• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Çağımızda bir hikâye dinlemek

M. Safa Karataş, Salih Tokgözoğlu’nun ilk öykü kitabı Yıldızlı Çukur üzerine yazdı: "Salih Tokgözoğlu’nun beş öyküsünde de hafıza ön planda. Hatırlamalar, görüntüler, anılar, efsaneler, anekdotlar, telmihler... "

M. Safa Karataş


Epona Yayınları’nın okurla buluşturduğu bir öykü kitabı: Yıldızlı Çukur. Yazar Salih Tokgözoğlu’nun ilk kitabı. Beş öyküden oluşan bu ilk kitap güçlü bir hikâye anlatıcısını muştuluyor. Çağımızda suyu azalan bir damara önemli bir katkı sağlıyor yazar. Çağımızda güçlü bir hikâye dinlemek için bize fırsat sunuyor.


Güncel edebiyatı takip ettiğimizde hikâye anlatmaktan kaçınıldığı dikkati çekiyor. Daha çok tepkiler, alıntılar, parodiler, pastişler, oyunlar tercih ediliyor. Hikâye anlatmak bir tarih öncesi uğraşı gibi lanse ediliyor. Oysa öyküyü bir tür olarak kabul ediyorsak hikâyeyi ve hikâye anlatmayı es geçemeyiz gibi geliyor bana. Salih Tokgözoğlu da bu beş öyküden oluşan kitapta iyi bir hikâye anlatıcısı olarak karşımıza çıkıyor.


Hikâye anlatmak sanırım öncelikle hatırlamakla ilgili. Dolayısıyla anılarla... Hafızamızda yer etmiş çoğu muğlak imajı çağırmak hikâyenin / hikâye anlatmanının temelinde yer alıyor. Hafıza dediğimiz şey tahmin edilemez genişlikte ve derinlikte. Hikâye anlatmak derinlikle ilgili. Hafızanın derinliklerinde yer alan deneyim, dile çağrılıyor. Bu çağrı ve geliş ile ilgili bir süreçten, bir aşamadan söz edebiliriz. Harekete geçirilen hafıza titreşimlerle anıları meydana getiriyor. Anılar, bugün aşinası olduğumuz pikselvari görüntü kareleri. Bu karelerin sıklığı anının çıktığı derinlikle ilgili. Titreşimle birleşen pikselli an için itici güç gündelik deneyim olmalı.


Salih Tokgözoğlu’nun beş öyküsünde de hafıza ön planda. Hatırlamalar, görüntüler, anılar, efsaneler, anekdotlar, telmihler...


Hikâye anlatmaya başladığımızda bu sanatvari işi tetikleyen gücün birtakım baskılar olduğunu ileri sürebiliriz. Baskıdan kastım olumsuz bir yüklenme, zorlama, faşizm ya da denetim olabileceği gibi daha çok bünyenin belirli kısımlarına güncelin ufak güç uygulaması; burna gelen bir koku, damağı şenlendiren bir tat, başa düşen yağmur damlası, gözü oyalayan bir manzara...


Bu ufak güç hikâye anlatanın hafızasındaki anları çağırarak imajları oluşturmaya başlar. Proust’un anlatı melekelerini harekete geçiren küçük bir lokmadaki tat budur. Proust’un altını çizdiği ve dünya genelinde “alıntı” rekoru kıran hareket-söz vakası aslında gündelik yaşantımızda çokça deneyimlediğimiz bir durumdur. Bir şarkı dinlediğimizde o şarkıyı ilk dinlediğimiz anı hatırlayabiliriz. O şarkıyı beraber dinlediğimiz kişileri, mekânı, mevsimi, yaşlarımızı vs... Bu hal hikâyeyi doğurur. Eğer bir kafedeysek ve bu şarkı çalmaya başlamışsa hafızamızdaki anın hikâyesini arkadaşlarımıza anlatabiliriz. Bunu sanatla birleştirebilme yetimiz varsa bir eser ortaya çıkar.


“Ailemizin Tuhaf Tamiratı” öyküsündeki kahve ve gramafon, “Yıldızlı Çukur” öyküsündeki yemek masası, “Saat Beş” öyküsündeki Kâbe maketi, “Gece Başı Ağaç Çetesi Hadisesi”deki bahar, ağaç kokusu, taşra ve “Kayıkçının Ölümü”ndeki deniz, balık ve sahil yazarı hikâye anlatmaya iten baskılardır. Çünkü her bir öyküde bir aşamada anlatıcı hafızasındaki anlarını dile çağırır.


Bugün hikâye anlatmak yerine göstermek ya da başka birinin tepkisini alıntılayarak, onu bozarak, mış gibi yaparak, deneyimlemeden kopyalayarak sunmak popüler. Postmodern biraz bununla ilgili. Postmodern denen şey ne ise orada hafızanın anları çağırması ve bunu yorumlaması mümkün değil.


Hikâye anlatmak yorumlamakla ilgili. Yukarıda bahsettiğim gibi çağrılan andaki imajlar pikselvari ve bu karelerin birleşmesi, ardından oluşan imajın diğer imajlarla birleşmesi, hafızanın genişliği ve derinliği yorumlamaya alan açmaktadır. Yani dinlediğimiz bir şarkıyı bugün başka bir baskı ile hafızamızdan çağırdığımızda anların gerçekliği şaibelidir. Hikâye anlatıcısı bu şaibeli gerçekliği yorumlamaya başlar. Bu yorumlar ne denli sanatkârane ise o derece etkileyici, güçlü bir eser ortaya çıkar. Bu nedenle hikâye anlatıcısı nostaljiktir.

Salih Tokgözoğlu’nun öykülerinde nostalji etkisi hissedilmektedir. Geçmişi olmayan birinin bugün varlığını iddia etmesi oldukça güçtür. Yazar tüm öykülerinde iddialarının arkasını doldurmaktadır. Kitaptaki öykülerde, belirttiğim gibi yorumun varlığı da hissedilmektedir. Anlatıcı ara sıra şaibeli gerçeklikle mücadele halindedir. Bunun farkındadır ve okura da hissettirir. Anlatı, gücünü bu şaibenin yorumlanışından almaktadır.


Yıldızlı Çukur bir ilk kitap olarak iyi bir hikâye anlatıcısının zihninden çıkmış gibi görünüyor. Anlatıcı maharetini ve sınırlarını biliyor. Yalnız yazar bazı kısımlarda hikâyeyi kendi kendine anlatıyor ve/veya kendiyle mücadele ediyormuş hissi uyandırıyor. Bu noktada okur metinden kopabiliyor. Hafızanın derinliğindeki anların çağrılma gücü düşüyor belki, belki bir mırıldanmaya dönüşüyor.


Çağımızda kim ne derse desin alıntılara, oyunlara, anlık tepkilere değil güçlü hikâyelere ihtiyacımız var. İlk kitap olarak Yıldızlı Çukur da bu ihtiyacı genel olarak karşılıyor. Yazarın ikinci kitabını heyecanla bekliyoruz.


YILDIZLI ÇUKUR

Salih Tokgözoğlu

Epona Yayınları, 2021

71 s.

Tür: Öykü