Ara

Aşkın menüsü

Belki de tarihin en ünlü çapkını olarak anılan Casanova'nın kadınlardan çok yemeklerden bahsettiği otobiyografisi Hayatımın Hikâyesi ve tarih derslerinde anlatılmayan hayatlar üzerine...


“Yetenekli bir Napolili aşçının hazırladığı makarnayı, İspanyolların olla podrida yahnisini, Yeni Dünyadan yapışkan morina balığını, güçlü bir lezzete sahip av etini ve mükemmel kıvamda peyniri, çeşnilerle zenginleştirilmiş tüm yemekleri, her zaman sevmişimdir. Kadınlara gelince, sevdiklerimin kokusunu her zaman fazlasıyla hoş bulmuşumdur.”*


18. yüzyılın en renkli kişiliklerinden biri, Giacomo Casanova (1725-1798) Hayatımın Hikâyesi başlığıyla yazdığı otobiyografisinin önsözünde yemeklerle ilişkisini bu sözlerle anlatıyor. Casanova yemek ve seksin kaba zevkler olarak algılanacağının farkında ama bu “kaba zevkler” sayesinde diğer erkeklerden daha mutlu bir hayat sürdüğünü, Tanrı'nın nimetlerinden faydalanmayı bilmenin ve güzellikleri tatmanın, mutluluk için sağlam araçlar olduğunu da sözlerine ekliyor.

Giacomo Casanova yazdıkları, düşünceleri ya da keşifleriyle anılmak isteyecek biriydi ama çağının insanları onu basit bir çapkın olarak kaydetti tarih sayfalarına. Güzelliği ile ünlü bir aktris olan annesi onun din adamı olmasını istiyordu ama genç Giacomo’nun özgür ruhu ilahiyat okumaya uygun değildi, zaten eğitiminin ilk yıllarında okuldan atıldı; annesi yine de özel ilişkilerini kullanarak oğlunu Romalı bir Kardinalin emrine yerleştirdi ama o bir şehirden diğerine, farklı kadınlarla ve farklı işler yaparak macera dolu bir hayatı seçti. Piyango fikrini geliştirip dünyada ilk ulusal lotaryayı kurdu ve bundan büyük bir servet kazandı. Kumar seviyordu, aslında hayatını da kumar oynar gibi yaşadı. Venedik tiyatrosunda keman çaldı, ipek tüccarlığı yaptı, soylu çevreye kendini kabul ettirdi, İlyada'yı çevirdi, Voltaire ile dostluk kurdu ama hepsinden önemlisi, özgürce sürdürdüğü bu hayatın hikâyesini, hiçbir detay atlamadan, renkli bir dille kaleme aldı.


Casanova’nın dile yatkın biri olduğunu, birçok Avrupa diliyle birlikte Latince ve Antik Yunancayı bildiğini, bir dilden diğerine çeviriler yaptığını biliyoruz. 4000 sayfadan oluşan on iki ciltlik Hayatımın Hikâyesi'ni anadili olan İtalyanca yerine daha evrensel olduğunu düşündüğü Fransızca yazması da bu yeteneğini gösteriyor. Hayatının son dönemini Bohemya’da bir soylunun yanında sıkılarak, intiharı düşünerek geçirirken, yazmak onu adeta kurtardı. Anılarını yazarken yeniden yaşadığını, özgürlüğüne belleği sayesinde kavuştuğunu hissetti. El yazmalarını ölmeden önce kız kardeşinin damadına verdi, yıllar sonra damadın oğlu ise değerini tam olarak anlayamadığı eseri Leipzig’deki yayımcı Brockhaus’a düşük bir fiyata sattı.


Dolayısıyla eserin ilk baskısı Almanca kaba bir çeviriyle yayımlandı. Daha sonra kötü ve sansürlenmiş kopyanın Fransızca çevirisi yapıldı ama gittikçe özgün metinden uzaklaşılıyordu. Brockhaus, Jean Laforgue adlı bir Fransız profesörden eserin Fransızcasının cilalanmasını, Casanova’nın İtalyanca deyimlerle dolu dilinden kurtarılmasını istedi ve bunun sonucunda edebiyat tarihinin en acımasız kırpma ve sansürleme olaylarından biri yaşandı. Laforgue, Casanova’yı inançsız, kaba saba, seks düşkünü göstermek amacıyla kesintiler yapıp, metni gereksiz eklemelerle doldurdu ve Casanova’nın dilindeki tüm incelikten ve özgünlükten yoksun bir eser çıktı ortaya.


130 yıl boyunca bu versiyon doğru kabul edildi, çeşitli dillere çevrilerek Casanova’nın yaşam öyküsü olarak sunuldu. 1960 yılında Brockhaus sonunda elindeki özgün elyazmalarının gün ışığına çıkmasına izin verince, hayret ve hayranlık uyandıran gerçek metin ortaya çıktı. Otobiyografisinin başına gelenler gibi Casanova’nın da hayatı aslında haksızlıklarla dolu ve trajikomiktir.

