• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Hayat Bilgisi: Ormanın içlerine doğru vitesten atmak!

Melike Koçak, Cemil Kavukçu’nun 1996’da Sait Faik Öykü Ödülü’nü alan Uzak Noktalara Doğru kitabındaki Ormanın İçlerine Doğru öyküsü üzerine yazdı: "Ercü’den Recep’e elden ele taşınan bu bilgi, ne onlarla ne de Yakup’un Kahvesi’yle sınırlıdır. Bu, bir tür hayat bilgisidir. Onun öykülerindeki pek çok kişinin adeta mottosudur."


Melike Koçak

Ercü, Yakup’un Kahvesi’nde köşedeki masada “kaykılmış, peygamber gibi otur”ur. Şofördür. İşi gücü yoktur. “Araba, ev, karı, çocuk” da yoktur. Kazalarının sayısını unutmuştur. “Hap, esrar, içki, her yol onda”dır. Kimseler iş vermez ona. Durumu pek iç açıcı değildir. Ama gamı kasaveti de yoktur. Kahvede bir oturuşu vardır, “dersin ki dünyalar onun...”


Recep, “Yakup’un Kahvesi”nde zor ve işsiz geçen bir kışın ardından “pinekliyor, bir yandan da olmadık şeyler düşünüyor”dur. Kamyon şoförüdür. İşsizdir. Gücünün neye, nasıl yeteceğini bilememektedir. Durumunun kendisinden çok daha kötü olduğunu bildiği Ercü’ye yaklaşır, sorar: “Şu işin sırrını bana da öğret, yoksa kafayı yiyeceğim”.

“Tek yolu var” der Ercü, “vitesten atacaksın!”



Cemil Kavukçu’nun 1996’da Sait Faik Öykü Ödülü’nü alan Uzak Noktalara Doğru kitabındaki Ormanın İçlerine Doğru öyküsünde Ercü’den Recep’e elden ele taşınan bu bilgi, ne onlarla ne de Yakup’un Kahvesi’yle sınırlıdır. Bu, bir tür hayat bilgisidir. Onun öykülerindeki pek çok kişinin adeta mottosudur. Norm içre yaşamların, ilişkilerin; sistemin kurucu, devam ettirici öğe ve kurumlarının, mekân ve şeylerin, beklenti ve arzuların, hedef ve planların öğüttüğü tuu deyip tükürdüğü insanın oluruna, akışına bırakmasını imler. Bununla beraber, özneleşme süreçlerine ket vuran, oluşu şekillendiren her ne varsa -toplum, kasaba, iş, aile, baba, eş, ev...- kendini onlardan azâde kılma çabasıdır da. Bir yandan da tercih edilen bir öteki oluş, toplumun dışında kalış. Poz değil, gerçek bir tutunamama, tutunmamayı da tercih etme hâli.

Ancak “vitesten atmak” bu öyküde tüm bu saydıklarımın yanı sıra, ana kişi özelinde, salt mekânın orman olmasından ötürü de değil, bir yabana “kaçış” hikâyesi olarak da okunabilir. Kavukçu’nun öykü külliyatında vitesten atmayı ve atanları gözümün önünden geçirdiğimde bu öykünün daha başka bir yerde konumlandığını düşünüyorum. “Ormanın İçlerine Doğru”yu ilk okuduğum 97’den bugüne, kaçıncı olduğunu bilmediğim şimdiki buluşmamızda bu konumun ne, neresi, nasıl olduğuna bakmayı deneyeceğim.


Şehir: Kuşatma ve sıkışma


Şimdi, “Bir kamyondayım; çalışabilmesi tansıklara bağlı bir Volvo’da.” diyen ana kişi, kısa bir süre önce yolculuğa çıkmaya karar vermiştir. Şehir artık arkasında kalmıştır. O, şehri arkasında bırakmıştır. Bırakılan şehrin dili, ilişkiler ve evdir. Sürekli konuşmak, sorular sormak, yorum yapmak, eleştirmek, ahkâm kesmek ve kendi sesine meftun bir yaşam demektir şehir. Başkalarının yaşamına duyulan merak, o yaşamlara sızmaya çalışmaktır. Bu da yetmez, içine sızılan yaşamları yazar olmanın, yazabiliyor olmanın verdiği güçle hiçbir endişe ve tedirginlik duymadan kurgulamaktır. “Canına okumak”, “posasını çıkarıp” başka hikâyeler kovalamaktır.


