Ara

Ulusal edebiyatın bahçesine sızmış queer bir köstebek: Hüseyin Rahmi Gürpınar

Dandy-vari personası, heterofobikliği, flanörlüğü ve queer kişiliği... Ulusal edebiyatın bahçesine sızmış bir köstebek olarak Hüseyin Rahmi Gürpınar ile yeniden tanışmak ister misiniz?! İpek Şahinler, Hüseyin Rahmi’nin, hem biyografik queerliğini hem de edebi müphemliğini anlatıyor.


Canım neler yapmak istiyor. Bana deli diyecekler diye korkuyorum. Akıllı olmak ne büyük ahmaklık, ne iç yakan bir sıkıntı, yarabbi!

—Hüseyin Rahmi Gürpınar, Ben Deli Miyim?


İpek Şahinler

Türkçede okuduğum ilk queer[i]metin hayatıma Millî Eğitim Bakanlığı’nın tılsımlı elleriyle girdi. Doksanlı yılların ortasında İstanbul’da ilkokul öğrencisiydim. Erken öğrenim yıllarını Türkiye’de tamamlamış birçok kişinin belki mutlulukla, belki travmatik anılarla hatırlayacağı “100 Temel Eser” adlı listede Hüseyin Rahmi’nin Gûlyabani’si de vardı ve biz de sınıfça onu okumuştuk. Pek huysuz öğretmenimiz bu eser vasıtasıyla önündeki bir avuç çocuğa milli edebiyat kavramını anlatmaya çalışırken, Hüseyin Rahmi’nin tuhaflığı, oyunbazlığı, iğneleyiciliği ve bir çocuk olarak duygudaşlık kurabildiğim muzurluğu bana bir şekilde hep göz kırpıyordu. Fakat çocuk olduğum için bunu kelimelere döküp manalı bir şekilde ifade edemiyor, yalnızca hissedebiliyordum. Hüseyin Rahmi’nin ulusal edebiyatın bahçesine sızmış bir köstebek olduğunu çok daha sonraları anlayacaktım. Bu yazıda, Kültür Bakanlığı, Millî Eğitim Bakanlığı ve Türk Dil Kurumu gibi opak oluşumların duvarlarındaki çatlakların haritasını ustalıkla çıkarmış ve oralardan sızmayı başarmış bir yazarın, Hüseyin Rahmi’nin, hem biyografik queerliğini hem de edebi müphemliğini genel bir bakışla ele alacağım.


Türk Dil Kurumu, Posta Gazetesi ve Kültür Bakanlığı tarafından Gürpınar’a adanmış incelemeler. Kültür Bakanlığı’nın “Türk Büyükleri” ibaresi altında yazarı milli edebiyatın köşe taşlarından ilân etmesi özellikle ilgi çekici. [Fotoğraf: İpek Şahinler]


Seksen yıllık ömrünün neredeyse yetmiş yılını yazarak geçirmiş olan Gürpınar, verdiği yüz elli kadar eserle geç Osmanlıca ve erken modern Türkçe edebiyatın en üretken yazarlarından. 19 Ağustos 1864’te İstanbul Ayazpaşa’da Bağ Odaları denen evlerden birinde dünyaya gelmiş, annesini küçük yaşta kaybetmiş. Babasının başka bir evlilik yapması ve askerlik mesleği dolayısıyla mütemadiyen yer değiştirmesi sebebiyle altı yaşından itibaren anneannesinin Aksaray’daki konağında teyzesiyle büyümüş. Misafiri ve muhabbeti eksik olmayan bu büyük, kalabalık, bol kadınlı konak, yazarın ilk elden aktardığı anılarında polifonik (polyphonic, Bakhtin) bir ortam olarak canlanıyor:


“Evde 10-12 kişi vardı. Yere bir yaygı yayarlar, üzerine yüksekçe bir iskemle ve onun üstüne de büyükçe bir sini oturturlardı. Çatal, kaşık, bıçak yok; herkes ortaya gelen yemekten yer, herkes aynı bardaktan su içer v.s. Sonraları mektebde, bazı arkadaşlarım beni evlerine yemeğe davet ettiler. Onlarda masa, iskemle, tabak, çatak, kaşık, bıçak v.s. hepsi mevcut. Ben de, onları davet edince, evdekilere bu mecburiyeti kabul ettirdim.”[ii]


