Ara

Kurallarına göre oynamamak: XX


"İngiliz yazar Angela Chadwick’in kaleme aldığı XX, kazandığı ödüller ve listelerde gösterdiği başarıyla konuşuldu daha çok. Oysa birbirine aşık iki kadının erkek kromozomları olmadan, sadece kendilerinden doğacak bir bebek için katıldıkları tarihi değiştirecek klinik çalışmayı ve devamında tüm dünyaya karşı giriştikleri mücadeleyi odağına alan roman, en çok biyopolitika bağlamında tartışılmalı." Furkan Kemer yazdı.


Furkan Kemer

Günümüz dünyasına dair getirilen her yorum, bir şekilde her şeyin kontrol altına alındığı, öznelerin olabildiğince baskılandığı yönünde hemfikirdir. Gelenekler, düzenler, yerel veya ulusal uzlaşılar; belli sınırlar koymuştur. Onların dışına çıkmak, öteki ilan edilmek ve dışlanmak anlamına gelir.



Angela Chadwick’in ses getiren, ünlü eleştiri dergileri tarafından yılın kitabı seçilen XX adlı kitabı, geçtiğimiz aylarda April Yayıncılık tarafından yayımlandı. XX, öznelliğin ve bireyselliğin krizler yaşadığı bir dönemde yazılmış bir eser. Bu bağlamda, hem politik anlamda hem de çağa duyarlı, toplumsal işlevleri olan edebî nitelik anlamında önemli şeyler sunuyor. Kitabın en ilgi çekici kısmı, kurallarına göre oynamayan, kendi kurallarını koyan bir insanlık tahayyülü.


Angela Chadwick, cinsiyete dair indirgemeci ve ayrımcı yaklaşımları, geleneğin ve tüm sosyal yapıların insanları hangi boyutlarda etkilediğini iyi analiz etmiş bir yazar. XX, bu nedenle çağımızın en önemli sorunlarını konu ediniyor. XX, sınırları çoktan çizilmiş, kuralları koyulmuş bir dünyada yaşamak yerine; insanların kendi kurallarının da özgürce söz konusu edilebildiğini bir dünya sunuyor. Chadwick, cinsiyet, aile ve toplum arasındaki gerilimi çok iyi resmediyor.


Kitabın temelinde, Jules ve Rosie adlarında iki kadın bulunuyor. Birbirlerini çok seven bu çift, Portsmouth Üniversitesi’nin yaptığı bir çalışmalar neticesinde mümkün hale gelen yumurtadan yumurtaya dölleme işlemini uygulamaya karar veriyorlar.


Toplumsal tabular, dini ve geleneksel baskılar, işte bu karardan sonra ortaya çıkıyor. Birbirine aşık iki kadın, çocuk sahibi olacaklar ve bir erkeğin kromozomlarına ihtiyaç duymayacaklar. Üniversitedeki uygulama başarıyla sonuçlanınca, Rosie hamile kalıyor. İki kadın, artık çocuk sahibi olabilecek!


Ataerkil düzenin, siyasetten topluma, geleneklerden yaşama kadar hemen yere nüfuz etmiş olması, XX’i aynı zamanda distopik bir eser yapıyor.


Dayatılmış kimliklerin ortadan kalkışını müjdeleyen XX, aşkın her şeyin; kimliklerden, cinsiyetten, biyolojik ve bilimsel temellerden üstün olduğunun da habercisi haline geliyor. Ancak iki kadının bir erkeğe ihtiyaç duymadan çocuk sahibi olmaları, hem de doğan bebeklerin her zaman XX olması, yani kadın olması, romanın toplumsal ve politik bağlamlarının da ortaya çıkışını oluşturuyor. Çünkü roman boyunca, çocuk sahibi olma hayaliyle yaşayan, umutlarını besleyerek ayakta kalmaya çalışan iki kadının mücadelesi de gözler önüne seriliyor. Jules ve Rosie, ataerkil bir kültürün içinde kendi hayatlarını inşa etmeye çalışan iki kadın olarak karşımıza çıkarken, duygusal yönlerinin de etkisiyle okurlarda bir yakınlık uyandırıyor.


Günümüzün en temel tartışmalarından biri olan biyopolitikaya dair önemli tahliller, XX’i çarpıcı kılan unsurlardan biri. 20. yüzyılın ikinci yarısında, M. Foucault, iktidar ve özne arasındaki ilişkiyi analiz etmeye ve bununla ilgili düşüncelere ağırlık vermeye başlamıştı. Foucault’ya göre artık insanlar salt nüfus veya politik olarak değil, bedensel olarak da kontrol edilmekteydi. Foucault, iktidar mekanizmalarının, bedenleri ve bedensel dinamikleri sürekli olarak kontrol etmeye çalışmasını biyopolitika kavramıyla sistematik bir tahlil serisine dönüştürmeye çalışmıştı. Bedenleri kontrol eden iktidar, yani biyoiktidar; artık insanların hissettiklerine, bedenselliklerine, cinsiyetine veya kişisel tercihlerine de müdahale etmekteydi.


Angela Chadwick, XX romanı ile biyoiktidarın günümüzdeki işlevlerini de çok iyi bir biçimde resmediyor. Jules ve Rosie’nin aşkı, beraber yaşamaları, çocuk istemeleri, cinsiyetleri, kimlikleri gibi hemen her şeyde, birçok farklı biyoiktidar mekanizması ortaya çıkıyor. Ancak Jules ve Rosie çifti güçlü bir şekilde durarak, kendi kurallarını inşa ediyor.


Biyoiktidarın korumak için her şeyi yaptığı, sansür, denetim, ceza, dışlama gibi her yöntemi denediği geleneksellik, bedenleri her zaman belli sınırlarda tutmak için işliyor. Angela Chadwick, XX adlı romanında bu çatışmayı, Marx’ın deyişiyle, yaşayanların üzerine bir kâbus gibi çöken gelenekleri masaya yatırıyor.


M. Foucault, iktidar ve özne arasındaki ilişkiyi incelerken şöyle yazar:

Bugünkü hedef belki de ne olduğumuzu keşfetmek değil, olduğumuz şeyi reddetmektir. Modern iktidar yapılarının eşzamanlı olarak bireyselleştirmesi ve bütünselleştirmesi olan bu siyasi “double bind"dan (“ikili kısıtlama”) kurtulmak için ne olabileceğimizi tahayyül etmek ve bunu gerçekleştirmek zorundayız.[1]


Konfor alanında kalmak pahasına öznelliğinden taviz veren, dışlanmak korkusuyla her zaman kurallarına göre oynayanların çağında, Jules ve Rosie’nin dünyası bizlere çok şey sunuyor. Aşklarının, kimliklerinin, “ne olduklarının” peşinden giden bu iki cesur kadının dünyası, kendi kurallarıyla oynamaya cesaretini gösterenlere bir ithaf niteliği taşıyor. XX adlı roman, içinde yaşadıkları dünyanın kendilerini şekillendirmelerine izin vermeyen insanlara, oldukları şeyi reddedip kendilerini inşa etmeye çalışanlara çok şey anlatıyor.


XX

Angela Chadwick

Çeviren: Habibe Çıkılıoğlu

April Yayıncılık

2021, 360 s.





[1] Michel Foucault, İktidar ve Özne: Seçme Yazılar 2. Çev. Işık Ergüden, Osman Akınhay. İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 2014. s.68.