• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Hayaller ve Gerçekler: Silinmiş Sahneler

İlke Kamar, Hakan Bıçakcı'nın yönetmenlik yapmak isterken kendini sansürcü olarak bulan bir kurgu operatörünün hayatını ele aldığı romanı Silinmiş Sahneler üzerine yazdı: “Hakan Bıçakcı son romanında kayıtsızlığımızın en büyük tuhaflık olabileceğini hatırlatıyor bize.”

“Çok sevdiğim film dünyasına tek katkım sakıncalı sahneleri çıkarmaktı. Özel bir televizyon kanalı için çalışıyordum. Dört yıl süren işsizlikten sonra bu teklifi aldığımda bağırsaklarım düğümlenmiş, mideme ağrılar girmişti.” Hakan Bıçakcı yeni romanı Silinmiş Sahneler’de, yönetmenlik yapmak isterken kendini sansürcü olarak bulan bir kurgu operatörünün hayatına götürüyor bizi.


Roman, adını bilmediğimiz anlatıcının işiyle yaşadığı uyumsuzluğa odaklanırken bununla sınırlı kalmaz. Anlatıcı yaşadığı şehirden, kültürel ritüellerden teknolojiye varana dek nereye temas etse derin bir yabancılaşma hisseder. Kahramanın yaşantıları, anıları, hayalleri, ruhsal çelişkileri sorgulayıcı bir yaklaşımla toplumsal yozlaşmaya dikkat çeker. İstanbul’da geçen hikâyede anlatıcı karakter, otuz beş yaşında, erkek bir kurgu operatörü. Yönetmen olma hayali ile sinema eğitimi alsa da kısa sürede hayallerini törpüleyerek ‘piyasalaşmış bu hayatta’ isteğinden vazgeçmek zorunda kalır. Bir taraftan para karşılığında öğrencilerin ödevlerini yaparken diğer taraftan özel bir televizyon kanalında çalışır. Rekabetçi, acımasız şirket ortamı karakteri zorlu durumlarla karşı karşıya bırakır. İşi kanalın yayınlayacağı sinema filmlerindeki ‘sakıncalı sahneleri’ kesmek, mozaiklemek, silmektir. Asıl zor olan, onu çıkmaza sokan da budur.



Gözetlenmeme kaygısı

Seks, öpüşme, içki, sigara sahnelerinin yanı sıra çıplak bir heykeli bile sansürlemesi istenmektedir. Yönetmenlik yapacakken bu görevi sürdürmesi hiç kolay olmaz. Öyle ki bir süre sonra sansürleme işini yaparken hayatının kontrolünü̈ kaybetmeye başlar. Dahası roman ilerledikçe kendi hayatında da ‘silinmesi gereken sahnelerle' yüzleşir. Romanda, geçekle yanılsamanın birbirine geçtiği anlarda gündelik yaşamın çelişkileri, manasızlığı daha bir belirginleşir. Anlatıcının gündelik hayatta neyin kurgu neyin gerçek olduğunu kaybettiği anlar, ruhsal basıncın dışavurumu gibidir Silinmiş Sahneler ’de. Mesleğinin yan etkisi olduğundan şüphelendiği bu görüntülere anlatıcı “tuhaflıklar” adını verir. Kurgu yaparken kesip attığı görüntülerle gerçek hayatın görüntülerinin karışması kaybolan bir karakterin her geçen gün bocalamasına neden olur. Nesiller arası uzlaşmazlıkların da sorguladığı romanda güçlü betimlemeler, mekanlar, sokaklar, metropollerin boğucu etkilerini de görmek mümkün. Aile ziyaretleri, düğün törenleri, bireysel gelişim kitapları, televizyon kanallarındaki programlar ve sosyal medya hayatın bir sirke dönüştürüldüğünü düşündürür ona: “Sayın George Orwell, dünya öyle bir hale geldi ki, torunlarınızın en büyük korkusu öngördüğünüz gibi sürekli gözetim altında olmak değil. Yaptıklarının, paylaştıklarının, ceplerinde taşıdıkları kameralarıyla kesintisiz olarak çektikleri hallerinin görülmemesi. Yani gözetlenmiyor olmak. Saygılar.”