Queer ipuçları


Bu alıntıda Gürpınar’ın queer kişiliği ve eserlerine dair üç ipucu var: Birincisi, hikâyelerinde sıkça karşılaştığımız çok sesli ve renkli İstanbul konaklarının tuhaf iç dinamiklerine bakıyor, queer kökenine iniyoruz. İkincisi, yine yazılarında gözlemlenen alla turca-alla franca çekişmesinin biyografik boyutuna şahit oluyoruz. Gürpınar, yaşadığı geleneksel denebilecek domestik ortamın yapısının revize edilmesi gerektiğini savunan bir çocuk olarak çıkıyor karşımıza. Bu anlamda yaşı küçük olsa da tam bir estetik önderi, ya da en azından kendini öyle yansıtıyor. Buna bağlı olarak Gürpınar’a dair ortaya çıkan üçüncü queer ipucu ise, yazarın yukarıdaki beyanının dandy-vari dokusu. Dandy kelimesini burada Türkçe karşılığı olan “züppe” manasıyla değil, Anglo-Germen ve Romans dillerindeki “şık,” “süslü,” “giyim kuşamına ve estetiğe önem veren—genellikle efemine—erkek” anlamında kullanıyorum. Bu tercihimin sebebi, TDK’ya göre öz Türkçe olduğu iddia edilen ve aslında İtalyanca zoppos’tan (tuhaf) gelmiş olması etimolojik olarak daha anlamlı ve muhtemel olan züppe’nin, Türkçede daha ziyade “sonradan görmüş,” “Batı özentisi” gibi, Cumhuriyet döneminden beri süregelen etkilenme korkusu’nun (anxiety of influence, Harold Bloom)[iii] negatif çağrışımlarıyla yüklü bir kelime olması. Bu bakımdan, Fransız kültür ve edebiyatına düşkünlüğüyle de bilinen Hüseyin Rahmi’nin kişiliği ve yazarlığını, züppe’den ziyade dandy kelimesinin daha net karşıladığını düşünüyorum.


Aslına bakılırsa Gürpınar’ın hem küçük bir çocuk hem de yetişkin bir yazar olarak sergilediği bu dandilik, queer çalışmalarda sıkça atıf yapılan performativite (performativity) ve drag kavramlarının geldiği ana alan. İlk olarak 18. ve 19.yy Avrupa’sında Oscar Wilde, Lord Byron ve Brummell gibi yazarlarda vücut bulan bu dandy, dili kullanımı, giyinişi, cinselliği, hayatı ve varoluşuyla toplumdan ayrışan, kendine has ve orijinallikle takıntılı protest bir karakteri çağrıştırır. Dolayısıyla estetiğe, adabımuaşerete, manerizme düşkünlüğü, performatifliği, pozculuğu, self-made man (kendini yaratan adam) tavırları ve toplumsal hicve yatkınlığıyla Gürpınar’ın dandy-vari yahut proto-queer bir tarafı olduğunu söyleyebiliriz. Çocukken ev halkına yeme ve oturup kalkma adabı hakkında yön vermesi, “evdekilere bu mecburiyeti kabul ettirmesi,” bunun biyografik boyuttaki göstergesidir. Nitekim Gürpınar’ın bu tavrını roman ve hikâyelerinde de görürüz. Nerede nasıl davranılacağını bilemeyen, kendini evrensel bir lensten göremeyen, lokale hapsolmuş, gaflet denizinde çırpınan “tip”ler sıklıkla gülünç duruma düşer. Fakat bunun antipodundaki “tip”ler de alay konusudur. Yapmacık alla franca performans sergilemeye çalışan kişileri de bir o kadar tiye alır Gürpınar; Şık’taki Şatırzade Şöhret Bey, Ben Deli Miyim’deki Şadan Bey ve Nuri, Şıpsevdi’deki Meftun Bey, ve daha birçoğu gibi.


