Yazmamanın çaresi
- Litera

- 26 Ağu 2025
- 4 dakikada okunur
Tarhan Gürhan, zaman üzerine yazdı: "Bölünen hayatlar geziyor artık ortalık yerlerde. İnsan kendinden koptu, zamanın kölesi oldu. Köle olunacak başka şey bulamadı!?"

“Hayal gücünün rızkını vereceksin. Yoksa kurduğun hayal zamanla kavruk kalır.” m.e.e.g.
…! Zaman geçti yine. Şizofrenleşme, zaman denen zımbırtının parçalara ayrılmasıyla başladı. Başı sonu kopuk bir zaman mı, yekpare bir zaman mı aradığımız? Yoksa külliyen zamansızlık mı? Zaman mevsimlere, aylara, haftalara, günlere, saatlere hatta saniyelere bölündü. Ne gerek varsa!? İnsanlar mesela “Kuşluk vakti buluşalım.” derlerdi ve kimse geç kalmazdı. Her zamanın bir adı vardı. Sonra bu zaman parçalarına anlam yüklenmeye başlandı. Daha sonra da o anlamlar katmanlaştı. İçinden çıkılmaz “kült” şeyler halini aldı. Bölünen zaman, bölünen bir zihin yarattı. Bölünen hayatlar geziyor artık ortalık yerlerde. İnsan kendinden koptu, zamanın kölesi oldu. Köle olunacak başka şey bulamadı!? Hatta “zamana ayak uyduramayanlar” diye bir kavram oluştu. Uyduramayanlar dışlandı, aşağılandı, toplumsal ilişkilerden kovuldu. Yalnızlaştı... Alkolikleşti... Şizofrenleşti… Akıl hastanelerine düşer oldu. “Psikiyatri kliniklerinde, saat kaç?” diye soranlar çoğaldı!? Mahpushanelerde görüş vakti kısaltıldı. Zaman ortadan kalkmadığı gibi, hayatımıza gökdelen kurdu. Şimdi de dijitalleşti. Zamanın rakamlarla ilişkisi kutsanır oldu. En sevilen bilimkurgu ya da fantastik filmlerin isimlerinde rakamlar vardır. Mesela 1984… 1948'de yazılmış bu eser, 1984 göz önüne alınarak hayal edilmişti, George Orwell tarafından. Zamanla, zaman arasındaki ilişki belki de en güçlü bağımlılığımız oldu. Onun gücüne yetişemez olduk. Ezici bir silindir gibi ezdi yaşamlarımızı. Yemek saatleri, uyku saatleri hatta seks saatleri bile oluştu. İslamiyet’teki beş vakit namaz, günü beşe bölmeye yetmişti. Oysa bugün dakika bile geç kalınsa, insan birbirine kızıyor. Neye yetişmeye çalışıyorlar?
“Zamanın ruhu” gibi tabirler sıkça kullanılıyor. Demek ki ruhsuz zamanlar da var!? Bana soruyorlar “Kaçta kalkıyorsun?” diye. “Uyanınca uyanıyorum,” diyorum. Gülüyorlar. Akıl hastanelerindeki şizofrenler genelde Tanrılaşırlar ve doktorlar Tanrı’yı ilaçla tedavi etme zavallılığındadırlar. Oysa Tanrı tedavi edilemez. Tanrı olan şizofren kendi kurallarını koyar ve diğer hastaların bunlara uymasını bekler. Tuvalete gitmek bile saatledir. Gece ve gündüz neyimize yetmiyorsa!? Biraz “hey heylenen”lere, “dellenen”lere “İyi saatte olsunlar geldi,” derler. Şüphesiz deliliğin zamanla bir bağlantısı var. Şüphesiz… Bugün insanlar en çok “Hiçbir şeye yetişemiyorum,” diyorlar. Neye yetişeceklerse!? İşte “zamanın ruhu”, bu zavallı haldir. Yetişmeye çalışan insanın, kaçırdığına üzülmesi… Ne kaçırdığını bile bilemeden!? Aslında kendisine uygun seçimler yapamadığı için mutsuzluk cenderesine tutuluyor. Oysa zaman, üzerine en çok düşünülen konulardan biri olmasına rağmen, çıkışsız kalmıştır. Belki de bu çıkışsızlık bir teşrifatçı ihtiyacı doğuruyordur…? İnsanın zamana teşrif edilişi… Çıkışsızlığın, çıkışın kendi olması hali… Hayatımızın orta yerinde dikilerek her şeyi belirleyen zaman, aslında soyut bir Tanrı’dır. İnanmayın zamana, çünkü geçicidir. Tarih boyunca geçmeyen zaman görülmemiştir. İnanmayın tarihe, çünkü geçip gitmiştir. Gelecek de henüz gelmediğine göre elimizde sadece şimdi kalıyor ve o şimdi sürekli bir şimdidir. Bölüp parçalara ayırmayın onu. Çünkü o hayatınızdır, şimdilik. Sonra o da geçecek. O