Kendilerini “dünyanın ve sanatın merkezi” olarak gören küçük topluluklar içkili buluşmalarda sonsuz bir güven ve eminlikle bu yazılanları, yazılandaki kişiyi evire çevire konuşurlar. Eleştirmenler, incelemeciler, “şiir yazdığına kendini inandırmış biri”, bazen bir rüya bazen bir anlatıyı analiz ediverir Freud’dan girip Marcuse’a geçerek. Sembolleri anlamlandırır, anlatılanın “tam öykülük bir konu” olduğunu söyler. Açıklamalar yapar, ahkâmlar keserler. İşte şehir, dumanlı ve içkili, kibirli ve böbürlenmeli bu sanat, edebiyat ortamları da demektir. Kimsenin kimseyi duymadığı, herkesin önce ve tek kendi sesine kulak verdiği, beraber ama birbirine bir o kadar da uzak ve yabancı yaşamlardır.


Orada herkes her şeyi bilir. Bir tezgâhtar da dükkân sahibi de ne istediğini sen kendin daha bilmezken, onlar bilir. Satış ve pazarlama için bilmelidir de. Gözünden, sesinden tanımalıdır seni. Bazen, saklayamadığın kendini gören biri de çıkabilir. Görüntünün arkasındakini şıp diye görüveren biri. Bir berber, “Abi, sen ölmeye başlamışsın” deyiverir mesela. Okur yazar dünyasının bilmişliği ne denli işe yaramazsa, bu “küçük” insanın görüp de deyiverdiği, bu bir tür yaşamdan süzülen bilgelik, gerçeği görmeyi sağlayabilir.


Çok konuşulan, az susulan yerdir şehir. Aldatmalar mekânıdır. Kalabalıktır. İlişkiler ağı karmaşıktır. İnsan kendinden uzaklaşır. Kabuk bağlar. Kir tutar.


Bir balkondan şehre bakan öykü kişisi, ışıkların içinden düzen sanılan düzensizlikleri, tekrarlanan benzerlikleri apaçık görüverir: “Herkes kendi sistemlerinin güneşi olup yörüngelerine oturtuyor yaşamı”. Işıklar, örtüler, dumanlarla kaplı şehir, çırılçıplak kalmayı, ıssızlığı, dilsizliği ve kayboluşu düşünemez. Bunu kaldıramaz. Sudan, topraktan, ağaçtan, gökyüzünden, hayvandan öylesine uzak düşmüştür ki insan, “ormanın içini” asla düşünemez.


Karabasanlar, tartışmalar, kavgalarla ölmekte olduğunu bilemez şehirde insan. Hem kuşatılmıştır hem de oyuncakları öylesine fazladır ki bu fasit dairenin içinde ölüm anına dek döner durur. Kontrolü, bilmeyi elinden bırakmak istemez. Oysa bunlar sadece yanılsamadır. Zira onu televizyonlar, “asık yüzlü gazeteler” kontrol ediyordur. Kurallar, iflas etmiş ama ettiğinden habersiz inançlar; ulusların birbirinin kanını içmesi, afetler ve aksaklıklar da. Köprüden önce son çıkışa her yaklaştığında aklı çelinir şehirde insanın. Vitesten atması bir türlü mümkün olmaz.


Burada “Ormanın İçlerine Doğru”nun ilk cümlesine dönelim yeniden: “Bir kamyondayım; çalışabilmesi tansıklara bağlı bir Volvo’da.” Saçlarını kestirmiş, kamp malzemelerini almış, gözlüğünü takmıştır. Az konuşacak, hiç tanınmayacaktır. Çocukluğunun geçtiği kasabadan Acısu’ya varacak, oradan ormanın içlerine karışacak, akacaktır.


Baba: Parçalanma ve yara

Recep’in kamyonundadır. Daha çok Recep konuşur. Bilme, kurcalama, sorgulama ve kurgulama hevesini şehirde bırakmıştır. Tanınmamak, bilinmemek için kimdir, nerden gelmiş nereye gidiyordur... yalanlar uydurur. Ama bu da artık sondur. Başka kimseyi aldatmayacaktır. Acısu’da dururlar. Burası, başlayacağı noktadır. Recep yoluna devam ederken ona bir “anahtar” vermiştir: “Vitesten atmak!”


Sadece şehrin değil geçmişin de yüküyle bu, ne kadar mümkün olacaktır?

