top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öyküden biraz uzun, romandan azıcık kısa olan: Novella nedir?!

Novella, yani kısa roman, belki uzun öykü, ya da öyküden biraz uzun, romandan azıcık daha kısa olan! Bir yandan sosyal medyanın kısa zamanlı algısıyla uyum içerisinde, okur isteğini karşılıyormuş gibi görünürken, şaşırtıcı biçimde üst edebiyat dediğimiz alanın içine yerleşiyor bu tür. Sadeleştirilmiş, kompakt hale gelmiş metinler sunarken okura daha yüksek bir okuma zevki vaat ediyor. Kahramanları derinlikli ama kahraman değil; sınıf bilinci yüksek ama ideolojilere kapılmayan; gerçekçi ama klasik anlamda toplumcu gerçekçi değil! Ve nihayetinde kısa ama kısa değil! Peki nedir novella? Oylum Yılmaz yazdı.


Bugün dünya edebiyat klasikleri arasına girmiş romanlara baktığımızda yüzde 80’inden fazlasının 400 bin kelime sayısını aştığını görürüz. 400 bin! Kulakta çılgınca çınlayan bir rakam! Sözgelimi, Marcel Proust’un efsane romanı Kayıp Zamanın İzinde 3 bin 16 sayfadır. Ya da yine büyük hacmiyle göz dolduran Sefiller’in içine Victor Hugo dünyanın bilinen en uzun cümlesini yerleştirmiştir; tam 800 kelimelik bir cümle! Örnekleri öylesine çoğaltabilirim ki, bir süre sonra uzay boşluğunu matematiksel verilerle anlamaya çalışan insan zihninin boşalması gibi, her şey anlamını yitirmeye başlayabilir. Rakamlar bir süre sonra anlamsız gelir insan zihnine, evet, ama ya böylesine uzun romanları okumak... Eğer bir edebiyat bilgisinden, bir edebiyat sevgisinden söz edeceksek, Sefiller’i okumamış olmak, Savaş ve Barış’ı, Karamazov Kardeşler’i ya da İnce Memed’i okumamak kabul edilebilir değildir. Elbette biliriz ki, uzunluk bir romanın olumlu ya da olumsuz özelliği olamaz. Ama romanın tür olarak doğduğu günden bugüne gelişine baktığımızda, olayların, yaratılan karakterlerin, doğa ve ruh betimlemelerinin uzun uzun anlatılmasının, anlatılabilmesinin o metne bir oturaklılık kazandırdığı düşüncesinin içimizde yaşadığı da aşikar. Gelgelelim zaman değişiyor, edebiyat eğilimleri, türler, türsel sınırlamalar birbirini değiştiriyor. Ve gözlerimizin önünde yeni bir tür doğuyor: Novella. Yani kısa roman, belki uzun öykü, ya da öyküden biraz uzun, romandan azıcık daha kısa olan!

Yanlış anlaşılmasın, artık uzun romanlar yazılmıyor demiyorum. Bilakis, çoğu eleştirmen ve okur kitapların gereksiz, yersiz bir şekilde uzun olmasından şikayetçi. Knaussagard’ın, son zamanlarda edebiyat dünyasında fırtınalar estiren Kavgam’ı, Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde’sinden daha uzun. Ya da her yıl Nobel alması büyük bir hevesle beklenen, çok ama çok sevilip okunan Haruki Murakami, 1Q84 başta olmak üzere, uzun romanlar yazıyor. Kitapçıların vitrinleri tuğlayı andıran çoksatanların sütunvari yerleştirmeleriyle süsleniyor. Ama başta Avrupa edebiyatı olmak üzere, tüm dünyada ve Türkiye’de novellanın yükselişe geçtiğini görmemek mümkün değil. Edebiyatçılar arka arkaya novellalar getirip bırakıyorlar dünya edebiyatının içine. Sadece novellalar yazan genç edebiyatçılar var artık. En son İngiltere’de Novella Ödülleri’nin verilmeye başlanması da bu yükselişin en önemli göstergelerinden biri.