zaman elimizde yalnızca zamanın sıkıştırdığı bir “şimdicik” var. O da bize yetsin bir zahmet… Kaçırma duygusu zamanın dayattığı en ağır bedellerden biri. Oysa bir şey kaçırıyorsan, aslında başka bir şey yakalıyorsun demektir. Zamanın sultası burada başlıyor. Mesela Fatih’in İstanbul’u alışını, hep “bir çağ kapanıyor ve yeni bir çağ başlıyor” diye anlattılar. Bir çağ öyle bir günle bir ayla kapanır mı hiç!? Koskoca Ortaçağ, Fatih’in İstanbul’u almasını mı bekliyordu yani kapanmak için? Aynı yerde aynı zamanda olanlar karşılaştıklarında sevinirler, ortak bir zamanı paylaştıkları için. Yani zamanı paylaşmak, zamanın kendisinden daha değerlidir. Çıfıt çarşısı olan aklımızla zamanımızı bekliyoruz. Tıpkı avcılar gibi. Avcılar av yapmak için çok beklerler. Bu yüzden, bir av rast gelmezse üzülerek dönerler. Daha iyi, daha kurnazca tuzaklar bulmanın peşine düşerler. Zaman harcayıp av yapamamak üzer onları. Arkadaşları “Bir dahaki sefere,” derler. Hep başka bir zaman varmış gibi ertelerler. Zaman onları teselli eder. Oysa avı bekledikleri zaman da hayata dâhildir. Kimse eli boş bir avcının fotoğrafını çekmez. Herkes yakaladığı avla fotoğraf çektireni sever. Hemingway dâhil... Dev Kılıç Balığı ile fotoğrafı dahil… Şimdi de, her zaman olduğu gibi, yıllar birbirinin üzerine kapanıyor. Bitiyor demiyorum, çünkü zaman bitmez. İnsan biter. Ruhunun fotoğrafını çekemediği için, kendince özel anlarının fotoğrafını çeker ve saklar. Sakla samanı gelir zamanı misali… Genellikle o zaman geldiğinde ölmüş olur. Kalanlar da “İyi ki çektirmiş bu fotoları,” der. Kalıcılık!... İnsanı kalıcı kılan, onun zamanın içinde dondurulmuş bir anıdır. Günümüzdeki bunca fotoğraf çılgınlığı bu olsa gerek. “Ben de vardım...” Fotoğraf karesine girmek için acele eden insanlara dikkat edin. O kadrajda olabilmek için hareket ederler. Arkadaşlarının üzerine eğilirler, abanırlar. Çünkü kadraja giremediklerinde “yokmuş” gibi olacaklardır. İnsanın en büyük korkularından biri zaman kaybetmek. Ne kaybediyorsun!? Girdiğin bir karede, geçmek üzere olan bir zamanı kaydederler. Kahvede bile çay gecikti diye sorun çıkarırlar. Trafikte “Oradan değil de şuradan git!” derler. Ne için? Üç beş saniye erken varabilmek için. Hepi topu bu…! Oysa olmadık yerlere onca zaman harcarlar.
Ağır ağır tarihe karışırken bunlar geldi aklıma. 2025’i de gördük vesselam!... Darısı 2026’nın başına…. 31 Aralık ya da 1 Ocak doğumlular özel olarak kutlanır. Aynı tarihlerde ölenler de insandı. Neredeler şimdicik?... Sonsuzun kıyısında durur zaman. Sizin için sonsuzu arar. Herkesin dilinde bir “şimdi”. Dün yaşandı, yarın henüz gelmedi, elimizde bugün, “şimdi” var diyorlar sık sık. Aslında, şimdi de yok ya neyse!? Geçmişi bilmeden, geleceği hayal etmeden bugün yaşanır mı? Bize zaten nasıl istiyorlarsa öyle yaşatmıyorlar mı şimdiyi? Şimdiyi küçümsemiyorum ama yüceltmiyorum da… Çok sevdiğim bir abimin eşi kullanıyordu bu kelimeyi, yaş 80. “Şimdicik” diyordu. Şimdiden daha kısa bir süreyi, zaman dilimini anlatmak istediğinde. “Çocukluğumdan beri böyle söyleriz biz,” derdi. Şimdiyi “cik”le kısaltmak... Bir zaman, biraz sonra her zamandır artık. Her zaman bir başka zamanı belirler. Şimdiki zaman da her zamanı oluşturur. Şimdi oluşturur. Hep oluşturur. Zaman heptir. Herkesi kendi şimdisine davet ediyorum. Altından kalkabileceğimiz zamanlar olsun hepimize…!
1 Temmuz’ 2024 / Ankara
!... Bilinç akışıyla birlikte akan zaman. İki ünlem arası belirsiz bir zaman dilimi…!










































Yorumlar