Ara

"Dünyada yemekten daha sahici aşk yoktur, gerisi edebiyat!"

“Rendelediğim domatesi fasulyenin üzerine koydum. Sen biraz karıştırıp tencerenin kapağını kapadın. Yemeği hiç su katmadan pişirmenin önemi üzerine bir iki büyük söz söyledik birbirimize.”

Oylum Yılmaz, Rıfat Bey Neden Kaşınıyor'dan Bugünün Saraylısı'na, Yenişehir'de Bir Öğle Vakti'nden Bizim Büyük Çaresizliğimiz'e, Türk edebiyatındaki sofralara uzanıyor; yeme-içme alışkanlıklarının çarpıcı değişimine, ahlak, tutku, zaaf, irade kavramlarına, sınıfsal farklılıklara ve kültürel kodlara mutfak üzerinden odaklanıyor.

“Talaş kebabının huzurunda birdenbire susan Besim bir tapınma sessizliği içindeydi. Et ve yufka, ağzında eriyerek baş döndürücü bir macun haline geldikten sonra, midesine değil kalbine gidiyormuş gibi ona büyük aşkların sarhoşluğunu veriyordu. Hizmetçi onun önünde sarı benekli bir beyazlıktan başka bir şey kalmadığını görünce, kayık tabağını sol omzunun hizasından uzattı.Kaşlarını çatan Besim için günün en ciddi anlarından biriydi.Tabağını yeni baştan tepeleme doldurduktan sonra, itiraf etti: -ben bu kebaba aşıkım.

Çıplak bir kadının üstüne serilmiş atlas yorgan gibi kebapların üzerinde parlayan yufkanın kehribar sarısını iştahlı gözleriyle yaladıktan sonra ilave etti: -Dünyada bundan daha sahici aşk yoktur. Üst tarafı edebiyat.”

Peyami Safa'nın Yalnızız'ının Besim'i ile tanışmış mıydınız? Yalnızız'ın kahramanı olan Samim'in kardeşidir kendisi, yani aslında romanın yan karakterlerinden biridir. Ama o kadar canlı, hikayenin içindeki tavrı o kadar belirgin aktarılmıştır ki, romanı bitirdikten sonra onu unutmanız mümkün olmaz. Tıpkı pek çok Safa karakterleri gibi. Ancak Besim'i diğerlerinden biraz farklı anımsarız, onun yemeğe düşkünlüğü, yazarın onun aracılığıyla bize anlattığı sofralar aklımızda yer eder. Besim, edebiyatımızın en obur kahramanlarından biridir. Peki ama sadece Besim mi? Edebiyatımızın yemeğe içmeğe düşkün başka pek çok kahramanı var elbette. Bu düşkünlüğün yazardan kaynaklandığını biliriz tabii ki. Sözgelimi Orhan Pamuk, İstanbul'un üst orta sınıfını sofra başında anlatmayı çok sever. İhsan Oktay Anar'ın özellikle kötü karakterleri tiksindirici yemek yeme tarzlarıyla yer bulur metinlerde. Refik Halit Karay, bir hayat adamıdır, gustosu vardır, kahramanları da yerine göre oturma kalkma, yeme içme tarzlarıyla şekillenir. Edebiyatta yeme içme denince ilk akla gelenlerden biridir kuşkusuz Selim İleri ve işi romanlardan ve hikayelerden öteye taşımış, Oburcuğun El Kitabını yazmıştır! Yenişehir’de bir Öğle Vakti'nin sandviçleri ve hazır yemekleri, Bizim Büyük Çaresizliğimiz'in sürekli yemek yapan aşıklarının kısırları, börekleri, Aylak Adam'ın muhallebicilerinin ve Rıfat Bey Neden Kaşınıyor'daki Rıfat Bey’in yediği ekmeğin yeri de ayrıdır. Görüldüğü üzere listemiz uzamaya, kısacası yedikçe şişmeye müsaittir!

