Ara
  • Litera

Keşke Çevrilse: Paris Noktörnal

"Keşke Çevrilse"de bu hafta Oulipo'nun güçlü temsilcilerinden Anne Françoise Garréta var. Fatih Balkış dilin patriyarkal unsurlarıyla derdi olan, metnini ve karakterlerini dilin cinsiyetçi baskısından kurtarmayan çalışan, Queer edebiyata hem romanlarıyla hem de kuramsal çalışmalarıyla katkı sunan Garréta'yı anlatıyor.

Fatih Balkış

Fransız yazar Anne Françoise Garréta, üyeleri arasında Perec, Queneau, Calvino, Harry Mathews gibi yazarların bulunduğu Oulipo’ya seçilmesine neden olan ilk romanı Sphinx’i (1986) yirmi üç yaşında yazdığında, yalnızca ana karakterlerin cinsiyetlerini ele vermeyerek Fransızcanın gramerine meydan okumakla kalmıyor, aynı zamanda deri değiştirmekte olan Paris’in noktörnal hayatının sahne ışıklarını da biz okurlar için aydınlatıyordu.

Garréta Sphinx’i yazarken, tıpkı romanın isimsiz anlatıcısı gibi üniversitenin son yılında Paris’in en büyük gece kulüplerinden birinde dj’lik yapmıştı. Dolayısıyla romandaki pek çok sahnenin autofiction’ların doğasında bulunan ve yazarın yaşamının, deneyimlerinin yakınında bir yeri işaret ettiğini hesaba katmak gerekiyor. Anlatıcı üniversitedeki teoloji bölümünde Katoliklik dışındaki her şeyden nefret eden bir güruhla birliktedir. Okula devam etmesini gerektirecek hiçbir nedeni kalmamıştır. Yalnızca aynı bölümde derslerini takip ettiği Padre ile yaptığı düşünsel tartışmalar onu mutlu ediyor gibidir. İçindeki uyumsuzu betimlerken La Chute'ün anlatıcısını anımsamaktan geri durmaz. Tıpkı Camus’nün kahramanları gibi bir sürüklenme halindedir ve yaşamının dizginlerini sımsıkı tutacak güçten yoksundur. Padre’yle olan buluşmalarından birinde açığa çıkan bir gizem yaşamını bütünüyle değiştirecek bir imkân sunar ona. Padre uzun süredir üyesi olduğu Apocryphe adındaki bir gece kulübüne birlikte gitmeyi teklif eder. Birkaç gece sonra yaşanan talihsiz bir olayın ardından anlatıcımız kendini bir anda Apocryphe’ın on beş metrekarelik dj kabininde bulacaktır.


Sphinx içindeki matematiksel dil oyunlarının okur tarafından keşfedilmesi gereken, yan-alt-iç anlamlardan oluşmuş katmanlı, matrak bir Oulipo metni değildir. En azından Garréta’nın ilk amacı Oulipoyen bir metin yazmak değildir. Yalnızca dilde konumlanan cinsiyetçi baskının ve karakterlerde biçimlenen cinsiyet temelli beklentilerin oluştuğu bir kavrayışın ötesine geçmek, okuru tutkulu bir aşk hikâyesiyle baş başa bırakmak ister Garréta.

Bu akışkan gecelerde ona kılavuzluk edecek ilk kişi, akrobatlıktan egzotik dansçılığa geçiş yapmış, gölgesi bir sahne ışığı tarafından çalınmış Tiff’den başkası değildir. Birlikte seks shop’ların, genelevlerin sıralandığı sokaklardan, gladyatör kostümlü kadınların köşelerini tuttuğu bulvardan geçecek, duvarlarını Toulouse-Lautrec’lerin süslediği 100 yıllık kabarelere, sabahın ilk ışıklarına dek 400 kişinin dans ettiği gece kulüplerine, strip barlara süreceklerdir adımlarını. Bütün bu koşuşturmaca bir rıhtımdan diğerine yol almaya ve orada demirlemiş gemilerin güvertesine çıkmaya benzer. Öyle ki, bir striptizcinin on beş dakikalık gösterisini izlemek bir bale sahnesindeki prima ballerina’yı izlemekten farksızdır.

