• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Joyce ve ölüler

Yavuz Arkın "Ölüler" öyküsü bağlamında James Joyce'un edebiyatına yakın bir bakış atıyor. "Dublinliler bir övgü kitabı asla değildir, Joyce sevdiği şehir üzerinden modernizm eleştirisi yapar, aynı zamanda sonsuzluk hayali de kendine yer bulur, özellikle de 'Ölüler' öyküsünde."


Yavuz Arkın


Ulysses diyince aklımıza hemen James Joyce gelir; onun öykücü yanını bilenlerin sayısı ise çok fazla değildir. Dublin ile özdeşleşen yazar, Dublinliler öykü kitabı ile bunu pekiştirir. Dublinliler bir övgü kitabı asla değildir, sevdiği şehir üzerinden modernizm eleştirisi yapar, aynı zamanda sonsuzluk hayali de kendine yer bulur, özellikle de "Ölüler" öyküsünde.


James Joyce’un "Ölüler" öyküsünün içerisinde birçok kişi ile karşılaşırız, okudukça kalabalık tenhalaşır ve karşımıza iki karakter çıkar; Gabriel ve Gabrietta Conroy. Öykünün derinlerine indikçe esas oğlanın genç Michael Furey olduğunu görürüz. Genç bir insandır, hastadır, zayıftır ve muhtaçtır. Görünürde bir insandır ama görünmeyen arka planda İrlanda’dır, Joyce’un İrlanda’sı.

Öykü dilimize "Ölüler" ismi ile çevrilmiş, orijinal ismi "The Dead"; aslında tek bir ölüden ve özel bir ölüden bahsedilmekte. Bunu bir kişi ile ifade etmek istersek; bu kişinin Michael Furey olduğunu görürüz. Bu açıdan da onun üzerinden bütün ölüleri İrlanda’nın geçmişindeki genç ölüleri anımsanış oluyoruz.


Öykümüze giriş yaparken karakterleri tek tek tanımaya başlıyoruz;


Lily, kendisini tanırken kapıcının kızı olarak tanımaya başlıyoruz, yazar bunu iki defa vurgular bize, kendisi evin işlerinin görür.


İşinde dikkatli olduğunu anlarız, çünkü çok az hata yaptığını okuruz; “Lily işinde pek az yanlış yaptığı için üç hanımıyla da iyi geçinirdi.”


Eğitim durumunun da düşük olduğunun görürüz; “Gabriel soyadını (Conroy) üç heceli gibi söylemesine gülümseyerek baktı yüzüne…”


Gabriel’in gözünden görürüz kendisini; “…baktı yüzüne, ince narin, solgun yüzlü ve sapsarı saçlı, daha serpilme sürecinde bir kızdı.” (Gabriel’in kişisel yargısı son anda araya girer, burada anlatıcı rolü ona bırakır)


Gabriel’in yargısı serpilme sürecinde şeklinde üsten bakan bir bakış açışıyla görse bile Lily’nin düşüncesi daha olgundur. Onun evlilikle ilgili bir sorusuna cevabı bunu bize gösterir;

“Bugünlerde delikanlılar baştan aşağı palavra, birde insanlardan ne kapabilirlerse.”

Böyle bir cevap bize aynı zamanda erkeklere olan güvensizliğini ortaya çıkarır, herhangi bir ilişki yaşayıp yaşamadığını bilemeyiz. Ama böyle bir cevap onun en azından geçmişte bir ilişkisi olduğunu aklımıza getirir.

Öykümüzün esas karakteri başta da belirttiğimiz gibi sahneye daha sonraları giren Gabriel’dır.


Joyce Gabriel’ı fiziksel olarak tanıtırken Lily’de olduğu gibi bir sözcüğü iki defa tekrarlar.

“…narin ve tedirgin gözlerini perdeleyen gözlüğünün pırıltılı camları ve parlak yaldızlı çerçevesi tedirgin bir biçimde yalımlanıyordu.”


Ve bu tedirgin sözcüğü Gabriel’ın öykünün başından beri bize gösterilen neşeli ve şakacı tavırları ile ters düşer bizi ikilemde bırakır. Dışardan görünen ve gerçek Gabriel farklı bir kişi midir? Yoksa güvenilmez midir? Anlatıcı rolünü ona devrederken anlattıklarının ne kadarına inanmalıyız ya da her söylediği bir yalan mı? Yazar bize bu soruları sordurarak bizi de tedirgin etmeyi başarır. Bu sayede odağımız Gabriel’dır.


