Ara

3500 Yıl Önce Yaşanan Veba Salgını ve Düşündürdükleri

Günümüzden 3500 yıl önce Anadolu’da 20 yıl boyunca sürecek olan bir veba salgını yaşanır. Burası Hatti diyarı olarak da bilinen Hitit Uygarlığının yaşadığı topraklar. M.Ö 1300’ler Anadolu topraklarında, beylikler halinde yönetime başlayıp zamanla büyük krallık olarak anılan, sınırlarını sürekli genişleten, yaşadıkları yüzyıllarda birtakım konularda hoşgörü ve adalet anlayışları ile örnek olan bir halk olan Hitit’ler yaşıyordu. Hitit tarihini incelediğimizde bulunan tabletlerde yaşam biçimleri hakkında birçok bilgiye ulaşmamız mümkündür. Ve bu tabletler sayesinde öğrenebildiğimiz önemli bilgilerden biri de uzun yıllar boyunca onları sosyal ve siyasal anlamda onları gerileten veba salgınıdır.

M.Ö 1345-1315 İmparatorluğun en güçlü krallarından biri, başarıları ile sınırlarını genişleten hükümdarı II. Murşili’nin, Hitit ülkesinde 20 yıl sürecek olan veba salgını ile ilgili olan duası bizi 3500 yıl önceye götürür. Babası I. Suppiluliuma’nın bir sefer dönüşü Mısır’dan getirmiş olduğu esirler ile yayıldığı düşünülen veba 20 yıl boyunca Hitit krallığını çaresiz bırakır. I Suppiluliuma., Hitit devlet yönetiminde babası ile bizzat söz sahibi idi. Ancak babasının ölümü üzerine taht kardeşi genç Tuthaliya’ya kalır. Bir süre sessiz kalan I. Suppiluliuma daha sonra destekçileri ile kardeşini öldürüp tahta geçer. İşte bu yüzden II. Murşili, veba salgını ile, tanrıların, babasının günahını tüm Hitit diyarına kestiğini düşünür. Babasını ve abisini vebadan kaybeden II. Murşili, tanrılara sığınmaktan başka çaresinin olmadığına inanıyordu ve gün yüzüne çıkarılan tabletlerden birinde tanrılara şöyle sesleniyordu:

‘’Ey tanrılar, sizler Tuthaliya’nın dökülen kanının öcünü almak istiyorsunuz. Ancak Tuthaliya’yı öldürenler bu günahlarının cezasını çektiler. Hatti yurdu da bu kan günahının cezasını çekti. O şimdi, benim üstüme de geldiği için ben de bu günahın kefaretini ailemle birlikte kurban ve tövbe yolu ile ödeyeceğim. Tanrılarımın gönlü yine rahat olsun. Ey tanrılar bana karşı yine iyi olunuz. Sizin katınıza çıkmak, size yakarmak istiyorum, ne olur beni dinleyin. Ben kötülük yapmadım ve önceden kusur işleyenlerden, kötülük yapanlardan kimse kalmadı; hepsi öldü. Ancak böyle olmakla birlikte, babamın günahları bana da sirayet ettiği için, size, tanrılara ülke için vebadan dolayı günahlarımı ödeyeceğim. Sizin rahibiniz ve hizmetkarınız olduğum için bana karşı iyi duygular besleyin ve kalbimden bu sıkıntıyı kovunuz, ruhumdan bu korkuyu alınız.’’


Tanrıları kızdırdıkları için bunların başlarına geldiğini düşünen II. Murşili, kahinleri, büyücüleri devreye soktu. Bunun babasının bir günahı olduğunu düşündüğü için tanrılara kurbanlar verdi. Birçok ritüel yapıldı ancak veba bitler ve pireler ile daha da çok yayılmaya başladı. Sadece tanrılara tutunabildiler. 3500 yıl önce yapacakları pek bir şey de yok gibiydi.

Salgından kurtulmak için birçok yol denediler. Bir yandan Bitkiler ile tedavi etmeye çalışıyor bir yandan da büyüler ile durdurmayı deniyorlardı. Şehirlerde karantina uyguluyor ve bu şekilde bazı bölgeleri arındırıyorlardı. Temizlik kuralları gitgide katılaşıyor bazı dönemlerde ölü gömme gelenekleri yerini ölü yakma geleneğine bırakıyordu.

Salgın hayatlarını o kadar değiştirip dönüştürmüştü ki zorluklarına rağmen veba ile yaşamayı öğrenmişlerdi. Hatta vebayı düşmanlarını yenebilmek için savaş sırasında kullandıkları bilinmektedir. Yaptıkları şey "yükleme büyüsü" idi. Bir koyun süslenir ve üzerine salgın hastalık yüklenip düşman ülkesine yollanır. Bazı tarihçiler, arkeologlar bunun tarihteki ilk biyolojik savaş olabileceğini düşünmektedir. Günümüzdeki günah keçisi kavramının da tarihsel anlamı bu ritüel ile bağdaştırılır.

Tarihte birçok salgın hastalık ile mücadele edilmiştir. Süresi ise yaşanılan çağ, toplum, gelişmişlik düzeyi ile bağlantılıdır. Ama genel olarak hissettirdiği duygu çaresizliktir. Arkeolojik veriler ışığında anlaşılıyor ki ancak 20 yıl sonra salgından kurtulabilmişlerdir. 3500 yıl önce yaşananları belki de günümüzde yaşanan pandemi döneminde daha kolay anlayabiliyoruz. Bulunduğumuz çağ ve modern tıp gerçeğiyle değerlendirdiğimizde bambaşka bir boyutta yaşanan bu salgına yazının bu kısmından sonra başka bir gözle bakabiliriz.

Yazının başlarında Hititlerin fırtına tanrısı Teşup’u kızdırdıklarını düşündüklerinden bahsetmiştim. Diyelim ki Anadolu çok tanrılı inanca sığınmaya devam ediyor. 2019 yılında tüm Dünya’yı etkisi altına alan covid-19 salgını ile bizler hangi tanrı ve tanrıçaları kızdırmış olabiliriz. Bu topraklarda yeşermiş Hitit mitleri üzerinden bir okuma yapacak olursak acaba günden güne talan ettiğimiz doğayı temsil eden tanrı ve tanrıçaları mı? Kuruttuğumuz ırmaklar, dereler ile su tanrılarından biri olan Ea‘yı mı? Ormanları, kırları betonlaştırarak, kesilen binlerce ağaçlarla yeryüzünü toprağa, ağaca hasret bırakarak yeryüzü tanrısı Kisar’ı mı? Toprağı mahsulsüz, çiftçiyi çaresiz bırakarak tarım tanrısı Telipinu’yu mu? İçini boşalttığımız Adalet anlayışı ile Hitit mitolojisinde adaletin sağlayıcısı olarakta geçen Güneş tanrıçası Arinna’yı mı? Her gün başka bir kadın cinayetine uyandığımız bir coğrafya da kızdırdığımız tanrıçaların isimlerini yazarsak yazıyı bitiremem sanırım...