Yazarın dandy-vari personasını pekiştiren bir diğer özelliği de flanörlüğüdür. Bir başka deyişle Hüseyin Rahmi, sağlam bir İstanbul gezgini, bilicisi ve tutkunudur. Bu yine hem biyografik hem de edebi boyutta tezahür eder. Şehrin kuytu köşelerine, arka sokaklarına, meyhanelere, türbelere, sarhoşların, yobazların, zevk peşinde adam ve kadınların mesken tuttuğu yerlere, “normal”in dışında kalan mekânlara, kısacası İstanbul’un queer alemlerine aşinadır. Dahası, bu merakı çocukken başlar. “Her sabah mektep zamanı evden çıkıyor, çantamı bir virân duvarının kovuğuna sakladıktan sonra Sütçü Bostanı, Cinci Meydanı, Langa, Samatya demeyip serseri dolaşıyordum, nihayet bir gün hilem meydana çıktı, babama mektup yazdılar…” diye aktarır bir konuşmasında. Öğretmenlerinin “zekâ parıltıları” bularak—kökü “eğmek” kelimesinden gelen—“eğitim”e uygun olmadığını saptadığı Hüseyin Rahmi, marazi bir çocuk olması da dolayısıyla okuldan alınır ve evde eğitim görür. Fakat okumak, yazmak ve özellikle Fransızca konusunda tutkuludur.


"Müthiş yalnızlığın eseri!"


“Ben tahsil hevesiyle çıldırıyordum, velilerim çalışmama müsaade etmiyorlardı. Herkes uyuduktan sonra döşeğimden kalkıyor, lâmbamı yakarak küçük çalışma odama çekiliyordum. Büyükannem, teyzem hemen arkamdan yetişerek beni çeke çeke ‘Haydi yat, uyu. Hatsa olacaksın, başını önüne eğme, yine boğaz olacaksın, öksürüğün tutacak!’ tekdiri ile lâmbamı söndürüyorlardı” diye anlatır okuma tutkusunu. On iki yaşındayken Gülbahar adlı ilk hikâyesini yazar, fakat bu Aksaray yangınında kül olur. Yayımlanan ilk yazısı ise İstanbul’da Bir Frenk’tir. Bunu okuyan Beşir Fuad ilginç bir yorumda bulunmuştur: “Bu çocukta espri-komik var, dikkat edin…”[iv] Buradaki “dikkat edin” ibaresi özellikle ilgi çekici. Acaba Beşir Fuad tam olarak neyi kastetmişti? “Dikkatinizi verin, bu yazar önemli eserler verecek” mi demişti, yoksa “marifetli esprilerinin arkasında başka şeyler olabilir, dikkatli olun” mu demek istemişti?

Beşir Fuad’ın “dikkat”e değer bu yorumu, Hüseyin Rahmi’ye bugünden ve queer’den baktığımda, ilerde ulusal edebiyata sızacak bir yazarın habercisi olarak yeniden şekilleniyor. Fuad’ın ikircikli ibaresi tam da bu bakımdan, o zamanın milli edebiyat işçilerine ve ulus-devlet inşaatçılarına bir mesaj, uyarı niteliği taşıyor sanki. Nitekim sonraki yıllarda Hüseyin Rahmi’nin milli edebiyata hızla sızdığını net olarak görüyoruz. Ustası Ahmet Midhat Efendi Şık’ı şaşkınlık ve hayranlıkla karşılayarak Gürpınar’ın romancılığını onaylıyor. Sonrasında Beşir Fuad ile Tercüman-ı Hakikat’te uzun soluklu bir yazın ortaklığına başlıyor. Takiben İkdam, Sabah, Söz, Zaman, Vakit, Son Posta, Milliyet ve Cumhuriyet gibi gazetelerde mütercim ve muharrir olarak çalışıyor. Bu arada belirtmek gerekir ki Gürpınar, yazmayı bir iş, bir meslek, bir kapita üretimi şekli olarak da görmüş bir yazar. Yani üretkenliğini açıklarken salt yaratıcılık romantizmine kapılmadan yazarın bu tarafını da görmek gerek. Keza o kadar üretken ki, Heybeliada’daki köşkünü inşa ettirdiği ve geçimini sağladığı parayı yazıdan kazanıyor. Zamanın gazete ve dergilerinde “öncü yazarımız,” “saygıdeğer kalemimiz,” “üstad” gibi betimlemelerle anılan, fakat bu esnada adada Miralay Hulusi Bey’le “kapalı” bir birliktelik yaşayan Gürpınar’ın, queer tavırlı bir yazar olarak ulusun bahçesine tam anlamıyla sızmış olduğu TBMM’nin beşinci ve altıncı döneminde Kütahya Milletvekili olarak bulunmasıyla tasdikleniyor.