İletişim konusunda zayıf olduğunu düşünür ve bunu kafaya fazlaca takar. Lily ile aralarında geçen kısa konuşma bile onu etkilemiştir. Bunu başarısızlık olarak görür ve konuşmasının da başarısız olacağından çekinir. Bir yandan kontrolün kendisinde olmasını ister başarısızlığa uğrayınca da yenilgiye uğradığını düşünür. Yemekte yapacağı konuşma sürekli zihnindedir ve ara ara onun zihnine girer, yaşadığı sıkıntıları görürüz; “Kızın acı, beklenmedik cevabından hâlâ toparlanamamıştı. Sanki kendine de bir acılık bulaşmış gibi kolluklarını, boyunbağını düzelterek bu sıkıntıyı atmaya çalıştı.”


Gabriel’ın kadınlara bakış açısı da dengesizdir; Lily’e okulunun bitirdi ise artık evlenmesi gerektiğini ima eder, Lily’e Noel hediyesi için para vermeye çalışır kabul etmediği zaman peşinden koşar, ısrar eder, eşinden bahsederken alaycı bir ton kullanır ve öykü boyunca bu ton devam eder; “…ama şu benim karımın giyinmesinin en az üç saat aldığını unutuyorlar.”

“Ama Gretta’yı bırakacak olursanız, o yürüye yürüye döner eve,”


İrlandalı olma konusunda sıkıntıları vardır Gabriel’ın, dans esnasında Miss Ivors bir İngiliz gazetesine yazı gönderdiğini ama ismini gizleyerek G.C. kısaltmasını kullandığını yüzüne vurur. Bu sözlü saldırı Gabriel’ı afallatır ve böyle bir durum olmadığı konusunda ısrar eder ama geçerli bir kanıt sunamaz ortaya. Sözlü olarak zayıf bir cevap verebilir sadece ama gerçeklerle zihninde hesaplaşır; “…kırık dökük bir sesle kitap eleştirisi yazmanın politik bir yanı olduğunu düşünmediğini söyledi.”

“Ama bu yüzden niye İrlandalılığına leke sürülsündü? Eleştirmesi için gönderdikleri kitaplar o sefil çekten çok daha sevimliydi.”


Joyce uzunca bir süre Gabriel’ın mesleğinden bahsetmez, bu meselenin arasında Miss Ivory ile aynı meslekten olduğunu söyleyerek açıklar; “Kaç yıllık arkadaştılar ve hem üniversitede, hem de sonradan öğretmen olarak, hayatları birbirine paralel gitmişti”


Bu aşamadan sonra Gabriel ile İrland arasında bir sorun olduğunu artan bir ton ile anlamaya başlarız; Miss Ivory yaz tatilinde onları İrlanda’ya yolculuk etmeyi önerir, Gabriel bunu hoş karşılamaz, aklı Avrupa’dadır. “Kendi ülkemden bıktım, bıktım usandım.” ifadesi ile sert bir şekilde cevaplar bu soruyu.

Buna rağmen bir ara pencereden dışarı bakar; “Dışarısı kim bilir ne kadar soğuk! Şöyle yalnız başına yürümek ne kadar güzel olurdu, ilkin ırmağın yanı sıra, sonra da parkın içinden! Dallarda kar birikmiştir, Wellington Anıtı’nın tepesinde de kardan küçük bir takke oluşmuştur. Orada olmak bu yemek masasında oturuyor olmaktan çok daha güzel!” düşüncelerini geçirir içinden. Soğuk olmasına soğuktur dışarısı ama onun aklı dışarıda kalmıştır, bir açıdan aklı İrlanda’dadır. Gazeteye yazdığı yazıdan bir cümle gelir aklına; “İnsan, düşüncenin eziyetinde bir musiki işittiğini sanıyor.”


Gabriel sofranın başında konuşmaya başladığı andan itibaren öykünün de tonu değişmeye başlar; önce İrlanda’nın konukseverlik dışında övülecek bir geleneği kalmadığını söyler. Yeni neslin bu gelenek konusunda güvenilmez olduğunu dile getirir. Öykünün bu aşamasında ölüler devreye girmeye başlar, konukların karşılanması telaşı, vals, müzik dinletisi, yemek merasimden sonra yavaşlamaya başlarız. Sofrada artık sadece canlılar yoktur; “böyle toplantılarda her zaman aklımıza daha da hüzünlü düşünceler gelir: geçmişi düşünürüz, gençliğimizi, değişiklikleri, bu gece özlediğimiz, aramızda olmayan yüzleri. Hayatta yürüdüğümüz yol böyle birçok acılı anıyla döşelidir: eğer hep bu düşüncelere dalıp gidecek olsaydık yaşayanlar arasında işimizi cesaretle yapacak yürekliliği bulamazdık:”


Yazar valsi özellikle seçmiştir öyküde; bir nokta çevresinde dans etmesiyle gerçekleşen dans öykünün de hızını anlatır. Bir fibonacci dizisi gibi merkeze doğru yavaşlar yavaşlar. Bu duyguyu öykü boyunca hissederiz, sözcüklerle vals yaparız okurken. Ölüler devreye girince hayat yavaş akmaya başlar, aynen karın yavaş yavaş yağması gibi.


