilerimi belirleyen meselelerden biri oldu.



Etnik kökenleri, sınıfsal konumları, cinsel yönelimleri, bedensel ya da psikolojik farklılıkları ya da norm çizgisinden sapma kabul edilen varoluşları nedeniyle “yası tutulamaz olanlar” olarak kabul edilen insanlar vardır. Normdan sapma ölçütleri toplumdan topluma değişebilirken, ya da her cemaat kendi “yasına izin verilmeyenlerini” yaratırken bazı sapmalar her toplumda, cemaatte yasaklı sayılır. Onlar “iyi, makbul insan” olma durumunu bile alaşağı edebilen kimlik(siz) lerdir, her an gözden çıkarılabilir olanlardır. Yası tutulmaya değer görülmeyen hayatlar “hayattan sayılmayan ya da başından itibaren belirli epistemolojik çerçeveler dahilinde kavranabilir olmayan hayatlar zaten hiçbir zaman tam anlamıyla yaşanmamış ya da kaybedilmemiştir.”der Judith Butler. ( Savaş Tertipleri, sy.9 ) Onlar daha baştan kaybedenlerdir yani. Queer teorinin en önemli bileşenlerinden biri şu sorudur: “İnsan sorusuyla, kimin insan sayıldığı sorusuyla, bununla bağlantılı olarak hangi hayatların hayat sayıldığı sorusuyla ve birçoğumuzu yıllarca meşgul eden bir soruyla başlamak ve bitirmek istiyorum: yası tutulabilir bir hayatı oluşturan nedir?” (Çöz(ül)en Cinsiyet sy.35)


James Baldwin; Giovanni’nin Odası’nda tam da bu soruya dayanarak oluşturmuş gibidir Giovanni karakterini: Paris’te İtalyan bir göçmen, yoksul ve gay. Bir yanda Giovanni; diğer yanda, arzuları inşa etmek istediği toplumsal kimlikle çatışan, özgür kararlar vermek yerine iyi evlat, iyi Amerikalı olmayı tercih eden, başka bir deyişle Giovanni’nin odasından ayrıldıktan sonra normlar dünyasına geçen ve Giovanni’yi yok sayan David vardır. Bir hayatı, dolayısıyla kimliği, benliği olmadığı varsayılan Giovanni kendisine yönelen aşağılamalara, odasında David’le kurdukları aşk sayesinde karşı koyma gücüne kavuşur ama bu karşı koyuş David’in odadan kaçışı, bir erkek yerine bir kadını seçişi ile darmadağın olur. Bu darmadağın olma haline toplumun aldığı tavır yine Butler’ın deyişi ile Giovanni’nin yası tutulabilir bir hayatı olmadığının kanıtıdır.


Queer teorinin en önemli bileşenlerinden biri şu sorudur: “İnsan sorusuyla, kimin insan sayıldığı sorusuyla, bununla bağlantılı olarak hangi hayatların hayat sayıldığı sorusuyla ve birçoğumuzu yıllarca meşgul eden bir soruyla başlamak ve bitirmek istiyorum: yası tutulabilir bir hayatı oluşturan nedir?”

Hikâye, Amerikalı olmak Avrupalı olmak; yerli olmak ve göçmen olmak gibi çatışmalar çevresinde döner ancak hâkim olan çatışma, aynı zamanda romanın ana meselesine dairdir: Kimliğin kuruluşu. “Ben”i oluşturma sürecinde devreye giren dinamiklere dairdir bu ana mesele. Ben, özgürce seçtiklerimden mi oluşurum, yoksa başıma gelenler ve çevremdekiler tarafından şekillendirilen, dıştakilerin baskısına maruz kalan, edim kuvveti elinden alınmış biçareden başka bir şey değil miyim? Giovanni’nin odası bütün harap haline rağmen David ve Giovanni’nin kendileri olmaya yaklaştıkları tek mekândır, dışa, kamuya açıldıklarında, başkalarının nazarına maruz kaldıklarında kendilerini ve aralarındaki bağı feda ederler.

David’in kimliğini oluşturma sürecinde, lisede arkadaşı Joey ile yakınlaşmaları onu korkutmuş, içedönük ve sert biri haline getirmiştir. Joey’le yaşadıkları ilişki, onu babasının beklediği, istediği bir insan olamama telaşına düşürür ve bir daha, Giovanni’yi tanıyana kadar erkeklerle beraber olmaktan uzak durur. Bu; ülkesinden, baba yurdundan, ayrılana kadar sürer. Joey’le yakınlaşmaları sonrasından sert ve içedönük olması kendisini babasının bakışıyla değerlendirmesinden kaynaklanır. Bir erkeğe ilgi duymasını kamufle edecek bir araç varsa o da “sert” olmasıdır. Babasının ondan beklediği budur: “ ‘Bir şeyi aklından çıkarma,’ diye bağırdı babam birden beni korkutan bir sesle. ‘En büyük arzum David’in adam gibi bir erkek olması.’ (sy.23)


David’in Amerika’dan Paris’e gidişi sert erkek maskesinden gerçek benliğine, kaçmak için çaba harcadığı benliğine bir yolculuk olduğunu, bastırdığı benliği yüzeye çıkarmak, onu gerçeğe dönüştürmek üzere yapılan bir yolculuk olduğunu, her şey olup bittikten sonra anlar. “Eğer o günkü bilinçte olsaydım, peşinde olduğum ben’in aslında kaçmak için onca çaba harcadığım Ben olduğunu anlamış olsaydım evde kalırdım, buralara gelmezdim. Ama yine de sanırım – aslında Fransa’ya giden gemiye bindiğimde derinden derine ne yaptığımı çok iyi biliyordum.”(sy29)


