top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook

Yalnızlık: Nasıl da tek başına bir kelime

  • Yazarın fotoğrafı: Litera
    Litera
  • 13 saat önce
  • 3 dakikada okunur

Hayati Sönmez, Yasin Erol’un İnsan İşi Bir Yalnızlık adlı romanı odağında yazdı:

"İnsan İşi Bir Yalnızlık, yazarın düşüncelerinin ötesinde okuru yalnızlık bağlamında farklı ufuklara davet eden, sürükleyen ve üzerinde düşündüren bir roman."



İnsanın aklından geçen sessiz bir cümle gibidir yalnızlık; ne tamamen söylenebilir ne bütünüyle saklanabilir. Anlam arayan bir varlığın kaçınılmaz bir eşiği olarak, belki de insanın başkasına duyduğu ihtiyacın en dürüst halidir. Düşünen, hisseden bir yüreğin yükü olduğundan, taşta, ağaçta, suda rastlanmaz ona. Octavio Paz’ın söylediği gibi, “Yalnız olduğunu bilen ve bir başkasını arayan tek varlık insandır.”


Yalnızlık ile tek başınalık aynı şeyler değildir. Yalnızlıkta insan kendisi ile bir başına kalırken, tek başınalıkta kendisiyle birlikte olur. Yasin Erol’un İnsan İşi Bir Yalnızlık adlı kitabıyla, tek başıma olduğum kalabalık bir öğleden sonra, Kızılay’daki Dost Kitabevi’nin, nedense bir gemiye benzettiğim yeni çıkanlar rafında karşılaştım. Diğer kitaplarla bir, düşünce ve duygunun türlü hallerini insanlara ulaştırmak için güvertedeki yerini almış bekliyordu. 

Genelde yazarlar; kurgu, dil, karakter ve atmosfer açısından nasıl bir kitap yazdıklarını ilk birkaç sayfada belli eder ve ona göre de okurdan, görünen- görünmeyen zaman talebinde bulunurlar. Bu, yazarın okurla nerdeyse ilk pazarlığıdır. Bir kısım yazar “Ey okur, yolumuz çetrefilli, bana geniş zaman ayırmalısın.” derken, bir kısım yazar da okurun kalbine su serperek, “Gözün korkmasın, o kadar da zor değil, bir-iki günde bitirip hayatına bir hoşluk katarsın.” der. Bu açıdan bakınca İnsan İşi Bir Yalnızlık okurdan zaman talep eden kitaplardan. 


Roman kasvetli bir hastane ortamında; uzun bir suskunluk dönemi sonrasında yoğun iç hesaplaşmalar yaşayan anlatıcının, doktora, bir zamanlar bir kitap yazmayı düşündüğünü ve hikayelerini ev ev gezerek insanlara ulaştıran dengbejler gibi kitabıyla evlere konuk olarak ulaştırmak istediğini anlatmasıyla başlıyor.

Biçimsel yenilikleri ile akışı kolayca genişleyen, yön değiştiren İnsan İşi Bir Yalnızlık’ın sayfaları arasında yol aldıkça, yazarın birbirinden bağımsız durmaya yatkın küçük hikaye parçalarını modern bir anlatıya paralel olarak geçmişin anlatı teknikleriyle bir arada tuttuğunu ve bunu yaparken, yüzeyde görünen olaylar silsilesini okura sunmaktan ziyade bir başka derdinin olduğunu, derinlerde bir felsefi çatı oluşturarak anlatıcının çocukluğundan getirdiği ve ruhunda kalıcı izler bırakan kadim anlatı geleneğinin aktörlerine özenerek hikaye anlatmayı amaç edindiği görülüyor.


Şair geçmişi olması nedeniyle dilini şiire yakın tutan yazar, günümüz romanlarında pek yer verilmeyen betimlemeleri de yanına alarak okuru dilsel bir şölene davet ediyor. Mesela bir yerde diyor ki “Eğer hayat, panjurları beyaza boyanmış bir evin önünde küçük bir suyun ığıl ığıl aktığı yağlıboya bir kır resmiyse; benim hayatım, resmin ön tarafında olmasına rağmen çok görülmeyen çukura saklanmış otlar, çalılardır diyebilirim, doktor.” Bir başka yerde de “Sözlerin yara açma konusunda, bir kurşundan aşağı kalır yanı yoktur. Sadece hedefleri farklıdır; kurşun bedene, sözler ruha saplanır.” diyor. Örnekleri çoğaltmak mümkün.