Yalnızız, Peyami Safa'nın yazarlığının, romancılığının doruk noktasıdır. Romanın kurgusu, inanılmaz canlılıkta işlenmiş karakterler, yazarın ne yazık ki bir ideolog gibi söz etmekten çok hoşlandığını bildiğimiz düşüncelerini, dünya görüşünü romanın kurgusuna ve karakterlerine yedirişi, her şey ama her şey tam kıvamındadır. Tıpkı yemek yeme kültürü ve zevki üzerinden anlatmayı tercih ettiği Besim karakterinin büyük bir aşkla yediği yemeklerin tam kıvamında olması gibi. Yalnızız, gündelik hayatın akışına kendimizi bırakmamıza ve gündelik zevklere karşı duran insan aklının ve ahlakının romanıdır. Safa, burada Simeranya adında ütopik bir ülke yaratır ve bu ütopya aracılığıyla 'olması gereken’i göstermeye çalışır okurlarına. Bu anlamda bir tür akıl ve ahlak jimnastiği yapar. Dünyevi zevkler, aşk, şehvet, yemek, zenginlik, gösteriş ve para tutkusu üzerine düşünür roman boyunca. Ve bu yüzden edebiyatımızın en zengin, en iştah açıcı sofralarını kurar gözümüzün önüne. İnsanı, onun zaaflarını, irade ve ahlak dediğimiz şeyi tartmanın en uygun yollarından biridir çünkü yemek yeme alışkanlığı Safa için ve insana dair en belirgin fikirleri verebilir.

Açıkça görülür ki Samim'e göre, hatta bir adım ileri gidelim, Peyami Safa’ya göre yemek, çok yemek, yemek yemeği insani hazların üst sıralarında bir yere koymak pek de iyi bir şey değildir.

Samim ve Besim'e geri dönelim. Besim'in talaş kebabına olan aşkını itiraf ettiği yemeğin devamında ütopik Simeranya ülkesi üzerine konuşmaktadır kahramanlarımız:

“Samim kaşlarını kaldırdı:

-Hayır, dedi, asıl tahsil orada. Talaş kebabına aşık olmaktan kurtulurdun. Çünkü orada, ikide bir değişen öğrenim sisteminden ziyade pilavı ile meşhur bir mektepte okumazdın. Hazım usarelerini ikide bir galeyan ettiren tesirlerden uzak yaşardın ve manevi hüviyetin daha ziyade gelişirdi. Eski dünyamızın bütün yeni terbiyecileri, bu samimi, bu gerçek ve yüksek kültürü bugünkü okulların veremediğinde müttefiktirler; çünkü hepsinde öğretim usulü, baskı zorlama, hayvan yetiştirme ve tıka basa doldurma usulüdür. Senin gibi zeki insanlar bile, talaş kebabına duyulan aşktan daha sahici bir sevgi olmadığına inanmışlardır. Bazıları bunun farkında bile değillerdir. Sen bildiğin ve itiraf ettiğin için sevimlisin.” Açıkça görülür ki Samim'e göre, hatta bir adım ileri gidelim, Peyami Safa’ya göre yemek, çok yemek, yemek yemeği insani hazların üst sıralarında bir yere koymak pek de iyi bir şey değildir. Ancak sistem, insan ruhu ve aklı üzerinde yarattığı boşlukları yemekle, tüketim duygusuyla doldurmayı körükler, insani zaaflarımız da buna, kısacası sistemin dayatmalarına yenik düşer.

Boşlukları yemekle dolduralım

Evet Safa, bu anlamda sisteme olan eleştirisini yöneltmekte bir araç olarak kullanır yemek yemeği, onun düşüncelerine tam olarak katılamayız evet ama kalem oynattığı dönemin kültürel yapısını da bu yolla çok güzel verir… Edebiyatımız içinde bu anlamda bir başka tür eleştirel bakışı görmek için bambaşka bir yazara, bambaşka bir dönem romanına dönelim. Sevgi Soysal'ın Yenişehir’de Bir Öğle Vakti'ne. Yalnızız nasıl ki Peyami Safa'nın yazarlığının doruk noktasıysa, Yenişehir’de Bir Öğle Vakti de Sevgi Soysal'ın ustalık eserlerindendir. 70'li yılların Ankarası’nda geçen etkileyici bir sistem eleştirisidir kitap. Yenişehir'de bir öğle vakti denince aklımıza ister istemez devrilen bir kavak gelir. Ama bu kavağın simgesel devrilişinde aklımızda çakıp sönen başka imgeler vardır: Sert ve disiplinli anneler, yokluk, kazanma hırsı, Hamamönündeki patates çuvalları, şehrin neredeyse bütün merdiven altlarını dolduran tostçular, sınıfsal farklılığın keskinliği, toplumsal dönüşümün baş döndürücülüğü, mis gibi kızartma kokusu…