Çocuktur. Babası, Austin şoförü Yıkıntı Seyfi, mahalleliyi Acısu’ya pikniğe götürecektir. Bu beklenmedik haber mahallede sevinç dalgasıyla yayılır. Gün gece boyu hazırlıklar yapılır. Şenlik cümbüş pikniğe gidilir. Yenir içilir. Kadınlar çalışır, erkekler içer, çocuklar oynar. Yıkıntı Seyfi, herkesin uzağında bir ağaca dayanmış, kasketini yüzüne düşürmüş uyumaktadır. Keyif, eğlence, neşe gırladır. Çocuk, hem kızlara hem arkadaşlarına Yıkıntı Seyfi’nin oğlu olarak hava atıp böbürlenmek ister. Kendisini kanıtlayacaktır. Babasının kamyonuna yürür. Tedirgin ve ürkektir. Kapısını açıp biner. “Direksiyonu kavra”r, “ayakları(m) tam yetişemese de, biraz kaykılınca pedallara uzanabiliyor”dur. Babasının ıslığını duyduğu an, kurduğu her ne varsa paramparça olacağını anlar. Korkarak, suçlu ona doğru yürür. Yanakları şimdi alev alevdir. Herkes görmüştür. Ormana koşar, “ormanın içlerine, beni bulamayacakları kuytulara...”


İşte şimdi, benliğinin paramparça edildiği o yere dönmüştür. Şehrin yükü ile babanın yükü belli ki ne sigarayla, içkiyle hafiflemiştir ne anlatmak, yazmakla ne dumanaltı sohbetlerle ne balkon ne de şehrin ışıkları, hareketiyle. Olma çabası, olamayışa dönüşmüştür daha çok. Gerçekten, kendinden iyiden iyiye uzaklaşmaya. Kendi sesinde, sözünde kaybolmaya. Ve şimdi bir kez daha o ormanın içlerine, onu bulamayacakları kuytulara gitmektedir. Bu sefer hazırlıklıdır. Ne ağlamak ne de yeminler etmek için gidiyordur. Kabuklarını soyacak, arınacaktır. İstediği, dilsizleşmektir. Sesi duymak.


Orman: Kopuş ve akış


“Bir kent ve bir yaşam çok uzaklarda artık” diyen kişi ormanın sesine, kokusuna, rengine ilk andan itibaren kendini bırakır. Onun uğultusu ve sessizliği, kendi sesi ve uğultusunu silikleştirir. Duymadığı sesleri duymaya, görülmeyen, gösterilmeyene bakmaya çalışır. Dilini ve eylemini buradan kurar. Ormana akmaya, karışmaya çalışır. Yan yana gelişlerini içine çekilme olarak adlandırır. Her şey ondan uzaklaşırken o, “ben kendime daha çok yaklaşıyorum” der.


Şehir ve temsil ettikleri, baba ve çocukluk tamamen uzaklaşıyor mudur peki ondan? Hatırlanan filmler, çizgi roman karakterleri, anılar ve rüyalar hem çocukluk-baba hem şehir-yaşam bir biçimde onunladır. Ancak orman, bir hatırlama mekânına dönüşse de bir yandan da hafızada kesikler açıp içerideki cerahatı akıtmasını, temizlenmesini de sağlayabilecektir. Bunu kendinden ve ormandan beklerken, yolunun kendini soymaktan ve bırakmaktan geçtiğini bilir.


Su, gökyüzü, toprak karşısında bir yabancıdır o; ama kendini onlara uyumlaması, onları duyması ve onlardan öğrenmesi gerektiğinin farkındadır. Onlarla kavgaya tutuşmak, onları eğip bükmek ya da hoyratça kullanmak gibi bir niyeti ve eylemi yoktur. “Yaşamın bir başka yüzünü” yakalamaya çalışmaktadır. Ağaçların, kuşların kendi dillerinde konuştuğu, sırrına ermenin hiç de kolay olmadığı, insan ve makine seslerinin duyulmadığı bir yüzdür bu. Şekillendirilmiş, öğrenilmiş ve öğretilmiş bir ses değildir oranınki. Kuralı, grameri yoktur. Zamanın dışındadır. Gelirken saatini de almamıştır. Doğanın rengi, sesi, ışığına göre günü yaşar. Yer değiştirir. Bunu belirleyen de doğa koşullarıdır. Tasarılar, planlar, beklentiler de yoktur burada. Bilmediği hayvanlar dolanır etrafında, çadırının kapısından bir ayı başını uzatıp gider. Korkmaz. “Tanımadığı ve yasalarını bilmediği” bu yerde korkması, ormanın içlerine ilerlemesinin, kendisine yaklaşmasının önündeki engeldir. Vitesten atmasının.


Kavukçu, insanın insan olmayan canlıyla temasını tahakküm ilişkisini yeniden üretecek bir dille ifade etmez. Birbirine karşı hayatta kalma mücadelesinden daha çok, insan ormanda yaşamaya, yaşamın akışına kendini bırakır. İnsan dışı canlıların hayatta kalma çabasından hiç de farklı değildir insanınki de. Isınmak ve beslenmek. İhtiyaçlar tam bu noktadan belirlenir. Günlere bölerek içtiği çorbası biten, ama bunu çok da ciddiye almayan, nasıl çözeceği üzerine düşünüp planlar yapmayan kişi yağmurların başlamasıyla iyiden iyiye üşür ve ateşlenir. Ayı çadırına girip çıkar, belki bal bulup getirir der. Bu yeterlidir onun için de. Hem kendisiyle hem de kendisi dışında doğayla, canlılarla ilişkisinde sınırlar belirsizleşmeye başlar. Ne bir idealleştirme ne üstünlük kurma ilişkisidir yazarın baktığı nokta.


