top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Gökkuşağının üstünde yaşamaya cesaret eden onurlu öyküler

"Henüz ortada kitap yokken aklımda sürekli "Yarık" ismi vardı. Bu isimde bir öykü yok belki, ama kitabın bütünü derin bir yarık diyebilirim. Ailemizle ilişkilerimizin, partnerlerimizle mesafemizin sürekli yarılıp uçurum gibi genişlediği duygusu var. Bazen bu yarık biraz kapanıyor, bazen içine düşüveriyoruz. " Aynur Kulak, dikkat çeken ilk öykü kitabı Annemin Kaburgası ve tüm normallerin karşısında durmak üzerinden Burçin Tetik'le söyleşti.

Aynur Kulak

Burçin Tetik ile Annemin Kaburgası odağında yapmış olduğum söyleşi tüm normlara ve toplumsal cinsiyet modellerindeki normallere karşılık kimliği ile barışık, kimliği ile onur duyan lgbti+ bireylerin yaşama ve hayata dair söyledikleri ve bundan sonra kendilerini toplumsal tahakkümler karşısında sakınımsız bir şekilde ifade edecekleri öykülere istinaden yapıldı. Çünkü lgbti+ bireylerin hiçbir öyküsü “Normalin” dışında değil. Hepsi “normal” hepsi de gerçekten var olan ve biz buradayız, varız diyen gerçek insana dair yaşam biçimlerinden, duygularından oluşmakta. Burçin Tetik ile kitabını ve tüm normallerin karşısında durmayı konuştuk.

Sizinle yapılan bir söyleşide tırnak içinde “Normal” e vurgu yapılarak şu soru soruluyor; ““Normalin”” dışında hikayeler yazmaya nasıl karar verdiniz?” Normalin herhangi bir sebepten dolayı tırnak içine alındığı bu tipte sorular hetero bir yazara asla sorulmuyor.


Teşekkürler bu soru için, çok haklısınız. Annemin Kaburgası hakkında söyleştiğim herkes çok dikkatli ve nezaketliydi, ama ister istemez bu "normalin dışı" sorusu geliyor. Bunu başka nasıl ifade edeceğimizi de bilmiyoruz galiba. Bir oluş var, norma sığmıyor, farkındayız, ama bunu doğru biçimde karşımızdakine nasıl aktaracağımızı kestiremiyoruz. Bu aslında kitap adına değerli bir şey, çünkü okuyanda yüze soğuk su çarpmış gibi bir his uyandırdığını anlıyorum bu tür konuşmalardan. Demek ki bazı açılardan bu öykülere benzeyen çok fazla metne maruz kalınmamış; kitap bir biçimde kendini ayırıyor. Bunun da ileride değişeceğine inancım tam. Bundan on sene sonra çok daha fazla çeşitlilik içeren, yazarları da metinler kadar birbirinden farklı bir edebiyat ortamında olacağımıza inanıyorum. O zaman da bu sorular azalacak, biçim değiştirecek, "neden normalin dışında" öyküler olduğu muhtemelen artık sorgulanan bir şey olmayacak. Tabii gönül isterdi ki birileri de bazı yazarlara "İyi de, neden hep hetero karakterler? Bu seçimi nasıl yaptınız?" diye sorsun. Kitabın okunduğu harika bir okuma grubunda okurlardan biri öykülerde "normalin şiddetinin" hissedildiğini ifade etmişti. Çoğu öyküde öyle heteronormatif öykülerde alışık olduğumuz gibi queer karakterler serüvenlerini acı içinde sonlandırmıyor, genelde bir umut ve değişim söz konusu. Yine de "büyük" şiddetler olmasa da normal dediğimiz hayat bazı kimlikler için öyle zorlayıcı ki, tam da bu normalin şiddeti meselesine geliyoruz. Queer bir kimse hayatı boyunca öyle çok büyük olaylar yaşamasa, ailesi tarafından reddedilmese, sokaklarda kalmasa bile hayatın akışı onu sırf kendisi olduğu için çok örseliyor. İşte bu normalin şiddeti galiba kitabın kendisine de uygulanabilecek bir kavram. Sadece olduğu gibi var olurken bile sıfatlarla, normlarla, öteki olduğu bildirilerek hep "normal olmadığı" hissettirilmekte.


