• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Doğa Yürüşleri I: Meşe fısıltıları, Latife Tekin ve çocukluk üzerine

"İnsan hep niyetlerle doludur ve masumane ifade ettiği kendiyle ilgili kısacık bir orman gezintisinde bile ufak tefek kişisel hesapları muhakkak vardır."


Bugün okulun ilk günü. Bu, kaşıktan ekmeğe akan bal yavaşlığında geçen, uzadıkça uzayan yaz günleri geride kaldı demek, yani kendi kendimle gün içinde birkaç saat kalabileceğim artık, demek… Oğlumun okulunun hemen yanından başlayan ve nehre doğru kıvrılarak genişleyen mütevazı meşe korusuna kırıyorum işte bu yüzden, bu sabah dümeni. Sabahın serinliğinde kısa ve kendimle baş başa bir orman yürüyüşü, diyorum, iyi gelecek. Ama neye?


Fotoğraflar: Oylum Yılmaz

İnsan hep niyetlerle doludur ve masumane ifade ettiği kendiyle ilgili kısacık bir orman gezintisinde bile ufak tefek kişisel hesapları muhakkak vardır. Benim de var elbette, aklım bu vakitler diplerine taze palamutlarını bırakan meşe ağaçlarının altını eşeleyip eteğime doldurduğum dal parçalarını, meşe palamudu şapkalarını, kopan ağaç kabuklarını evdeki minik elişi atölyeme götürmekte; üzerlerine kenarlarına minik bir yün topağı ya da ne bileyim bir cam parçası falan ekleyerek onlara kılık değiştirtmek hevesinde. Koruya girer girmez önce her insan gibi başımı yukarı kaldırıp ağaç dallarının gökyüzüyle arama koyduğu mesafeyi tartmaya ve dalların içinden geçen rüzgarın sesine kulak vererek ormanı dinlemeye başlıyorum. Böyle söyleyince kulağa öyle geliyor ama aslında hiç romantik değil, çünkü avcı toplayıcı atalarımızdan kalan bir miras bu bize, kalıtımsal bir tetikte olma hali sadece. Orman insan için gerçek bir yuva değil, hiçbir zaman da olmadı, bunu iliklerimize kadar biliyoruz. Yine de bir meşe korusunda tanıdık bir ev hissi, sıcak bir yuva hayali bulmak çok kolay. Bu hissi paleolitik çağda meşe kavuğunda yaşayan, kavuktan çıktıktan sonra da evini yine meşe ağacından yapan atalarımıza borçluyuz büyük ihtimalle. Bir de binlerce yıldır birbirimize anlattığımız mitolojik hikayelere… Eski Yunan mitolojisinde meşe Zeus’un kutsal ağacı kabul edilirmiş ve kahinler rüzgarda meşe ağacının yapraklarından çıkan seslere göre geleceği tahmin ederlermiş. Prometheus’un da düşünmesi, aydınlanması ve yaşaması için insanlığa armağan ettiği ateş, meşe ağacından bir odunla yanarmış. Peki onca ağaç içinde neden meşe diye soruyorum kendime? Neden Zeus’un kutsal ağacı o olmuş. Zeytin değil, incir değil, meyvesi eğer kıtlık zamanında değilseniz yenmez bile… Öyleyse niye? Tam 65 milyon yıldır dünya gezegeninin misafirleri meşe ağaçları. Bu, dünya üzerinde yaşayan canlı türlerine bakıldığında türsel bir rekor denebilir, ömürleri bin yıl sürebiliyor, ana vatanları ise Anadolu. Yani büyük ihtimalle bu coğrafyada yaşayanların ilk evleriydi meşeler ve Anadolu’dan gelip geçen insan toplulukları bunu pekala biliyordu. Geçtiğimiz son iki üç yüzyıl öncesine kadar günlük hayatında ona enerji verecek şekeri meyveler haricinde karşılayamıyordu insan. Buna çare olarak da şarabı keşfetmişti. Bugün içtiklerimize pek benzemeyen, sulandırılarak içilen şarap meşeden fıçılar içinde yapılıyordu. Yani meşe hem ev hem de hayatın devamlılığını sağlayan güç, enerji demekti Antik Yunan için. O yüzdendir ki, kutsaldı. Bir de evet, fısıldardı, gücü, dayanıklılığı bir yana, bin yıllık bir ömre sahip bu canlı zamanın da sahibiydi. Şairler, kahinler, dünyaya bakıp neden diye soranlar, bilirdi. Bu fısıltılarda, o olağanüstü şekle sahip yaprakların çıtırtılarında bir esin vardı. Peki dedim kendime elime bir dal alıp, bırak şimdi erkeğe benzeyen tanrıların kutsiyetlerini falan, edebiyatçılar birer ağaç olsaydı eğer içlerinden hangisi meşe olurdu sence? Elbette masallarda istenmediği için ormanlara atılan kadınları bilen biri diye düşündüm. “Yalnızca cadılarda ağaçların karanlığında gezinecek yürek vardır”, diye yazan biri.