Nasıl ki öyküyle roman arasındaki fark uzunluk ya da kısalık değilse, romanla novella arasındaki fark da kelime sayısıyla belirlenemez sadece.

Peki nedir novella? Novellanın tanımına baktığımızda, bir muğlaklık söz konusu. “Öyküden uzun, romandan kısa.” Birkaç paragraflık öyküler de var, roman denen kısacık anlatılar da. Hugo Ödülleri bu muğlaklığı aşmak için 17 bin 500 ile 40 bin kelime arasında yazılan romanı novella olarak kabul ediyor. Biraz önce sözünü ettiğim Screen School of Liverpool John Moores Üniversitesi ve Manchester Metropolitan Üniversitesi'nin ortaklaşa başlattıkları ilk Novella Ödülü'nün kriterlerine ilişkin çalışmaya göre de, bir kitabın novella olarak kabul edilebilmesi için 20 bin ila 40 bin kelime arasında bir uzunluğa sahip olması gerekiyor. Bu sayılara bir de tartışma eklemek isterim. 2011 yılında Booker Ödülü’nü alan Julian Barnes’ın kitabı Bir Son Duygusu’nun novella olup olmadığına tam karar verilememişti. (Barnes’ın romanı kendi dilinde 176, Türkçe çevirisinde 160 sayfaydı.) Okurun aklına ister istemez bir romanı novella yapan sadece kelime sayısı mıdır, sorusu gelecektir. Değil elbette. Nasıl ki öyküyle roman arasındaki fark uzunluk ya da kısalık değilse, romanla novella arasındaki fark da kelime sayısıyla belirlenemez sadece. Novellanın içeriğinde onu romandan ayıran birtakım özellikler var. Bu özelliklere geçmeden önce bu taze tartışmaların kaynağında yatan novellanın neden bu kadar ve neden şimdi ön plana çıktığı üzerinde durmak gerekiyor.

Her şeyi yutan roman



Başlangıçta "yeni" bir tür doğuyor demiştim ama novellanın tarihi aslında romanla eş. Uzun hacimli romanların yanı sıra edebiyatçılar her zaman kısa romanlar, novellalar da kaleme alıyorlar. İlk novella için Bocaccio’nun Decameron’una kadar geri gidebiliyoruz. Hemen bütün usta yazarların kısa romanları var. Franz Kafka’nın Dönüşüm’ü, John Steinbeck’in İnci’si, Joseph Conrad’ın Karanlığın Yüreği adlı kitabı, Thomas Mann’ın Venedikte Ölüm’ü, Ernest Hemingway’in İhtiyar Adam ve Deniz’i, Truman Capote’nin Tiffany’de Kahvaltı’sı ya da George Orwell’ın Hayvan Çiftliği adlı eseri, Marguerite Duras’nın Sevgili’si bir çırpıda akla gelen örnekler. Gelgelelim kısa metinlerin, novellanın bir parça da olsa saygınlık kazanmaya başlaması, tercih edilebilir bir tür olması bizim zamanımızı buluyor. Bu saydığımız örneklerdeki yazarlar özellikle novella yazmak için, bir tavır olarak oturmuyorlar kağıdın kalemin başına yani, sadece hikayeleri bunu gerektirdiği için kısa yazıyorlar. Ya da en azından kendilerinin özellikle dile getirdikleri bir tavır, bir durum söz konusu değil. Bir de bunun en uzunundan en kısasına, romandan denemeye, eleştiriden öyküye edebiyatın her türünde kalem oynatabilen, “olması gereken” edebiyatçı kimliği algısıyla da ilgisi var şüphesiz. Kendi türünü belirleyip ondan hiç dışarı çıkmayan edebiyatçı da, her türde kalem oynatan da aslında türlerin kesin ayrımlarına, sınırların belirlenmesine hizmet ediyor bir anlamda. Oysa novellanın bize işaret ettiği başka ve çok önemli bir şey var; türler arası sınırların giderek silindiği… Tıpkı zaman algısının değiştiğini işaret ettiği gibi…

Romanın tüm edebi türleri içine çekişini, yutuşunu izliyoruz. Ancak bu çekim gücü türleri kuvvetle değiştirip dönüştürürken ister istemez roman türü de değişime uğruyor. Novellanın yükselişi her şeyden öte, bunun bir işareti.