Soysal, sınıfsal farklılığın acıtıcılığını ve toplumsal dönüşümün bireyi ezici gücünü aynı anda işler hikâyesinde. Bir kavağın etrafında birbirine değen hayatlar ve karakterler bir sistemin çöküşünü anlatır bizlere. Dönüşümün merkezinde elbette sokak ve toplumsal hayat vardır, sokağı ise para ve tüketim alışkanlıkları belirler. 70'lerin Ankarası'nın merkezi bugün Kızılay'ın yuttuğu Yenişehir’dir. Yenişehir'in merkezi ise bugün bir cafe diyebileceğimiz o meşhur Piknik'tir. Piknik'in çevresi ise her alım gücüne hitap eden sandviççi, tostçularla dolmaya başlamıştır yavaş yavaş. Şehir hazır yemeği keşfediyordur.


“Sandviççi tıklım tıklımdı. Hardallı, sosisli, peynirli tost, ayran; bütün bu alışılmış, her sandviççide, hiçbir yenilik, değişiklik gereği duyulmadan sunulan gıdaları yemekten usanmıyordu kimse. Sandviç yemek kendi başına bir değişiklik, yenilikti çoklarınca. Ucuz oluşu, çok ucuza tencere kaynatmaya alışık olanlar için inandırıcı sayılmasa da saatlerce ocaklarda kaynayan, bol soğanlı, az kıymalı patates yemeklerinden usanmış insanlar için bir yenilik, değişiklikti sandviç yine de.(...) Önce çoğunluğun kuşkuyla baktığı, yeniliklere herkeslerden daha açık kolej çocuklarının uğrağı olan bir yeni sandviççi, evdeki mis gibi yemekler dururken sandviçle iştah kaçıran çocuklarına kızan ailelerin derdiydi. Sonra ansızın bütün kente yayıldı.

Aslına bakarsanız Soysal'ın anlatmaya çalıştığı şey değişen bir dünya, bir ülke değil, yıkılmaya başlayan bir düzendir.

Büyük bir canlılıkla anlatır Soysal ve yeme alışkanlığının değişimini gündelik hayatın düzenini, akışını nasıl kırdığına odaklanır. “Bu sandviçler, tostlar ne denli kötüleşirlerse kötüleşsinler alıcı buldular. Analarının soğan kokan ellerine; kış ve yaz aylarında hep aynı tatta pişen, hep ucuza çıkmasına çalışılan, ev kadınlarının kocalarından gizli gittikleri sinema parasının, saklı aldıkları naylon çorapların mutfak masrafından çıkarılması yüzünden tatlarını iyice yitiren yemeklere isyandı belki bu. Mevsim başlarında evlerde kurulan un, patates, soğan çuvalları düzenini, sadece bu düzeni yıkabilmekti.”

Aslına bakarsanız Soysal'ın anlatmaya çalıştığı şey değişen bir dünya, bir ülke değil, yıkılmaya başlayan bir düzendir. Bu yıkıntının altında kalanlarla, üstüne çıkanlar arasındaki acıtıcı gerilimdir. Kahramanlarının ağzına attığı her lokma da, tıpkı giydikleri, düşündükleri, yapıp ettikleri her şey gibi bunun, bu gerilimin birer imleyicisine dönüşür roman boyunca.