Bugün bizler için bu kitabı ilginç kılan özelliklerinin başında 18. yüzyılda soyluların günlük yaşamını dile getirmesi ve detaylarını anlamakta güçlük çektiğimiz bir dünyayı tanıtması geliyor. Kaç kez yıkanılırdı, peruklar nasıl sipariş edilirdi, yemeklerin menüsünde neler vardı, iç çamaşırları nasıldı, neler giyilirdi, çağın soylu kadınları neler konuşurdu gibi, roman ve şiirlerde zorlukla bulacağımız gündelik hayatları onun sayesinde öğreniyoruz.


Casanova’nın anılarını okurken kadınlardan daha çok yemeklerden söz ettiğini şaşırarak görüyoruz. Belki de Venedikli olması sayesinde gelişmiş bir damak zevkine sahipti çünkü Avrupa’nın en önemli limanlarından biri olan Venedik yoluyla Doğu'dan gelen baharatlar Batı'ya yayılıyordu. Dünya mutfaklarından çeşitli lezzetlerin de o çağlardan beri Venedikliler tarafından tüketildiğini, kendi damak zevklerine adapte edildiğini biliyoruz. Ayrıca Casanova’nın deniz ürünleri sevgisinin nedeni de kuşkusuz yine bu şehirle bağlantılıydı, özellikle istiridye en sevdiği yiyeceklerin başında geliyordu: “istiridye” sözcüğünü merak edip araştırınca kitapta 51 kez geçtiğini görmek beni şaşırtmadı. İstiridyenin afrodizyak sayılmasında bir rol oynamış olabilir Casanova’nın bunca düşkünlüğü bu yiyeceğe.


Sevdiği diğer lezzetler arasında farklı yörelerin peynirleri ve çikolata geliyor, özellikle şeker katılmamış sıcak çikolata içmeyi seviyor. En sevdiği öğün ise, kahvaltı. Gece boyunca harcadığı enerjiyi yerine koyma fırsatı veriyor kahvaltılar! Fakat kitabında söz ettiği en garip şey, bir şekerciye özel sipariş ile yaptırdığı sevgilisinin saçlarından hazırlanmış bonbon. Gerçi anladığım kadarıyla bu şekerlemeyi yemiyor, bir süre yanında saklıyor; karamelli kokusu ve içinde sevdiği kadından bir parçanın olması onu heyecanlandırıyor.


Casanova asla obur ya da açgözlü biri değil, aksine iştah açan sofralar, zevkle hazırlanmış yiyecekler hedonist yaşam tarzını yansıtıyor. Yemek, hayattan aldığı zevklerin bir parçası; yemek yemeyi daha yoğun hazlar için bir araç olarak görüyor. Metresinin göğsüne düşen bir istiridyeyi yalayarak yutmak yemekle ilgili değil sanki, daha çok bedensel arzuları arttıran bir öğe. Sevgililerinin yemek yiyişlerini seyretmek de öyle. Örneğin sarışın sevgilisine hazırladığı şampanyalı çilekli bir menüden çok farklı acılı, baharatlı bir menüyü esmer sevgilisi için tasarlıyor. Bunlar onun aşk coşkusunu dışa vurma biçimleri. Kadınlardan badem, karamel gibi tatlar aldığını anlattığı satırlar, aşk için tüm duyularını devreye soktuğunu gösteriyor.


1785’ten 1797 yılındaki ölümüne dek kitaplık görevlisi olarak çalıştığı Dux Şatosu'nda günde sadece bir öğün yediğini, yaşlılığında hâlâ yemekten zevk aldığını ama miktarı düşürdüğünü söylüyor. Gerçi hayat hikâyesini yazarken tüm anlattıklarını yeniden yaşadığını, yaşlılık günlerinde farklı bir tat aldığını da görüyoruz kitabını okurken.


Stefan Zweig Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar (çev.: Ayda Yörükkan, İş Kültür, 1995) adlı kitabında Casanova’nın dehasını gösteren şeyin, hayatını yaşama biçimi olduğunu söylüyor: “Yaşamak bu zevk düşkünü sanatçının hem atölyesi hem de ilk maddesi ve şeklidir; o yazarların genellikle nesir ya da şiir yazmak için kullandıkları yaratıcı ateşin tümünü, kendi bu gerçek ve özgün eserini vermek için harcamıştır.” Başka bir deyişle, yazarların ve sanatçıların yaratmak ya da hayal etmek zorunda kaldıkları şeyi, şehvetli bedeniyle yaşamış Casanova. Hayal gücüne, yaşadığı ânın tüm güzelliklerini tatmak için gerek duyuyor; hayatta hiçbir şeyi sadece yapmış olmak için yapmadığını, yaptığı her ne ise, bundan mümkün olduğunca zevk almayı şart görüyor. Yaşlılık günlerinde bunları yazarken de aynı zevki okurlarına vermeyi hedefliyor. İçtenlikle yazdığı için gerçekten de okura bu zevki tattırdığı söylenebilir. Evlerin, hatta yatak odalarının içine okuyucuyu cömertçe davet ederek, tarih derslerinde anlatılmayan hayatları görmemize izin veriyor.



*Jacques Casanova de Seingalt, The Memoires of Casanova, Complete (The Project Gutenberg EBook), çev.: Arthur Machen, 2006. (EBook #2981) sayfa 30.