Her şeyin baş döndürücü bir hızda yaşandığı ve günün ilk ışıklarıyla izlerinin, kokularının bütünüyle silindiği bir düş sahnesi yaşanmaktadır sanki. İşte tam bu anda anlatıcımız Eden adındaki bir barda dansçı olan A***’yı fark edecektir.

Anlatıcı, A***’nın bedeninin kusursuzluğu üzerinden bu kez ölü sanat yapıtlarını ve kokusuz heykellerin barındığı sanat müzelerini hedef alır. Oysa bir makyaj fırçasının darbelerini izlemek, bir müzede bir sanat yapıtını izlemekten çok daha fazla estetik haz verir. Sahne arkalarının, soyunma odalarının kapısı sonuna kadar açılmıştır anlatıcı için. Artık gecenin tek hâkimi olan akrobatların, travestilerin, eşcinsellerin, dansçıların ve o devasa sahneyi canlı tutan bütün oyuncuların upuzun bir selam sahnesini izliyor gibiyizdir. Bu sahne o kadar coşkulu oynanmaktadır ki kadın ve erkek olarak tanımlanan her şeyden midemiz bulanmaya başlar. Garréta’nın başardığı şey yalnızca dille tutuştuğu bir mücadelenin zaferle sonuçlanması değildir, Fransızcanın bütün patriyarkal unsurlarını da alaşağı etmeyi başarır.

Hikâyenin beklenmedik trajik olaylarla yön değiştirmesi bir yana, aslında çiftin yaşadığı şey bildiğimiz anlamda bir birlikteliğin portresini çizme çabasıdır. İlişkinin belirsizliği, araya giren kıskançlıklar, Berlin’e, İtalya’ya, Amerika’ya yapılan yolculuklar bu cinsiyetsiz ilişkinin derinleşmesine yardımcı olur. Çünkü her şey olağan akışındadır ve iki beden birbirini tamamlarcasına birlikte yol alırlar.


Garréta’nın deneysel, feminist, LGBT/Queer edebiyata olan katkısı Sphinx’ten sonra da hem kurmacada hem de akademide devam eder. 1999’da yayımlanan La Décomposition’da bu kez polisiye bir hikâyeyle karşımıza çıkar ve Proust’un Kayıp Zamanın İzinde’sindeki kahramanların birer birer öldürülüşünü anlatır. Tıpkı bir performans sanatçısı gibi bir ay boyunca her gün beş saat bilgisayarın başına oturarak yazdığı Pas un Jour (2002) ile Prix Médicis’yi kazanan ikinci* Oulipocu olur.

Garréta’nın Fransız edebiyatında Queer’in izlerini aradığı makalelerini ve söyleşilerini takip ettiğimizde bu konu üzerine derinlemesine düşündüğünü ve okumalar yaptığını da fark ederiz. Yalnızca bir avuç metnin ve yazarın bulunduğundan ve belki de Monique Wittig dışındaki herkesin bu kategorinin dışında kalmak için bir çaba gösterdiğinden yakınır Garréta. Oysa Le rempart des béguines (1952) romanıyla Françoise Mallet-Joris, Les Stances à Sophie (1963) romanıyla Christiane Rochefort ve hatta Marguerite Yourcenar gibi yazarlar çoktan bu edebi geleneğin henüz adı konulmamış güçlü temsilcilerine dönüşmüşlerdir. Denemelerinde kullandığı gay kadın, eşcinsel kadın ya da Querness gibi kavramları da dikkatle seçmektedir. Kuşkusuz kendisi de bu geleneğin güçlü bir temsilcisi olarak üretmektedir ve doksanlardan beri kuramsal alanda da meselesini derinleştirmek için çaba harcamaktadır.

Perec’in izinden giden Garréta’nın Sphinx’le başladığı edebiyat yolculuğu bugün güçlü bir biçimde devam ediyor ve romanlarından daha fazla okurun haberdar olması gerekiyor.

* Perec Yaşam Kullanma Kılavuzu ile 1978’de Prix Médicis’i kazanan ilk Oulipocu olmuştu.