İştaha gelmek ya da gelmemek

“Muhasebeci bey pembeye yakın bulanık renkli bir cins şeftali rakısına düşkündü; 'Bakalım benim ab-ı hayatı nasıl bulacaksınız?' istifsarıyla kadehi uzattı: Agâh Bey içti, biraz buruk, lakin baygın kokulu, tuhaf lezzetli, hoş bir içkiydi. Ötede kalem efendileri rakı sofrasını kurmak, mezeleri, salataları hazırlamakla meşguldü; odacılar kenarda ateş yakmışlar kebap çeviriyorlardı. Şeftali rayihasına karışan bu pişmiş et kokusu akşamın serinliği içinde insana keyifli bir iştah veriyordu; mütemadiyen içiyorlar, üzerlerine yoğurt dökülmüş sıcak patlıcan kızartmalarından, taratorlu semizotu salatalarından kaşık kaşık yiyorlardı.” Refik Halit’in Şeftali Bahçeleri adlı öyküsünü okuyup da şeftali rayihasını duymamak, önümüzde kurduğu rakı sofralarında tembelce demlenmemek, şeftali rayihasına karışan pişmiş et kokusunu içimize çekmemek mümkün değildir. Çünkü Türkçeye armağan edilmiş yazarların başında gelir, Refik Halid Karay şüphesiz. Tarzını sevmeyen eleştirmenler bile yazarın bu dili en iyi kullanan edebiyatçıların başında geldiğinin hakkını verirler. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Karay için “Tam bir yaşam adamıdır,” demiş, edebiyat adamı tanımını kendine doğru kayırarak. Ama zaman gösteriyor ki, Karay gibi yemekten içmekten, acıdan keyiften, kadından erkekten, savaştan ve aşktan anlayan bir hayat adamı olmadan edebiyat adamı da olunmuyor.


Karay yemekten anlar, kokudan, sesten… Hayatın duyular aracılığıyla dile geçirilmesi gerektiğini bilir gibidir. Şeftali Bahçeleri de işte bu bilişe dair yazılmış en etkileyici hikayelerinden biridir. Bir Anadolu kasabasına gelen, tumturaklı, vazifeşinas, kuru zevkli, Avrupa görmüş Tahrirat Memuru Agâh Bey'in müthiş değişimi anlatılır Şeftali Bahçeleri’nde. Yazar bu dönüşümü muhteşem doğa tasvirleri, yeme ve eğlenme keyfi üzerinden yapar. Başlangıçta ıslahat, teşkilat, imarat gibi ağır düşüncelerle sarmalanmış kahramanımızın dirayeti müthiş bir sefa sofrasında kırılır, gel keyfim gel diye söylenen bir adama dönüşür git gide. Hikaye de burada biter, tam keyfin üstünde…

Karay'ın buradaki eleştirisi, safahata düşüp memuriyeti, memlekete hizmeti boşlayanlar üzerine değildir ama. İnsanı doğadan koparan, aslında insanlık dışı bulduğu çalışma sistemi ve bürokrasidir. Kim olursa olsun, ne kadar dürüst, ahlaklı olursa olsun, doğanın çekimine kapılmaktan, insani arzuların peşine düşmekten kendini alamaz, demektedir. Sorumuz da budur aslında, kendimizi yemenin keyfine doğamızın içine mi bırakmalı mıyız, yoksa ahlaka tutunmalı ve bırakmamalı mıyız? Bir canlı olarak, yaşamak için gereksinmelerimizi kültürleşme süreci içinde ketlemek ya da bu gereksinimlere fazlaca önem vermek, bunu yüksek bir hazza dönüştürmek mi daha sorunludur? Yani aradığımız o eşsiz denge nasıl kurulur, edebiyat ise bu dengenin ya da dengesizliğin neresinde durur? Edebiyatın kısaca bize söz konusu dengesizliği ve çıkmazı gösterdiğini söyleyerek yolumuza devam edebiliriz.

Ama tam burada, -obur kahramanlar aracılığıyla mademki şehrin, şehir hayatının kırılma noktalarına sofralar aracılığıyla odaklandık- Karay’ın değişen kültürü, şehir yaşamını imleyen sofrasını görmeden gitmeyelim. Ve Türkçe klasiklerin baş eserlerinden biri olan Bugünün Saraylısı’nın sofrasına kısa bir göz gezdirelim:

“‘Ayşen öyle göründüğü gibi bön değil; bilmediği yok. Aklı her şeye eriyor, eli her işe yatıyor. Kurduğu sofraya, yaptığı salataya git de bak!’ Ata, sofraya çıktı. Yemek masası lokantalardakine benzeyen bir hal almıştı. Muşamba kalkmış, örtü konmuş, örtüye eş peçeteler dizilmişti. Salata zeytinlerle, uçlarında yeşil yaprakları bırakılıp dörde yarılmış turplarla süslenmiş, ortasına da yeşil salatanın göbeği oturtulmuştu; herkesin önünde ayrı bir bardak duruyordu.”


Bir pazar öğleden sonra kısır yapmaya girişiyorsun...



