Ara

Çevirmeni Anlatıyor: Çevirmenin Dostoyevski'si!

Çevirmeni Anlatıyor'da bu defa Furkan Özkan ve Dostoyevski var. Kumarbaz'dan İnsancıklar'a, Beyaz Geceler'den Öyküler'e, Dostoyevski'yi Rusça aslından dilimize çeviren Furkan Özkan, bir yazarla bir çevirmenin hayatlarının kesişim noktalarına odaklanıyor. Dostoyevski'nin, genç bir çevirmenin hayatına nasıl dokunduğunu anlatıyor.

Furkan Özkan

Yazın çevirisi macerama Dostoyevski’yle başladım.


2017 yılının başındayız. Üniversitemi bir dönem uzatmışım yurtdışına gittiğim için. Döndüğümde hemen bir çeviri bürosunda da iş bulmuşum. Haftanın iki gün okula, üç gün işe gidiyorum. Hem ilk defa tam zamanlı çalışıyorum hem de okulda öğrendiklerimi teknik çeviride uygulama fırsatı buluyorum. Notlarım çok iyi, üniversite ve fakülte birincisi olarak bitireceğim okulu. Şirketteki projeler harika gidiyor, zaten teknik çevirideki bilgimin temelini de orada atmışım. Herkes umutlu, ben teknik çeviride tamamım, hatta iddialıyım ama, yazın çevirisine okuldaki ödevler dışında elimi bile sürmemişim. Hiç de düşünmüyorum o sırada.


İlk çeviri teklifimi çok iyi hatırlıyorum. Bir gün işten eve geldim. Telefonum çaldı. Sevgili Hülya Arslan’dı arayan. Rusçayı bana layıkıyla öğreten bölümün başındaydı o sırada. Dedi ki böyle böyle, Koridor Yayınları çevirmen arıyor, senin adını veriyorum. Galiba Dostoyevski çevirttireceklermiş. Hocam diyorum, ben yapamam, dili bir kere çok ağır. Rusçayı öğrenmeye başlayalı 5 sene olmuş olmamış, nasıl olur? Ben sana güveniyorum, güvenmesem adını da vermem dedi. Öyle mi, öyle, peki dedim konuşalım. Telefonu kapattık. Tabii beni bir heyecan sardı. Teknik çeviriye benzemez yazın çevirisi. Teknik çeviri günlük işse, yazın çevirisi ömürlük iş. Ömür boyu gelir o çeviri peşinizden, telifi sizindir. Yazarla dertleşir, kimi yerlerde kahramanlarla arkadaşlık edersiniz.


Birkaç gün sonra iletişime geçtiler. Dostoyevski’nin beş öyküsünü çevirtip bir kitap halinde basacaklar. Koridor Rus klasiklerine yeni yeni başlamış o sıralar. Benden deneme çevirisi istediler. Deneme çevirisini yapmak on günümü aldı. İnce eleyip sık dokuyorum. İşin sonunda rezil olmak, reddedilmek de var. Hem gururuma yediremeyeceğim hem de Hülya Hoca’yı hayal kırıklığına uğratacağım. Oldum olası başarılı olmuşumdur, o sırada başarısız olma lüksüm yok (şimdi böyle değil tabii). Bir de sanki hissetmişim gibi ileride lazım olursa diye çeviri tekniği oturtmaya çalışıyorum kendime. Her sözcüğün her anlamına bakıyorum. Daha da toyum, bilmediğim sözcük çok fazla. Ama teknik çeviri sağ olsun, bilmediğim sözcükleri nasıl bulacağımı, bağlamın ne olabileceğini çözmekte hiç fena değilim. Zaten teknik çeviride bugüne kadar kazandığım o bağlam bulma deneyimi, yazın çevirisinde çok işime yaradı. Şunu söylemek istiyorum, özellikle yerelleştirmelerde bağlam bazen çok muğlaktır. Bazen tek sözcükten oluşan girdileri çevirirsiniz. İşte o zaman deneyim girer devreye, o sözcüğü nasıl çevireceğinizi bilirsiniz. İşte bu bana yazın çevirisinde çok yardımcı oldu.