“Bir insan nasıl boydan boya yarıldıktan sonra aynı kişi olarak uyanabilir?” Kitabın da ilk öyküsü olan Annemin Kaburgası bu ilk cümle ile başlıyor ve vücudu yarılan bu kişinin 40 yaşında, lezbiyen Beril’in annesinin bedeni olduğunu anlıyoruz. Vejetaryen Beril annesinin vücudundaki yarığı iyileştirmek için tüm bir tavuğu kasaptan alıp parçalıyor, ama sevgilisini, beraber yaşadığı kadını annesine söyleyemiyor. Kadınlar arasında bedenlerinden gelen göbek bağının aslında bir yarılmanın ya da bir parçalanmanın sebebi olarak ortaya çıktığını söyleyebilir miyiz? Sonuçta Beril bu yarılmadan, parçalanmadan mütevellit, annesine açılmaya karar veriyor fakat açılabiliyor mu, bu da bir soru işareti.


Bu kadının bir ismi yok aslında, Beril bir sonraki öykünün karakteri. Ama bunu ilk kez yaşamadım, Annemin Kaburgası'ndaki karakterin Beril olduğu düşünülüyor sık sık. Bence bunun sebebi Yabanperi öyküsünün bir anlamda ilk öyküye tamamlayıcı olması. Sanki birinde yetişkinliğin çocuk dünyasına, diğerinde çocuğun yetişkin dünyasındayız.


Henüz ortada kitap yokken aklımda sürekli "Yarık" ismi vardı. Bu isimde bir öykü yok belki, ama kitabın bütünü derin bir yarık diyebilirim. Ailemizle ilişkilerimizin, partnerlerimizle mesafemizin sürekli yarılıp uçurum gibi genişlediği duygusu var. Bazen bu yarık biraz kapanıyor, bazen içine düşüveriyoruz. Anneyle ilişkiler de, kadın kadına ilişkiler de benim için çok bedensel. Birinin bedeninde var oluyoruz, oradan o bedeni yararak çıkıyoruz ki yaşayalım. Sonra yaşarken bir başka kadının bedenine bu kez aşkla ya da şehvetle duhul ediyoruz. Bitmeyen bir bedensellik. Haliyle tüm duygular da bedende kendini gösteriyor. Kaburgadan yaratılmadan koparılan göbek kordonuna, vajinayı yararak hayata merhaba demekten yemek yapmak için bir hayvan bedenini parçalamaya, hayatta kalmanın, sadece var olmanın bile fiziksel bir şiddeti var bazen. İlişkiler, sevgi, bağlılık da bundan muaf değil. Kadın orada annesinin kaburgasını kırdığını anımsıyor, çünkü belki annesine açılırsa onu yeniden bir şekilde kırmaktan, parçalamaktan korkuyor. Zaten bir kere incitmişti. Üstelik hayatını kurtarmaya çalışırken. Şimdi de bir biçimde bağ kurmak, kendini anlatmak istiyor, teoride son derece pozitif bir şey, ama ucunda o bağı tamamen koparmak da var. Kitabın uğraştığı bir soru da bu. Anne figüründen bağımızı tamamen koparmadan birey olmak mümkün değil midir? Doğup da göbek kordonumuz kesilince mi, 18 olduğumuzda mı, yoksa açıldığımızda mı tam birey oluruz? Cevabını aramaya devam edeceğiz.



Yabanperi. Aslında Annemin Kaburgası’ndaki lezbiyen kadın ile Yabanperi öyküsündeki çocuk aynı kişi sanki. İki öykünün ortaklığı ya da Beril’in eşcinselliğini keşfedişinin ilk aşamalarından ziyade Annemin Kaburgası öyküsünde nasıl anne figürüne odaklandıysak Yabanperi’de de baba figürüne odaklanmak istiyorum aslında. Beril’in babasını koltuğun kenarında otururken gördüğü ve onu o haliyle kabul edip, yadırgamayıp, herhangi bir soru sormayıp koşup sarılması eşcinsellik, trans bireylik, toplumsal cinsiyet rolleri, normallik adına kırılma anına denk düşüyor. Queer bir ailede yetişmek, bu durumun aile içindeki aktarımı, baba rolünün ve eksikliğinin belki de anneye lezbiyen olduğunu ifade edemeyen çocuklar üzerindeki etkisi, cinsiyet adına rollerimiz üzerinde nasıl etkiler yaratıyor?