Tüketim ideolojisine itiraz

Her ne kadar mutsuzluğunun temelinde para kazanma amacıyla yaptığı zorunlu işler görünse de tam da öyle değildir. Daha derin, onu çepeçevre saran, hayatın tuhaf gerçekliği içten içe tükenmesine neden olur. Kasapta kancada asılı duran etler, belediye ek hizmet binasına benzeyen üniversiteler, kuyumcuya benzeyen kebapçılar, kırmızı led ile yazılan tavuk döner yazısına varana dek her şeyin satılmak için kurgulanması gibi detaylar karakterin çevresiyle yaşadığı çelişkileri ortaya koyar. Bu uyumsuzluklar her mekânda anlatıcıyı selamlar adeta:

“İskeleye yakın bir kafeye geçip oturuyorum. İçerisi yazar, şair, müzisyen, sanatçı posterleri ve aksesuarlarıyla dolu. Popüler edebiyat dergilerinin hediyesi olan bir sürü ıvır zıvır. Bir tür fetiş haline getirilerek içi boşaltılan önemli isimler her tarafta. Tam karşımda Frida Kahlo, ‘inanın ülkenizde neden bu kadar popüler olduğum hakkında benim de en ufak bir fikrim yok,’ der gibi bakıyor tatlı bir gülümsemeyle. Hemen yanında Sait Faik Abasıyanık. Yazdığı iki satırı okumadan, duvarlara suret asarak külliyatını yutmuş olma illüzyonu.”


Anlatıcıya hiçbir yerde rahat vermeyen durumlar, deneyimler ve çelişkiler kapitalizmin yarattığı toplumun kısırlığından kaynaklanır. Ve bu durum onu yalnızlaştırır. Kafası hep dağınıktır. Roman boyunca anlatıcının bir konuya odaklanmadığını, sürekli yeni detaylar yarattığını görürüz. Adeta kendi yaşamının da anlam katacak bir kurguya ihtiyacı vardır. Ama kendi de yaptıklarıyla okuyucuya güven vermez. Her şey bir tarafa roman ilerledikçe kendisinin de her şeyi sansürlediğini fark ederiz. Söylemek istediğini söylemez, merak ettiklerimizi de istediği kadar anlatan bir karakterle karşı karşıya kalırız. Ona göre geldiği noktanın nedeni piyasalaşmış bir hayatın kendi gibi başka türlü yaşamak isteyen insanları görmemesidir: “Sana göre olana dışarıda yer yoktur. Bir kafeye, mağazaya, dükkâna girdiğinde seni asla bayıldığın bir şarkı karşılamaz. Reklam panolarında hiçbir zaman merak ettiğin bir albümün veya filmin duyurusunu göremezsin. Çıktığın deliğe dönmen gerekir. Hoşlandığın şeyleri havasız odalarda izler, kulaklık takıp gizli gizli dinlersin ancak. İlgilendiğin dünyanın haberlerini gazeteler, dergiler yazmaz. (...) Bu da seni yavaş yavaş vitrinlerden, raflardan, spotlardan, piyasadan, insanlardan soyutlar. Cemiyet dışı mahlûk yapar.”

Hepimizin silinmiş sahneleri vardır hayatta fakat ne kadar silsek de bunların geri dönüşü olmaz mı? Silinmiş Hayatlar’ın anlatıcısı için bu sorunun cevabı evet. Onun da hayatında silmek istediği birçok sahne var. Ama silmek, sahnelerin daha güçlü dönüşünü de tetikler ve ‘tuhaflıklar’ başlar. Hakan Bıçakcı son romanında kayıtsızlığımızın en büyük tuhaflık olabileceğini hatırlatıyor bize. Bunu yaparken büyük şehrin içi boş mekanlarının insan ruhunu nasıl çıkmaza soktuğunu göze sokmadan, olağan bir şekilde anlatmayı başarıyor. Anlatıcının kaotik ruh hali romanın kurgusunu belirlese de anlaşılması güç bir kurgu değil. Karaktere teslim olmuş bir kurgu adeta. İstediği zaman istediği konuyu anlatmaya başlayan, bazen ana konuya dönem, bazen de “ana konu var mı ki” dedirten bir anlatı. Tam da şimdi yaşanan birçok hayatın özeti gibi.


SİLİNMİŞ SAHNELER

Hakan Bıçakcı

İletişim Yayınları, 2022

172 s.