Birkaç gün sonra haber geldi. Deneme çevirisinden geçmişim. Sözleşme imzalamak istiyorlar. Ama sözleşme nedir, nasıl imzalanır, hiçbir fikrim yok. Danışa danışa yolumu buluyorum bir şekilde. Nasıl da heyecanlıyım, Dostoyevski’nin edebiyata başladığı yaşlardayım tam, daha mezun bile olmamışken o büyük ustayı çevirmeye başlayacağım. Havalardayım havalarda. Bu arada zaten tam zamanlı bir işim var, mesaim altıda bitiyor. Eve geliyorum, yemek yiyip dinlenip Dostoyevski’nin hikayelerinin başına oturuyorum, gece yarısına kadar, çevirebildiğim kadar çeviriyorum. İyi de gidiyor, teslim ediyorum. Çevirirken zorlandım mı? Evet, çok zorlandım. Özellikle de yolun başında olduğum için. Ama ortaya hakkıyla bir çeviri çıkarabilmek için o kadar çok çalıştım ki anlatamam. Orada uyguladığım tekniği hala yazın çevirisi yaparken kullanıyorum. Orada öğrendiğim yapıları, sözcükleri bir daha unutmadım hep kaldı aklımda. Bu arada teknik çevirinin getirdiği bir deneyimle, çeviriyi klasik yöntemlerle metin düzenleyici programlarda değil, bilgisayar destekli çeviri araçlarıyla yapıyorum ki, hangi kelimeye daha önce ne demişim, hangi atasözünü nasıl çevirmişim hepsini görebiliyorum. Şimdi bile dönüp bakıyorum ilk çevirime kimi zaman.

Zorlu bir çalışmadan sonra çeviriyi bitirip teslim ediyorum mayıs ayı gibi, sonra mezun oluyorum, o yılın sonunda Dostoyevski’den ilk çevirim Öyküler adıyla yayımlanıyor. Hülya Arslan kitabın editörlüğünü üstleniyor. O yıl yazın çevirisine adımımı attım ya, devamı da geliyor. Şu ana kadar yayımı bekleyen dört, yayımlanmış yedi çevirim var. Bir de çeviri aşamasında bir başka kitap var elimde. Hepsi göz bebeğim. Ama ilk göz ağrım o Öyküler kitabı ve Dostoyevski. Öyküler’in ardından önce Kumarbaz’ı, sonra da İnsancıklar’ı çevirdiğimi belirmem gerek.


Dostoyevski hakkında söylenecek çok şey var elbette, yazılmış yüzlerce tez, kitap var. Ben burada onları tekrar edecek değilim. Dostoyevski’nin dünya edebiyatı açısından ne kadar önemli olduğu herkesin malumu. Çeviri sürecinden de bahsetmeyeceğim. Çeviri süreci kimi zaman sıkıcı ve tekdüze olabiliyor. Sadece yıllar önce yaşamış bir yazar, bir çevirmenin hayatına nasıl dokunabiliyor, birbirinden çok farklı iki yaşantı birbiriyle nasıl kesişebiliyor onu anlatmak niyetim.


"Petersburg’da oldukça tuhaf köşeler vardır"