Latife Tekin, Ormanda Ölüm Yokmuş’un bir yerinde şöyle yazıyor:

“İnsanın içinde dünya ötesi bir şeye dönüşmek isteyen bir tohum var. Özlem ya da ümit dediğimiz şey gerçekte bundan kaynaklanıyor. İnsanın bilmeden beklediği nedir aslında, bu tohumu çatlatacak güçte bir ışığın gelip kendine çarpması”.

Bu sözleri, telefonumdaki kitabı açıp arayıp bulup bir daha okurken bir aydınlama ışığı da gelip bana çarpıyor. İçimden, biliyordu diyorum, insanın en azından artık ormana ait olma, doğaya, doğanın içinde kendiliğinden bir “şey” olma ümidinin kalmadığını. Ümit o ormanda yalnız ve tek bir tohum gibi köksüz sapsız dururken kendi çapında evrensel bir çarpışmayı beklemek, insandan çıkmak, insandan, insanlığından kurtulmak demek. Latife Tekin ilhamıyla gelen bu küçük aydınlanmayla, öyleyse diyorum, Latife Tekin bir erkek tanrının kutsal meşe ağacı değil ama kahinlerin ve büyücülerin ve cadıların gelecekten haberler almak için kulak kabarttıkları meşe fısıltıları olabilir pekala.


"Evrensel roman"ın karşısında

Peki bu meşe fısıltıları neler söylüyordu bize? 80’li yıllardan itibaren kadın özgürleşmesini merkeze alan ve dünyanın kurtuluşu umudunu materyalist bir kavrayışın ötesine taşıyan son derece politik bir yazın evreni kurup sürdü önümüze Latife Tekin. Ormanda Ölüm Yokmuş, Unutma Bahçesi ve Muinar’la derin doğa kazılarına girişen metinleri Sürüklenme ve Manves City’de gerçekçi ve distopik ve kahredici bir sona hazırlıyordu bizleri, insana bakan, evren ve insanlık adına ona üzülen ama yine de insandan yana hem duygusal hem de mantıksal bir kopuşu işaret ediyordu. Toplum bir yozlaşma, kültür iki yüzlü bir çöküş ve varoluşun anlamı bir çocuğun elinden kopup giden uçurtma gibi, hiçliğe karışan bir anlamsızlıktı. Tekin’in yarattığı edebi evrende kahramanlar yoktu hiç, yoksullar, kadınlar, çocuklar, toplumun ötekileştirdiği kim, ne varsa, onlardı bu evrenin sahipleri ya da konukları. Bağırmayan, fısıldayanlar, kazanmayan hep kaybeden, bir kaybın peşine düşüp hayatını yaşamak yerine hep damla damla kaybedenler vardı. Onları yazıyordu Tekin. Yoksulları anlatmıyor, yoksulluğun dilini inşa ediyordu bu evrende, doğaya ya da geçmişe dair turistik ya da nostaljik diyebileceğimiz önermeler kurmak yerine ne geçmişe ne doğaya dönemeyeceğimizin bilincini parlatıyor, insanlığın büyük hikayesinin altını oyuyordu. Altını oyduğu bir şey daha vardı üstelik, dünya edebiyatının yücelttiği “o büyük muhteşem evrensel roman”ın da karşısında duruyordu inatla. Kurduğu dil roman tekniğinin ötesine geçip şiirle, bilinç dışıyla, rüyalarla buluşmayı arzuluyordu. Anlamın ötesine bir yerde buluşma teklif ediyordu okuyucusuna. Hatta anlamanın ötesinde bir teklif. Peki bu gerçekten mümkün olabilir mi? İnsanın kültürel tarihi boyunca yarattığı tüm duygusal, anlamsal kodları bir hikaye dizilimi içinde eşsiz bir şekilde kurgulayan ve biz edebiyat okurlarının ve yazarlarının neredeyse taptığı o muhteşem roman sanatına karşı yine roman yazarak duran bu tavrın okuyucuyu anlamın ötesine çekme şansı var mıydı, olmuş muydu? BakışIarımı ormana ilk girdiğim anda yaptığım gibi yukarıya, rüzgarda birbirine değmeden neredeyse kibirli diyebileceğim bir ağırlıkla hafif hafif salınan meşelerin uç dallarına çeviriyorum. Postmodern romanda bile inatla anlamın, mantıksal akışın, kurmacanın kurmaca olmamaya en çok yaklaştığı anın peşine düşen, buna neredeyse tapan bir okur yaşıyor benim de içimde. Ama imgenin peşinde koşan ve romana neredeyse savaş açan bir yazar, bir dil dünyası neden bu kadar çok heyecanlandırıyor yine de beni, bizleri?