Fakat Gürpınar’ı “milli gururumuz” diye tanımlayan gazeteler, bir yandan da yazarın neden hiç evlenmediğine dair makale, röportaj ve incelemeler yayınlar. Muhtemelen soru yağmuruna tutulmuş olan Gürpınar, bir röportajında şunları söylemiş: “Yattığım odada başka nefes istemem, sinirlenirim; bunun içindir ki, misafirlikte de kalmam. Efendim, muharrirlerden kim evlendiyse, artık yazamaz olmuştur. Ernest Renan da bekârmış, kendisine sebebini sormuşlar: ‘İnsanlar iki kısımdır. Bir kısmı dimağ ile, bir kısmı bedenle çalışır. Ben birinci kısımdanım” cevabını vermiş.”[v] Birtakım gazete ise üretkenliğini “müthiş yalnızlığın eseri” olarak yorumlamış. Gürpınar da sıklıkla bu algıyı pekiştiren demeçler vermiş. Örneğin, “eğer evlenmiş olsaydım kırk beş romanımın üçünü bile yazamazdım” gibi bir açıklaması var.


Temize çıkarma çabaları!


Halbuki Gürpınar yalnız filan değil, partneri Miralay Hulusi Bey ile eşcinsel bir partner hayatı yaşıyor. Ender olsa da bazı röportajlarında Hulusi Bey’le adada kurdukları yaşamda ne kadar huzurlu olduğunu belirtiyor. Hatta en sevdiği etkinliklerden birinin kendi elleriyle patlattığı mısır eşliğinde Hulusi Bey’le film izlemek, “dostu” bahçe işleriyle uğraşırken reçel ve dondurma yapmak, ya da nakış işlemek olduğunu söylüyor. Kısacası Gürpınar düzcinsel olmayan ilişkisini ve queer yönelimlerini aktif olarak belirtmese de özel olarak saklamıyor da. Bunu görmemeye ya da kılıf uydurmaya gayret edenler daha çok medya organları. Örneğin Refik Ahmet Sevengil’in 1936’da Yenigün’de yayımlanan aşağıdaki makalesi aşikâr olanı alenen saklamaya çalışması bakımından neredeyse gülünç: “Yarım asırdan fazla süren bir arkadaşlıkla[vi]birbirine bağlanan bu en temiz, en iyi iki insan bir evde otururlar, bir evde yaşarlar, bir yerde yiyip içerler ve romancı, kütüphanesinin başına geçip eserlerini yazarken arkadaşı salonun bir köşesindeki kanepenin üstünde oturup kitap okurdu. İkisi de hiç evlenmemişlerdir. Gençliklerinde birlikte gezip tozmuşlar, olgunluk ve yaşlılık çağlarını beraber geçirdiler.” [vii]


Yazarın heteroseksüel birliktelik kontratını neden hiç imzalamadığına dair başka bir spekülasyon da merdümgirizliği (insanlardan kaçan) etrafında şekilleniyor. Agâh Sırrı Levend’in Türk Dil Kurumu basımı bir incelemesinde şu “açıklama” var: “Çekingenliği ve karakterinin özelliği yüzünden Hüseyin Rahmi kalabalıktan kaçınmış, fazla arkadaş edinememiştir. Evlenmemesi, hayatının uzun yıllarını Heybeliada’daki köşkünde ihtiyar yengesi, yengesinin kızı ve Miralay Sadık’la geçirmesi bundandır”[viii] (1964: 21). Bir diğer “temize çıkarma” çabası da çocukluğunun kadınlarla dolu domestik bir konakta geçmiş olduğuna dair argümanlar. Zamanın gazeteleri bu tezlerini desteklemek için yazarın “ustaca işlenmiş” farklı kadın tiplemelerini örnek göstermiş. Cimri kocakarı, iffetli dul, yaşlı ama zengin aşk düşkünü kadın, namuslu âlüfte (fahişe), meleksi bakire bunlardan bazıları. Bana kalırsa Hüseyin Rahmi’nin kadınları pek ustaca işlenmiş karakterler değil. Aksine, genellikle basmakalıp ve iki boyutlu “tip”ler. Hüseyin Rahmi’nin kadınlarına queer-feminist bir lensten bakmayı bizzat denemedim, ama fikrimce böyle bir okuma yapıldığında yazarın samimi bir kesişimsellik kuramadığının ortaya çıkması ve sınıfta kalması muhtemel. Dahası, Gürpınar’ın edebiyatında yer yer misojen tavırlar görmek de mümkün. Bunu şuradan anlayabiliriz: katastrofik olaylar dizisi çoğunlukla erkek karakterlerin kadın karakterlerle karşılaşıp heteroseksüel aşka “düşmesi” ile başlıyor. Evlilikler de genellikle ahlaksızlık, aldatmaca, yalan ve namussuzluk kıskacında tasvir ediliyor.