2017 yılının sonunda Dostoyevski’nin şehri Petersburg’a yüksek lisansa gittim. Beyaz Geceler’i çevirdikten sonra, hikayenin geçtiği şehre gidip o geceleri bizzat deneyimleyeceğim için epey heyecanlıydım. Bu arada İnsancıklar’ıda Petersburg’da çevirdim. Yazarın şehrinde veya hikayenin geçtiği şehirde yaşamak açıkçası çevirmene ve çeviriye üçüncü bir boyut kazandırıyor. Petersburg gibi tarihi dokusu son derece iyi korunmuş bir şehirde, yazarın dolaştığı sokaklarda dolaşabilmek, kimi zaman yazarın betimlemelerini daha rahat anlamanızı sağlıyor, hatta bazı sözcüklerdeki seçimlerinizi değiştirebiliyor. Kısacası sözlükten baktığınızda zihninizde şekillendiremediğiniz bazı şeyler, yazarın şehrindeyken daha somut hale gelebiliyor. Bu da çevirmenin “kültür” farkı nedeniyle yaşadığı eksikliği bir nebze de olsa giderebilmesine yardımcı oluyor. Yine Türkiye’de pek yaygın olmasa da Rusya’da epey yaygın olan “müze ev” projeleri sayesinde Dostoyevski’nin Petersburg’da yaşadığı ve yazdığı evi ziyaret etmek, el yazmalarını, yazarın eşyalarını, yazar hakkında yapılan çalışmaları görmek de çevirmen için ilginç bir deneyim.


Dostoyevski ve Petersburg’u birbirinden ayırmak zor. Tabii Dostoyevski’nin şehrin her zaman ihtişamlı tarafını anlatmadığını da belirtmek gerek elbette. Ama emin olduğumuz tek bir şey varsa o da, yazarın Petersburg’u çok iyi tanıdığı, arka sokaklarındaki binaları renklerine dek bildiği. Hatta öyle ki Beyaz Geceler’in ilk sayfalarında, başkahramanın evlerle kurduğu dostluğu anlatır, binaların farklı kişiliklerinden bahseder. Yine aynı öyküde şehri şöyle tanımlar Dostoyevski, pek severim: “Nastenka, belki bilmiyorsunuz, fakat Petersburg’da oldukça tuhaf köşeler vardır. Bu yerlerde, Petersburg’da yaşayan tüm insanları aydınlatan güneş değil de, sanki bu yerler için özellikle ısmarlanmış, yeni ve bambaşka bir güneş, kendine özgü bir ışıkla parlar. Bu köşelerde, sevgili Nastenka, sanki bambaşka bir hayat yaşanır, yanımızda kaynayıp duran hayata benzemeyen.” Dostoyevski, işte bu tuhaf köşelerdeki insanların hikayelerini anlattı. O basık odasından çıkan Raskolnikov da bu güneşi başka parlayan tuhaf köşelerin insanıdır, İnsancıklar’daki aşık Devuşkin de öyle. Tabii Dostoyevski’nin kendisi de. Örneğin, Kumarbaz’daki o hararetli, kazanmak için her şeyini ortaya koyup sonunda her şeyini kaybeden başkahraman da Dostoyevski’nin ta kendisi. Yani kendisini yazmaktan da çekinmiyor o, kumar gibi kötü bir alışkanlığın getirdiği esrikliği ve coşkuyu tüm çıplaklığıyla anlatan kaç roman var?


Yazın çevirisine Dostoyevski gibi bir üstatla başlamış olmam, hem Rus kültürünü daha yakından öğrenmeme hem de Rus edebiyatının/kültürünün diğer eserlerini daha iyi anlamamı sağladı. Onun satırlarıyla başladığım yazın çevirisi macerasına hala devam ediyorum. Yani Dostoyevski’nin kimilerine göre ağır dili beni çeviriden soğutmadı, aksine zordan başlamak hem heyecanımı körükledi hem de uzun ve karmaşık cümlelerle boğuşmayı öğretti. Ağır da değildir bence dilli, elbette kendine özgü bir formüle dayalı, başı sonu belli, ara cümleleri yerinde bir dili vardır Dostoyevski’nin Rusçada. O sistematik dili ben de çevirilerimde korumaya çalıştım, o üslubu da açıkçası çok sevdim. Tolstoy’un eksiltmeli cümlelerle dolu hikayelerini çevirirken çok daha zorlandığımı söyleyeyim.

Dostoyevski, genç bir çevirmenin hayatına işte böyle dokundu.