Öykü kişisi, konuşmak için değil de konuşmayı unutmamak için kendi kendisiyle konuşur. Şehrin sesinden/dilinden öylesine uzaklaşmıştır ki sesi/dili kendisine yabancı gelmeye başlamıştır. Barınma, yemek, dil/konuşma bunları eksiltir, azaltır. Bu, doğa ve doğadaki canlılarla temas vasıtasıyla başka türlü bir oluşa açılmasına vesile olur. Şehrin kuşattığı, babanın parçaladığı benlik ve beden burada doğayla, hayvanla ilişki kurarak varolmaya çabalar. Onları anlamaya çalışır. Şehrin bilen ve ahkâm kesen insanı da değildir artık.


Öykü kişisi için tüm temsil ettikleriyle şehir ve baba bir çile ya da kamburdur. O, şehrin kendisini yeniden bulma ve yakasına yapışma ihtimaline, çocukluğundaki paramparça edilme anını hatırlatacak yerden başlama tercihine rağmen başka bir öznelik ve oluşun izini sürmektedir bu ormanda. Recep’le kurduğu sessiz ilişki de bunun göstergelerinden biridir elbette. Onun hayatını kurcalayıp, deşip, sızıp oradan bir öykü çıkarma peşine de düşmemiştir.


Kulağı ve gözü çırılçıplaktır artık. Yeryüzünün seslerine açmıştır kendisini. Ancak bu onda nasıl bir değişme ve dönüşme yaratır? Çözülemeyen bir düğüm var mıdır? Bundan sonra ne olacaktır?


Ya sonra?

Son, muhtelif. Bir son/sonuç beklentisinin kendisi bu çabaya uygun düşmez belki de. Hem bir sona, sonuca ulaşmanın ne önemi var ki? Nihayetinde geçmişten ve şimdiden, şehirden ve yaşamdan, sesten ve dilden kopmak, arınmak için kendini ormana, ormanın içlerine bırakmamış mıdır?


Cemil Kavukçu’nun öykülerinde kopuş ve bırakma, arayış ve oluş temaları çok belirgindir. Bulundukları an, yaşam, mekânın dışına çıkmak için çabalar öykü kişileri. Bir yandan kökleri peşi sıra gelir, onlardan kopmak hiç kolay değildir. Bir yandan da başka türlü bir kökleşme, tutunma çabası içindedirler. Bunun yolu bazen Kavaklaraltı Çay Bahçesi, Yakup’un Kahvesi, çoğunlukla Mimoza Bar’dan; bazen bisikletle, gemiyle çıkılan yolculuklardan geçer. İçki ve sigara hep baş uçlarındadır. Çok değilse de konuşmak, anlatmak; bazen yazmak, çizmek de. Ancak bu öyküde tercih edilen ormana, ormanın içlerine gitmektir. Bir köye, tatil kasabasına değil. Çizili ve verli bir mekânın dışına çıkmak. Kökle hesaplaşmak. İçki ve sigaranın uzağında, insanın dililinin dışında, yeryüzünün kendi sesini duymaya çalışmak.


Bitirirken Ercü’yü duyalım. Öykü kişisi, ateşlenir. Rüyalar halüsinasyonlar görür.

Ercü: Bak Aga, dedi, vitesten atacaksın, ama kamyon yüklüyse bu çok tehlikelidir.

Ben: Neden? Dedim.

Ercü: Hızını denetleyemezsin, dedi.

Ben: Sonra?

Ercü: Sonra seni kimse kurtaramaz.


Peki o, vitesten çoktan atmamış mıdır? Ormanın içlerine karışmanın kendisi de başlı başına vitesten atmak değil midir? Burada hafızasını ve dilini aşındırması, doğayla ve canlılarla arasındaki sınırları belirsizleştirmesi, yaşamını ters yüz etmesi; bu bambaşka temas da vitesten atmak değilse nedir? Cemil Kavukçu ilk baskısını 95’te yapan kitabındaki “Ormanın İçlerine Doğru”yla, bizim ancak bugünlerde düşünmeye başladığımız bir kopuş ve kaçışı, başka türlü bir yaşamı, akış ve oluşu işaret etmemiş midir erken bir zamanda? Zannımca, vitesten atmak, sadece vitesten atmak değildir.