Böyledir hayatın sonu...

İngiltere’de yaşı 400’ün üzerinde olan anıt meşe ağaçlarından 3 bin 3 yüz tane olduğu biliniyor. Bu tüm Avrupa’da var olan anıt meşelerin toplamından da yüksek bir sayı. Bunu Kraliyet ormanlarının buralarda sadece kraliyet üyeleri avlanabilsin diye halkın avlanmasına kapatılması ve ağaç kesmenin yasak olmasına, yani dolaylı olarak İngilizlerin sona erdirmekte keçi gibi inat ettiği monarşiye borçluyuz. Borç lafı kraliyetle birleşince kulak tırmalıyor elbette biliyorum ama bir anıt meşe demek sadece onun üzerinde ve etrafında yaşayan iki binden fazla canlı demek. Mantarlar, likenler, böcek ve kuş türleri demek. Ve hatta sadece meşe ağacında, onun varlığında yaşayan yaklaşık 300 vahşi yaşam türü, organizma demek. Tek bir yaşlı meşe binlerce canlıya hem hayat veriyor hem onlara yuva oluyor. Yani sebeplerin ve borçların hiçbir insani önemi kalmıyor. İmge de böyle diye düşünüyorum, insani olanın, tüm sebeplerin ve sonuçların ötesinde bir yerde bizi bekliyor. İnsanlığımıza hem çok yaklaştığımız hem de ondan tamamen çıktığımız bir an, romana hem çok yaklaştığımız hem de teknik olarak ondan tamamen uzaklaştığımız bir an. O ana kavuşmak mümkün mü, bu Latife Tekin’in okurlarıyla kendisi arasında kişisel bir mesele şüphesiz. Belki içlerinden bazıları bu ana çok yaklaştıklarını ve büyülendiklerini söyleyecekler bazıları da belki sıkıntıdan patladıklarını. Ama bütün bunlar bir yana hatırladıkça unuttuğumuz, dokunduğumuzda tuzla buz olan rüyalar gibi romancı ve onun imgelemi orada beklemektedir bizi. Latife Tekin büyük dramlara, patlamalara falan yüz vermez hem. “Böyledir hayatın sonu, bir patlamayla değil, iç çekişledir” diyebilecek güçtedir.


Zamansız'la geldiği noktada dilden çıkıp imgeye, insandan çıkıp hayvana, yetişkinlikten çıkıp çocukluğa varıyor Latife Tekin. Bunu gerçekten yapıyor, varlığını bir elbise gibi üzerinden çıkarıp edebiyatın eline tutuşturuveriyor.

