Ara

Dördüncü Monograf

Fatih Balkış'tan hatırlamanın arkeolojisi üzerine denemeler. Kitaplar, yazarlar, tesadüfler, buluşmalar, kaçınılmaz karşılaşmalar, birbirini bütünleyen fragmanlar, kurmacayla gerçeği teyelleyen epifaniler... Her hafta Litera'da.


Bu hafta, Dördüncü Monograf.





Büyükçe bir ofisteki bir masada kafasını önüne eğmiş, çalışıyor. Aklıma, kitapların içine gömülmüş Benjamin’in olasılıkla Leskov’u yazdığı, o olağanüstü siyah beyaz kütüphane fotoğrafı geliyor. Ama onun dışarıya yansıyan imgesi bambaşka. Bütün bedensel devinimlerini yumuşatan 5000 Kelvin’le ışıklandırılmış bir vitrinin arkasında otuyor sanki. Defteri açık, sol eliyle müsveddeleri bir yandan diğerine koyuyor, Caran d’Ache marka dolma kaleminin cızırtısıyla düşüncelerime yön veriyor. Varoluşunun bütün detayları o kadar apaçık ki. Bedeninin, boynunun kıvrımları, sırtının sandalyeye temas edişi ve uzun paçalarının altından kafasını uzatmış kahverengi ayakkabısı. Her bir temas için kâğıt üzerine bir nokta koymak ve o noktaları çizgilerle birleştirmek istiyorum. Nefesi, biz ötekilerin bulunduğu tarafa geçmiyor. Bu saydamlık korkunç bir mesafe yaratıyor. Bu dokunulmazlık halini çok iyi biliyorum. Ancak günü geldiğinde, sizin elinizde olmayan nedenlerle, yalnızca karşı tarafın iradesiyle kısalabilecek bir mesafe. Derken yanıma yaklaşıyor ve ölümünden hemen önce Sami Hazinses’i videoya kaydettiğini söylüyor. Hazinses, kameranın karşısında sorgusuz sualsiz bir şeyler anlatmış. Benim Ü.B’ye duyduğum ilginin bir benzerini Hazinses’e karşı duyduğu aşikâr. Sonra, New York videolarından bahsediyor. Konuşmamızın yönü elimde tuttuğum kameranın çevresinde biçimleniyor. Ama ben bunu istemiyorum, hazır o korkunç mesafe kırılmışken bir anda sözünü kesip, roman çalışıyorum, diyorum. Roman mı yazıyorsun, diyor. Hayır, kurmaca üzerine, kuramsal roman çalışıyorum, diyorum. Şaşırıyor. Olabilir, diyor. Alman Liseli misin, diye soruyor, peşinden Boğaziçi’nden misin? Hayır, diyorum, Avcılar Süleyman Nazif Lisesi mezunuyum. Dramaturji bitirdim İstanbul Üniversitesi’nde. Olabilir, diyor, pekâlâ edebiyat bu kameramanlıkla birlikte yürütülebilir. Havanın buz gibi olmasına aldırmadan dışarı çıkıyor, sırtını denize dönmüş, sigarasını yakmaya çalışıyor. Bu kez ben yanına yaklaşıyorum. Türk Edebiyatı’ndan isimler sayıyorum ona. Birine çok klasik diyor, öbürlerine derinliksiz yakıştırması yapıyor. Varlık Dergisi'ne kendi yazdığı ama başkasının adıyla gönderdiği bir şiirden bahsediyor. Edebiyatımızın içler acısı halini özetlemek ister gibi. Enver Ercan’ı aramış ve adını uydurduğu genç şairin çok iyi şiirler yazdığını söylemiş. Bir sonraki sayıda yayımlanmış şiir. İlk yazımın Cumhuriyet KİTAP’ta yayımlandığını söylüyorum. İlk yazılar önemliymiş, mutlaka saklamalıymışım. Kendisi de ilk yazısını saklıyormuş ama sonra onca dosya arasında yitip gitmiş. Buraya ait değil, bunu biliyorum ama geldiği yere de ait olmadığı kesin. Hoşnutsuzluğu hoşuma gidiyor, alaycılığı. Houellebecq’ten söz açıyorum. Çok taze okuduklarımdan, onun üzerimdeki dikkatini canlı tutmak için Fransız Edebiyatı’nın yeni nesil yazarlarından dem vuruyorum. Nicholas Brehal, Laclavetine, Echenoz deyince, son on yıldır roman dünyasını o kadar yakından takip edemediğini söylüyor. Bir başka gün ona Albert Cossery’yi okuyup okumadığını soruyorum. Mısırlı yazar, biz bu sohbeti yaparken Fransa’da ve halen yaşıyor. Birkaç saniye sonra bir şey anımsıyor. Evet, diyor, Fransa’da yapılan bir imza gününde onu ziyarete gelmiş Cossery. Zihninin derinliklerinden gün yüzüne çıkan küçük anılar, benim içinse koskocaman, büyük buluşmaları işaret ediyor. Unutulmuş bir anıyı dirilttiğim için kendimle gurur duyuyorum. Bir başka gün onu müzenin boş koridorlarında yakalıyorum. Hazırlanmakta olan serginin büsbütün yalnız resimlerine bakıyor. Yine kurmaca üzerine konuşuyoruz. Bak, diyor Michel Butor bile bıkmış kurmacadan, o bile şöyle oturup gerçekçi bir roman yazmanın hayalini kuruyor. Michel Butor’la İstanbul’da KV’de oturmuşlar. Zaman duruyor. Değişme’yi kaç defa okuduğumu anımsamıyorum. İnsanın zihinsel gücünün asla farkında olamayacağım. Onun gücünü artıran bir anı daha böylece gökyüzüne salıveriliyor. Üzerinde çalıştığı yeni romandan söz ediyor. Konusunu bütün detaylarıyla anlatıyor. O gün dinlediğim ayrıntıları yıllar sonra okuyacağım, tıpkı bana anlatıldığı şekliyle. Ve sonra ekliyor: Gerçekten bir kurmaca yazmak imkânsızmış. İçinde gerçekten bize ait olmayan bir şeyin barındığı bir kurmacaya ulaşmak mümkün değilmiş. Ve aslında kurmacaya inanmıyormuş. Bana uzun yıllar üzerinde düşünülecek, her romana kalkıştığımda uzaklardan kalkıp gelip karşıma dikilecek bir mesele veriyor. Buna direnmek, bunun böyle olmadığını kendime kanıtlamak istiyorum. Müze’nin açılışı yaklaşırken sorumlusu olduğu kütüphaneye kendi kitaplarını taşıtıyor. Asistanıyla birlikte kütüphanenin raflarına onun kitaplarını diziyoruz. Sayfaların aralarına tutuşturulmuş notlar dikkatimi çekiyor. Sonradan büyük bir yayınevinin yönetmeni olacak asistanına, kitaplardan fışkıran bu notların açılış için uygun olmadığını söylüyorum. Asistanı bana hak veriyor; kendisinin ondan kalan yeterince malzemeye sahip olduğunu, notları alabileceğimi söylüyor. Renkli kâğıtlara yazılmış notları eve getiriyorum. Yüzlerce notu peşi sıra, karıştırarak, tersyüz ederek okuyorum. Dinlendiriyorum ve yeniden okuyorum. Tıpkı tanışmamız, konuşmalarımızın uzadığı sapaklardan çıkamayışımız gibi zamana yayılmış sürek avının fragmanları bunlar. KAFADAKİ DÜNYA’yı işaret eden.