İki öykünün birbirini tamamladığı hususuna katılıyorum. Beril sadece Yabanperi'de var aslında, ama sanki bir biçimde Annemin Kaburgası'na da taşıyor. Çünkü kimliklerimiz, yönelimlerimiz (ki buna heteroseksüellik de tabii ki dahil) ailelerimizden, ebeveynlerimizden ve çocukluğumuzdan bağımsız değil. Bilinçdışımıza kodlanan pek çok yaşantı, sembol, anı birikerek kim olduğumuzu, nasıl insanlardan hoşlandığımızı, bazen neden toksik ilişkilerden çıkamadığımızı, bazen neden kendimizi sabote ettiğimizi belirliyor. Pek çok zaman bir kitapta queer bir karakter varsa o tek başına oluyor, sanki biraz süs gibi, öykünün gerisine renk katmak için orada gibi bir his bırakabiliyor insanda. Halbuki queer bir baba ve queer bir kızı olabilir. Bu öyküler de pekala iç içe geçebilir. Nasıl hetero bir anne ve kızı erkek arkadaşlar, evlilik gibi konularda bir ortaklık geliştiriyorsa, queer aileler de başka ortaklıklar geliştirebilir. Çocuklara duyguları öğretirken onları içlerine kodlamış oluyoruz aslında. Eşcinsellikten, translıktan nefreti, tiksintiyi öğretirsek çocuk da bunu içselleştiriyor, eğer kendisi de lgbti+ ise ister istemez kendinden iğrenerek büyüyor. Bazen bunu fark etmiyor bile. O yüzden Beril ve babasının ilişkisi benim için çok önemliydi. Bir çocuğun queerliği babasında görüp sevmesi, kendini de sevmesi anlamına gelebilir. Bunlar yaşanıyor, sadece konuşulmuyor. Bu tür karşılaşmaları, farklı jenerasyonların birbirini nasıl etkilediğini, aile içi dinamikleri irdelemeyi seviyorum.


Müllerstrasse’de Bir Ev, Frau Mahler’in Mektubu ve Beden Göçü isimli öyküleriniz gurbetçi olma, mülteci olma, eşcinsel olma, trans olma; yani bir durumdan, zorunluluktan veya seçimden dolayı “öteki” olma durumlarının “normal” ve “olması gereken bu” tanımlarıyla nasıl değersizleştirildiğini, “öteki” olanın kimlik üzerinden maruz kaldığı faşizmi anlatmalarıyla çok çarpıcılar. Her ne şekilde olursa olsun “öteki” olmak, iki arada bir derede olmak, kim olduğunu tam olarak tanımlayamama durumu, kimliksizliği kişiler üzerinde nasıl etkiler bırakıyor?


Bu üç göç öyküsünü yönelim ve cinsiyetle beraber okumak bence de zenginleştirici bir teşebbüs. Dediğiniz gibi iki arada bir derede varoluşlar bunlar. Topluma ait gibisin, ama tam değilsin de. Senin kim olduğunu bilmen, olduğun şeyin adını koyman engellenirken dışarıdan sürekli sana sıfatlar yakıştırılıyor. Almanya'da yaşayan üçüncü nesil bir göçmen kendini ne kadar Alman görürse görsün gerek okullarda, gerek işlerde, gerek sokakta her an ne kadar da Alman olmadığı kendisine aktarılır. Bir yandan da Türkiye'de doğup büyümüş birinin yanında pek tabii oldukça Almandır. "Almanya'da yabancı, Türkiye'de yabancı" deniyor ya, tam da öyle. Göç üzerinden deşilecek daha çok hikâye var, pek çoğunu Türkiye'de hiç öğrenmedik, hiç üzerine düşünmedik. Halbuki göç bitmedi, özellikle son birkaç senedir Almanya yeniden büyük bir göç alıyor. Ve bu kez belki öncesinde göre daha açık biçimde ciddi bir queer göç de var. Kendi ülkelerinde istenmediklerini hisseden lubunyalar bu kez Türkiyeli kimliklerinden ötürü pek de istenmedikleri bir ülkede yaşıyorlar. Katman katman bir kimliklik hali. Ayrımcılığı da iki kat yaşıyorlar tabii, diasporada da hoş görülmeyebiliyorlar, Almanların arasında da. Aslında normun dışında bırakılan çoğu kimlik birbiriyle paralellik taşıyor. Ben hem göçmen hem queer bir kadın olarak ne kadar benzer baskı yöntemleri, bürokratik engeller, sindirme politikaları olduğunun farkındayım. Trans bir insana yaşatılan isim, kimlik, resmi belge şiddetinin bir kısmı göçmenlere ve elbette göçmenlik statüsüne bile erişemeyen mült