Ah ama bugün gerçekten şanslı günüm, şimdi de bir meşenin dibine kesilip bırakılmış devasa bir ağaç gövdesine rast geliyorum, bu, orman içinde kendine ait birkaç metrekarelik bir habitat demek, sincapların düşen ağaç dibine sakladıkları bir sürü palamut, kendiliğinden kopan ağaç kabukları ve üzerinde rahatlıkla uzanılacak öylesine, kendiliğinden bir bank demek. Elime bir dal alıp toprağı eşelemeye başlıyorum, meşe palamudunun şapkasına kadeh deniyor, tam tahmin ettiğim gibi dolu boş pek çok kadeh var ağacın dibinde, bu kadehler minik perilerimin ve cadılarımın büyü kaseleri olacaklar, şuradaki ağaç kabukları da minik yün balkabaklarının kaideleri… Hiçbir zaman tek bir yerde çok fazla oyalanmıyor, bir yerleri eşelemeyi, bir yerden meyve yemiş toplamayı abartmamaya çalışıyorum, çünkü doğanın hesabı içinde benim gibi başıboş gezen ve türlü niyetlerle aniden ortaya çıkan bir ya da birkaç insanın gündelik hırslarını tahmin etmek var, biliyorum. Bunu da hesap ederek yaşıyor, çalışıyor ve var oluyor, yani bizi tolere ediyor, ama bir yere kadar diyorum hep kendi kendime, kadehin illa ki dibini görme, abartma. Ormandan bulduklarımı başka bir şeye dönüştürmenin değeri benim için ölçülemez, ama iş ormanın içinde kendiliğinden bir “şey” olmaya, hiçbir şey yapmadan durmaya gelince değişiyor işte. Yollarımız orada ayrılıyor meşelerle, ben hemen insan oluveriyorum; amaçları, hayalleri, hesapları, niyetleri olan o dümdüz “insan”. Ve tam bu kopuş anında da aslında bu yazı içinde söz etmeye ta başlangıçta niyetlendiğim Zamansız'a, Tekin’in son romanına ancak gelebiliyorum. Hazır ormanın hala içinde ve hücrelerime ulaşan oksijen her zamankinin iki misliyken, yani aklım bir su damlası kadar berrakken lafı hiç dolandırmadan söylemek, yazmak istiyorum. Zamansız gerçek bir başyapıt. Hem Tekin’in yazın evreni hem de çağdaş edebiyatımız için böyle bu. Günlerdir böylesine çocuksu bir dille, hatta düpedüz çocukça yazılmış bir edebiyat eseriyle karşılaşmanın şaşkınlığıyla yaşıyorum. Zamansız'la geldiği noktada dilden çıkıp imgeye, insandan çıkıp hayvana, yetişkinlikten çıkıp çocukluğa varıyor Latife Tekin. Bunu gerçekten yapıyor, varlığını bir elbise gibi üzerinden çıkarıp edebiyatın eline tutuşturuveriyor.


Zaman daraldı, evin, işlerin, gündelik hayatın çağrısı dolduruyor artık daha çok kulaklarımı, meşe fısıltılarını duymaz oluyorum git gide. Ormandan çıkmak için adımlarımı sıklaştırıyorum iyice. Meşe korusunun bittiği açıklığa geldiğimde bir an arkama bakmadan dikiliyorum olduğum yerde öylece “sevgilim, sevgilim” diye seslenen tatlı bir iç çekiş duyduğumu zannediyorum. Birkaç meşe palamudu düşüyor patır patır yere, benim için bir uyarı olabilir mi diye düşünüyorum. Hiç kıpırdamadan, buraya akşam herkes yattıktan sonra gelmeyi, bu tatlı ama tehlikeli seslenişe cevap vermeyi kuruyorum. Açıklığı geçip eve giden sokağa dönerken “Yalnızca cadılarda ağaçların karanlığında gezinecek yürek vardır” diyorum kendi kendime.