Kutsal üçgenin dışında


Paris’e gittiğinde parasız kalır, ara sıra borç aldığı Jacques ile gittiği barda Giovanni ile tanışır ve aralarındaki çekime ikisi de karşı koymaz, David’in evi yoktur, birlikte Giovanni’nin harabe, dağınık odasında kalmaya başlarlar. Romanda mekanın kullanımı iki düzlemde gerçekleşir. Birincisi, benliğin özgürce kurulabildiği oda; ikincisi, benliğe müdahale edilen, şekil verilmeye çalışılan, toplumun tahakkümüyle karşılaşılan her yer. Normların dünyası üç şekilde belirir: David’in babası, İtalyan ev sahibi ve bar çevresi. Babanın toplumun sözcülüğünü nasıl üstlendiğini yukarıdaki alıntıda belirtmiştim. David Amerika’ya dönmeye karar verdiğinde karşılaştığı ev sahibi şöyle der: “Başka bir kadın bulmalısınız kendinize, iyi bir kadın, evlenmeli ve çocuk yapmalısınız. … Anneniz ölmüş olsa bile … babanızın torunlarını sevmekten çok mutlu olacağını anlamalısınız.” (sy.72) Her köşe başında ne yapmamız gerektiğini, bir an bile düşünmeden, bin yılların kabulünden aldıkları güç ve pervasızlıkla dile getiren kişilerden biriyle David hayatının yıkım anında karşılaşır ve pek bir karşılık vermez. İtalyan ev sahibi sonunda dua etmeyi de salık verir. Evlilik-çocuk-kilise kutsal üçgenine dahil olmak her şeyin çözümüdür ev sahibine göre. Kimsenin aklından bu üçgenin dışında, gerçek bir hayat kurulabileceği geçmez. Mutsuzluğun temel kaynağının bu üçgen olduğu düşünülmez. Oysaki David’in yaşadığı tam da budur. Kutsal üçgenin içinde olmakla dışına çıkmak arasındaki gerilimde mutlu bir benlik, dolayısıyla doyuma ulaşma şansını yakalayabileceği bir hayat kurmayı başaramamıştır. Bu hayata yaklaşanlar, sadece üçgenin içindekiler değil dışındakiler tarafından da kabul görmez. Giovanni ve David’in aralarındaki sahici bağ bir süre sonra, Jacques, barın sahibi Guillaume ve bar müşterileri tarafından yadırganmaya başlanır. David bunu şöyle dile getirir: “zamanla barın müdavimlerinin bize karşı tavırları tuhaflaştı. Bu kıskançlıkla, gizlenmeye çalışılan antipatiyle karışık, itici, tatsız, anaç bir tavırdı. Bizimle kendi aralarında konuştukları şekilde konuşmuyor, hatta konuşamıyor, başka şekilde konuşmak zorunda kalmanın tedirginliğine içerliyorlardı. … Zavallılıklarının bilincine varıyor, gevezeliğin uyuşturuculuğu, baştan çıkarma, elde etme düşleri, karşılıklı aşağılamalar da onları bu duygudan kurtarmıyordu.” ( sy.79) İki erkek arasında kurulan sahici bir sevgi bağı onların tüm mutsuzlar tarafından da dışlanmasına neden olmuştur. Mutsuzluk, karşılıklı aşağılama, gevezelik, elde etme düşleri de norma dair duygu ve edimlerdir ve normlar alanının zaafları her an norm dışı alana, norm dışı var olma, ilişkilenme biçimlerine de sirayet edebilir sanki.


Temel mesele herkesin kendini, benliğini dayatmalara ve aşağılamalara maruz kalmadan oluşturma hakkının; yaşama hakkının; yasının tutulabilir olma hakkının savunulmasıdır.

Hikâye okura, her şey olup bittikten sonra, David tarafından, ülkesine dönmeden önce, ayrılacağı evin penceresinden bakarken, onun izlenimleriyle aktarılır. Tüm hesaplaşmaların bu kadar berraklıkla ortaya çıkması için, “gerçek benlik”in kendinden utanmadan kurulabilmesi için büyük bir felaket, iki kurban gerekmiş gibidir. Ortada iki kurban vardır ama normlar dünyası bunun yalnızca bir yüzünü görür. Göçmen bir jigolonun yasının tutulması düşünülmez bile. O zaten bir kimlik, birey olarak tanınmamıştır, olsa olsa bir dehşetin faili olabilir. Gazetelere, yargıya göre tek kurban vardır ama okur, olan biteni David’in bakış açısıyla ayrıntılı bir biçimde öğrendiği için gerçeğin böyle olmadığını bilir. Yine de şu artık açık olmuştur, yaşama hakkı olmayanın yasının tutulma hakkı da elinden alınır. Giovanni göçmen ve yoksul var oluşuyla günah keçisine dönüştürülmüştür. Onun artık ne yaşama hakkı vardır ne de arkasından bir kişinin bile yas tutmasına tahammül edilebilir.


Her mekân, her coğrafya, her sınıf kendi normlarını ve ötekisini oluşturur. “Çok da iyisin ama Aleviymişsin”deki dışlama, genel ahlakı yaşam hakkını hiçe sayarak kendi ölçütleriyle kurma, benliği parçalama gücüne sahiptir. Bu yüzden temel mesele herkesin kendini, benliğini dayatmalara ve aşağılamalara maruz kalmadan oluşturma hakkının; yaşama hakkının; yasının tutulabilir olma hakkının savunulmasıdır.


*Giovanni’nin Odası, James Baldwin, çev. Çiğdem Öztekin, YKY, 2020

*Judith Butler, Çöz(ül)en Cinsiyet, Çev. Barış Engin Aksoy, Monokl, 2020

*Judith Butler, Savaş Tertipleri, çev. Şeyda Öztürk, YKY, 2015