İyi bir roman, bir bakıma okuyucunun peşini bırakmayan, bittikten sonra da okurun düşünce dünyasında yaşamaya devam eden romandır. Buna sebep olan şey de yazar tarafından bilerek ya da bilmeyerek bırakılan sisli alanların, karakter zaaflarının, çatışmalarının okur tarafından görülmesi ve o boşlukların onun tarafından doldurulması arzusudur. Romanın doğası gereği oluşan bu süreçte okurun kimi zaman, yazardan farklı düşünerek olaya, karakterlere itirazlarda bulunması; yazarın kurgu adı altında yarattığı labirentin içinde dolanarak sorularına kendince yanıtlar araması, aslında romanın edebi gücünü ortaya koyan önemli işaretlerdendir. Asıl çatışmanın karakterler arasında değil, yazarla dünya arasında olduğunu söyleyen Nabokov’un, sonra bu ifadesini, "yazarla okur arasında," şeklinde değiştirmesi hesabı, yazar devreden çıkar, o saatten sonra hem yazar hem eleştirmen olmak görevini okur tek başına üstlenir.


İtalyan edebiyatının dev ustalarından Italo Calvino, bir arkadaşına yazdığı mektupta, İkiye Bölünen Vikont kitabı çıktıktan sonra, bir okurun yorumlarının, kitabı yazarken hiç düşünmediği şeylerden oluştuğunu ve bir kitabın gücünün yazarın bile düşünmediği şeyleri düşündürmesinde yattığını belirtir. İnsan İşi Bir Yalnızlık da bir yerde öyle bir kitap. Roman bitince okuruna; doktor, hastane, Elif abla, bankacı ve uzak bir kasabada geçen memuriyet zamanlarının gerçekten romanın bir parçası mı yoksa okurda bir simülasyon yaratan anlatıcının kurgu içinde kurgu yaratarak kendi romanını yazma çabasının bir sonucunda mı oluştuğu sorusunu sordurma başarısını gösteriyor.


İnsan İşi Bir Yalnızlık, yazarın düşüncelerinin ötesinde okuru yalnızlık bağlamında farklı ufuklara davet eden, sürükleyen ve üzerinde düşündüren bir roman. Hani Kipling, “Sadece İngiltere’yi bilenler, İngiltere hakkında ne bilebilir ki?” demiş ya. Yalnızlığı edebiyattan öğrenenler, tek başınalığı nasıl inşa edebilir diye düşünenler çıkabilir elbet… Yine de kaplanlar diyarında, Hindistan’da ömrünün kısm-i azamisini geçiren Kipling’in, ben gerçek kaplanı W. Blake’in şiirinden öğrendim deyişini de kulak arkası etmemeli.


Roman sağanağı ile karşı karşıya bulunduğumuz günümüz yayın dünyasında Yasin Erol’un bu romanı, Cemal Süreya’nın “Bir bir denemişim bütün kelimeleri / yeni sözler buldum seni görmeyeli.” mısralarında can bulan yeni sözler bulma vasfı ile kendisine yer buluyor.

Kitapta anlatıcı, günümüzün anlam darlığına uğramış, alabora olmuş hayatlarına, varoluş felsefesini zemin alarak “Bence doktor, insanlara bedenlerini uyuşturan ilaçlar yazmak yerine denize, yıldızlara, ağaçlara bakmasını öğretin.” önerisinde bulunuyor ve hayatın dumura uğramış halleri karışında gerçek ile gerçek ötesi bir yerden bakarak: “Kiraz ağacı küstü, o yazdan sonra bir daha çiçek açmadı. Hayali aklımda sonsuza kadar, o dolunaylı gecedeki bembeyaz haliyle kaldı.” diyor.


Taxi Driver filminin kahramanı Travis Bickle, filmin bir yerinde, “Yalnızlık hayatım boyunca nereye gitsem peşimi bırakmadı. Barda, arabada, kaldırımda, dükkânda, her yerde. Kaçış yok. Ben Tanrı’nın yalnız adamıyım.” der. Her geçen gün büyüsünü yitiren dünyada çoraklaşan insan ilişkilerine bakıp, insan ruhunu tenhalara düşüren yalnızlıklar yerine tek başınalığı inşa eden kitaplar iyi ki var diyen kaç kişiyiz?


İNSAN İŞİ BİR YALNIZLIK

Yasin Erol’un

Sia Kitap, 2025

168 s.

Yorumlar


bottom of page