Safa’dan, Karay’dan ve Soysal'dan sonra bir adım daha atalım zaman içinde ve 2000'li yıllara gelelim. Edebiyatta toplumcu gerçekçiliğin geride kaldığı, birey olma sürecini yarım yamalak da olsa tamamlayamamış, belleksiz, siyasi bilinci, hayata dair özgüveni darbelerle yok edilmiş, çaresiz bir kuşağın hikayesine; Barış Bıçakçı'nın Bizim Büyük Çaresizliğimiz'ine geçelim. Bu romanı bitirenlerin aklında genellikle şöyle bir iz kalır; hayata dair derin bir çaresizlik duygusuna ve üç kişilik umutsuz aşka eşlik eden, orta sınıf yemekleri ve mutfak hayatı.


“Bir pazar öğleden sonra kısır yapmaya girişiyorsun. Nihal de sana yardım ediyor. İkiniz günlük işlerde iyi bir ekip oluyorsunuz. Ben oturmuş sizi seyrediyorum. Nihal'den taze soğanları yıkamasını istiyorsun. Yıkıyor ve sen söylemediğin halde doğramaya başlıyor. Hem de senin hiç sevmediğin biçimde, bir hayli kalın. Ona kızmıyorsun, hoş şakalarla takılıyorsun. Oysa Serap'a bu yüzden kızdığını çok iyi hatırlıyorum; ağlayarak, bir kış günü toplandığımız öğrenci evinin en soğuk odasına kapatmıştı kendisini. Şu senin muhteşem patatesli sarımsaklı omletini yaptığın kahvaltılardan birinde, Nihal uzanıp tıraşı gelmiş çenendeki ekmek parçasını alıyor. Sol gözümün hemen altında bir seğirme... Hakim olmaya çalışıyorum.”

Bu romanı bitirenlerin aklında genellikle şöyle bir iz kalır; hayata dair derin bir çaresizlik duygusuna ve üç kişilik umutsuz aşka eşlik eden, orta sınıf yemekleri ve mutfak hayatı.

Zaman değişmiştir, Yenişehir’deki alt-orta sınıftan şehirli kadınların ya da Peyami Safa’nın Yalnızız’ınındaki gibi aşçıların ve hizmetçilerin sofrası değildir artık önümüzdeki. Aileler dağılmış, insan denen varlık, bir çaresiz birim olarak şehirde yapayalnız kalmıştır. Barış Bıçakçı, aşkı, kıskançlığı, yetişkinliğe vardığı halde bir aile kurmamış bireyin takıntılı bencilliğini bu kısacık paragrafta etkileyici biçimde anlatmıştır. Aynı genç kıza aşık olan iki geçkin erkeğin hikayesinde, işe gidip gelmekten ve mutfağa geçip sevdiği yemekleri yapıp yemekten başka bir hayatı olmayan şehir belirir. Sanki, nasıl demeli, şehir yok gibidir. Dolayısıyla birey denen şey de öyle… Varlığın çaresizliğinde, insan ve şehir, hep birlikte yokluğa doğru ilerlemektedirler.

“Rendelediğim domatesi fasulyenin üzerine koydum. Sen biraz karıştırıp tencerenin kapağını kapadın. Yemeği hiç su katmadan pişirmenin önemi üzerine bir iki büyük söz söyledik birbirimize.”

Nihal’e âşık olduklarını söylememe kararı aldıklarında, Ender ve Çetin yine mutfakta, yine yemek yapmakta ve yine olmayan hayatı kaçırmaktadırlar. Olmayan hayatlarını kaçırmalarının üzerine yemek yemekten başka çareleri yoktur. Ya da çaresizlikleri. Cinsellikle birlikte dünyevi ihtiyaçların ve arzuların başında gelen yeme eyleminin edebiyatın içinde başrolde olmasına şaşırmamak gerek, evet. Şaşılası olan, bu eylemin kültürel bütün kodları içine alarak, yazarlarının ve onların yaşadıkları dönemlerin bütün ruhunu böylesinde içinde taşıyarak gelip bize sunması, her defasında önümüze kurulan sofraların başından bir türlü kaldırmaması. Yemek inişli çıkışlı bir aşk insan için belli ki, gerisi ise Besim’in de dediği gibi, edebiyat!

(Bu yazı ilk olarak Metro-Gastro Dergisi'nde yayımlanmıştır.)