Yemek biter insanların evden ayrılması ile vals tekrar başlar, konukların yolcu edilmesi telaşıdır bu. Bu kadar telaş içinde sakin duran birisi vardır; Gabriel. Tırabzana dayanmış şarkı söyleyen eşini seyreder. O kadar etkilenir ki duruşundan ressam olsa tablosunu yapmayı düşünür. Tabloya bir isim bile verir; “Uzaktan Müzik.” Joyce burada ölüm olgusunu resim üzerinden bize vermeye çalışır, resim anlar dizisinin bir ana sıkıştırılmış ölümüdür.


Duygusal olarak yenilgiye uğradığı an öykünün zirve noktasıdır, tabi ki, Gabriel için de duygularının zirvesidir. Sert ve kararlı görünen tavrı birden değişir (tedirgin bakışları olmasına rağmen) karısının ilk aşığı olmadığı düşüncesi ona ağır gelir. Öyle ki gözyaşı dökmeye başlar, geçmişten gelen bir genç adam onu yenilgiye uğratmıştır; “Ruhu, yığınlar ve yığınlarla ölülerin bekleştiği o bölgeye yaklaşmıştı. Dağınık, bir yanıp bir sönen varoluşlarının farkındaydı, ama kavrayamıyordu. Kendi kimliği de elle tutulmaz kurşunî bir dünyaya solup gidiyordu: bu ölülerin bir zamanlar kurduğu ve içinde yaşadığı, bu elle tutulur dünya kendisi de eriyor ve ufalanıyordu.”

Öykünün merkezindeki Gabriel’a rağmen eşi Gretta’yı çok fazla göremeyiz. Sahnelerin çoğunda bir iki diyalog ile geçiştirilir, duyguları konusunda bir iki sahnede tahmin yürütmek zorunda kalırız. Joyce eril bir bakış açısı ile yazmıştır bu öyküyü aynı Gabriel gibi kadınlara çok fazla söz hakkı vermemiştir. Öykünün bir eksikliği olarak görebiliriz bu durumu.


Kar olgusu öyküye Gabriel’ın eve girmesiyle başlar, üzerindeki karları temizler ve ince bir kar tabakasıdır. Öykünün sonunda yağan kar daha kalın bir tabaka olarak oluşmaya başlar. Öykünün tonu birike birike bir yığın oluşturur böylece. Kar İrlanda’nın zor durumunu anlatır bir yandan, İngiltere’nin onun üzerindeki baskısıdır, sıkışmışlığı. Öykünün birçok yerinde heykellere yapılan göndermelere bu açıdan bakabiliriz, hareket edememe, karşı koyamama, çaresizlik. "Ölüler" ölüm İrlanda’nın ölümü.


Öyküdeki bütün diyaloglar canlıdır, durağan değildir. Hep bir aksiyon etrafında şekillenir. Vals gibi bir noktanın etrafında döner durur.


Çok katmanlı bir öykü yazmıştır Joyce; İrlanda’nın dini hayatına da giriş yapar hatta Papa’yı bile eleştirtir Kate teyzeye, mezarlıkta bekleyen keşişlerden bahseder. Kilisenin şu andaki tavrından da hoşnut değildir; “’Keşke bizim kilisede de böyle bir kurum olsaydı,’ dedi Mr Browne, saf saf.”


Evin fiziksel özelliklerinden çok bahsedilmez ama öykünün başlarında iki teyze üst katta evin hizmetçisi Lily de alt kattadır. Bir üstekiler alttakiler duygusu yaratır bizde bu durum. Bir sınıf farkına da işaret eder Joyce böylece. Yemekte erkeklere bira kadınlara soda dağıtılması dönemin kadına bakışını da gösterir bize.


Michael zayıftır, güçsüzdür ama buna rağmen sevdiği için ölümü göze alır. Yazar için İrlanda’dır O. Dışarda yaşamasına rağmen içinde ölen İrlanda.


DUBLİNLİLER

James Joyce

İletişim Yayınları, 2015

Çeviri: Murat Belge

276 s.