Bu paralel olarak bir nebze ileri giderek yazarın heterofobik bir tavra da sahip olduğunu düşündüğümü belirtmek isterim. Bunu sadece neden evlenmediğine dair verdiği demeçlerden yola çıkarak değil, romanlarını da göz önünde bulundurarak söylüyorum. Örneğin Ben Deli Miyim?’de annesi ve üvey babasının şevişmelerini gözünde canlandırarak “insan çiftleşmesinin bu kötü kullanılışından bulantı duyuyorum” (1981: 20) diye kaydediyor. Sonrasında ise şöyle devam ediyor: “İnsanlar, yularları ‘nasip’ denilen heyhûlanın elinde, nereye gittiklerini bilmeyen hayvanlardır. Çok geniş ve hesapsız sandıkları düşünce ve istekleri pek sınırlıdır […] Evlenmek de bunlardan biridir” (22). Burada evliliğe açıkça bir apati besleniyor. Ayrıca birçok eserinde evlilik kurumu, karakterlerin modernleşme sürecinde sınıf atlamak için dahil olduğu birer proje gibi resmediliyor. Hatta Berna Moran’ın buna dolaylı olarak işaret eden bir yorumu var: “Gürpınar’ın yapıtlarında kadın-erkek ilişkisi çok işlenen bir konudur, ama bu ilişki, hiçbir zaman, birbirini seven iki gencin sonunda evlenip mutluluğa erişmesiyle sonuçlanmaz. Bu tür roman yazmaz”[ix] (1983: 103). Sonuç olarak Hüseyin Rahmi’nin romanlarında heteroseksüel arzuya ve ilişkilere dair negatif ve mesafeli bir yaklaşım olduğunu ve bunun yakın okumalarla desteklenebileceğini düşünüyorum.


Queer izleklere dönecek olursam, Meyhane’de Hanımlar, Şık, Evlere Şenlik Kaynanam Nasıl Kudurdu? gibi romanlarında karnavalesk’den[x] (carnivalesque, Bakhtin) başlayıp queeresk’e uzanan bir spektrum olduğunu görüyoruz. Bu başlı başına bir mesele ve mevcut yazımın konusunu aşıyor. Ama kısaca şunu söyleyebilirim: romanların farklı karakterleri ve çok sesli (polyphonic, Bakhtin)[xi] yapısı vasıtasıyla mütemadiyen değişen ton, kutsal olanla profan olanı yan yana getirerek, aralarında müphem, eşikte ve cüretkâr diyaloglar oluşmasını sağlıyor. Bu da Hüseyin Rahmi’nin birçok romanındaki, neredeyse crescendo tonda ilerleyen, patlamaya hazır potansiyel enerjiyi daha iyi anlamaya yardımcı oluyor. Nitekim yazarın bu tip romanlarının sonunun çoğunlukla büyük ve absürd kavgalarla bittiğini ve trajikomik kapanışlarla sonuçlandığını görüyoruz.


Yazımı, Hüseyin Rahmi’deki queer izleklerin en zahir ve ustaca işlenmiş şekliyle bulunduğunu düşündüğüm Ben Deli Miyim? ile kapatmak istiyorum. 1924 tarihli, yani bugün neredeyse yüz yaşında olan bu romanın, 2021’de halen içinde kıvrandığımız normallik ve modernlik sancısına hitap eden bir sesi var. Delilik-akıllılık bağlamı üzerinden ördüğü yapısıyla toplumsal ötekileştirme mekanizmalarına çomak sokuyor. Açılış kısmı adeta bir tuhaflık manifestosu ve deliliğe açık bir övgü. Akla ilk Erasmus’un Deliliğe Övgü’sünü (1511) getiriyor. Erasmus, normalliğe hiper vurgu yapan Katolik kilisesini ve genel olarak Orta Çağ Avrupa düşüncesini eleştiriyordu. Hüseyin Rahmi de buna paralel olarak zamanın straight tavrını ve konform etmek adına normalleşen, “akıllı”laşan bireyi eleştiriyor. Bunu Cervantesvari bir tavırla yapıyor; okura açıkça sesleniyor:


“Hey! Kendini akıllı sanan zavallı, kira otomobillerine konan taksitler gibi, sana da her saatini, hareketini yazan bir alet bağlasalar, bazı bazı tımarhanedekileri imrendirecek şeyler yaptığını belki biraz anlardın”[xii] (1981: 7).


"Ahlak bir maskedir"


Gürpınar’ın bu sözlerinde alttan alta kendi ötekiliğini, tuhaflığını, queerliğini meşrulaştırma çabası da var. Fakat eşcinsel arzulanımın, trans seks işçilerinin, BDSM pratiklerinin, tebdil-i kıyafetin, sağlıklı deliliğin, hastalıklı normalliğin ve hegemonya eleştirisinin de yer verildiği, hem tematik hem de edebi anlamda zamanının ötesindeki bu üç yüz otuz sayfalık proto-queer roman, müphem Türkçe edebiyatın atar damarlarından. Bunun en iyi kanıtı, romanın zamanında “ahlaka aykırı neşriyat” gerekçesiyle sansürlenmiş ve yazarın mahkemede yargılanmış olmasıdır. Oysa Hüseyin Rahmi’nin de dediği “ahlak bir maskedir.”


Farklı renklerin ve tuhaflıkların devlet elinin git gide artan normallik şiddetiyle yok edilmeye çalışıldığı günümüz Türkiye’sinde, ulusal edebiyatın bahçesine sızabilmeyi başarmış bu queer köstebeğin tuhaf renklerini, protest tavrını, oyunculuğunu ve toplumsal cinsiyet performansını daha iyi anlamamız, “milletin vekili yazar” Hüseyin Rahmi’ye queer lensten daha çok bakmamız gerektiğini düşünüyorum.


[xiii] Efdal Seviçli’nin 1990 tarihli Gürpınar incelemesinden. [Fotoğraf: İpek Şahinler]




[i] Queer’i LGBT+ için bir şemsiye terim olarak kullanmıyorum. Kastettiğim daha ziyade normalin dışında kalan, tuhaf, müphem, tanımlanamaz, kimlik politikaları ve sınırları belli ad-landırmalar dışında ve ötesinde kalan akışkan bir tavır. [ii] Nejat Muhsinoğlu, “İçerden Röportajlar: Hüseyin Rahmi Gürpınar” Büyükdoğu Dergisi, Yıl: 1, Cilt: 2, Sayı:22. 10 Mart 1944, s. 4 [iii] Harold Bloom. The anxiety of influence: A theory of poetry. Oxford University Press, USA, 1997. [iv] Refik Ahmet Sevengil, a.g.e., “Muharrir Hüseyin Rahmi” bölümü, s. 45 [v] a.g.e., s.12 [vi] Benim vurgum. [vii]Edebiyatçı olmadığı halde edebiyat tarihimize geçen bir isim: Miralay Hulusi. Miralay Hulusi'nin ölümü ile en büyük acıyı duyan Üstad Hüseyin Rahmi.” Refik Ahmet Sevengil. 25.03.1936. SALT Arşiv. https://archives.saltresearch.org/handle/123456789/21209. 20.05.2021 tarihinde erişildi [viii]Agâh Sırrı Levend. Hüseyin Rahmi Gürpınar. No. 9. Ankara Üniversitesi Basımevi, 1964. [ix] Berna Moran. Türk romanına eleştirel bir bakış 1: Ahmet Mithat'tan AH Tanpınar'a. Vol. 19. Iletişim yayınları, 1983. [x] Mikhail Mikhaĭlovich Bakhtin. Rabelais and his world. Vol. 341. Indiana University Press, 1984. [xi] Mikhail Mikhaĭlovich Bakhtinı. "Discourse in the Novel." Literary theory: An anthology II (1935): 674-685. [xii] Hüseyin Rahmi Gürpınar. Ben deli miyim? İstanbul: Atlas Kitabevi. 1981 (ilk basım 1924). [xiii] Efdal Sevinçli. Hüseyin Rahmi Gürpınar: yaşamı, sanatçı kişiliği. Vol. 39. Arba, 1990.