Evet türler arası sınırlar giderek siliniyor. Şiirin dili öykünün ve romanın içine sızıyor, onu bir anlamda estetize ediyor, öyküsel anlatımı içinde taşıyan şiirler seviliyor, “ben anlatıcı”nın öyküye ve romana girmesi deneme türünün yavaş yavaş gözden düşmesine yol açıyor. Öykü ya da roman demek yetmiyor, kısa öykü, kısa kısa öykü, seri roman, kısa roman vurgusuna gereksinim duyuluyor. Romanın bir tür kara delik gibi hemen tüm edebi türleri içine çekişini, yutuşunu izliyoruz çünkü. Ancak bu çekim gücü türleri kuvvetle değiştirip dönüştürürken ister istemez roman türü de bir tür değişime uğruyor. Kanımca novellanın yükselişi her şeyden öte, bunun bir işareti.

Ama hayatımız roman değil!

Bugün yazılan novellalara göz attığımızda, meselenin sadece çabuk okunacak, hızla tüketilecek bir hikaye kaleme almak olmadığını görüyoruz. Karşımıza ağırlıklı olarak ben anlatıcı çıkıyor, ne kahraman ne de antikahraman olan bir “ben” bu. Kahraman ya da antikahraman olmadığını bildiği için, yaşam hikayesinin bir roman olmadığını, olamayacağını da biliyor. Kısa bir süre içinde geçen minör bir hikaye okuyoruz. Ama kısa zaman, hatırlamalarla, anıştırmalarla neredeyse kahramanın tüm hayatını ve yaşadığı ülkenin tüm tarihini kapsayacak kadar derinleşebiliyor. Ülke sözü burada önemli. Çünkü birincisi, novellaların kahramanlarının ortak özelliklerinden biri yaşadıkları coğrafyaya aidiyet duygusunun kuvvetli olması, ikincisi ise kendi minör, bölük pörçük hikayelerini dile getirken bir yandan da büyük hikayenin, yani büyük toplumsal olayların, savaşların, darbelerin, doğal afetlerin, bu hikayeye sızması, müdahale etmesi. Burada karşımıza ister istemez bir sınıf bilinci de çıkıyor. Toplumcu gerçekçilikle tarihe gömüldüğü sanılan yeni bir gerçekçilikle karşı karşıyayız. Çünkü hayatı roman olmayan, ülkenin kaderi kendi kaderine sızan anlatıcımız için sınıf, coğrafya ve zaman kadar değişmez bir gerçek olarak yaşanıyor. Zannediyorum ki, bu yaklaşım edebiyat içinde, bu şekliyle, kurgusal gerçekliğin gerçek hayatla en yüksek derecede kesişmesine yol açıyor.


Erbil: Novella,bilinen romanın dar bir alana sıkıştırılmış biçimidir

Bütün bu yoğun içerik ister istemez bir estetik biçime de gereksinim duyuyor. Bildiğimiz üzere hikaye, teknik açıdan mükemmelliği aramak zorundadır. Georg Lukács Roman Kuramı’nda şöyle der öykü için: “Hayatın tuhaflık ve muğlaklığını gösteren anlatı biçimi olan öyküde, lirizm kendisini tümüyle olayın değişmez ana hatlarının arkasına gizlemek durumundadır; burada lirizm hâlâ salt seçimdir; mutluluk veya yıkıma yol açabilecek ama işleyişi daima nedensiz olan talihin mutlak keyfiliği ancak kesin, yorumlanmamış ve nesnel tasvirle dengelenebilir. Kısa öykü en saf sanatsal biçimdir.” İşte bu en saf biçimde, sözgelimi fazladan yazılmış bir kelime, roman içinde kaybolup gidebilecekken, hemen sırıtır. Ya da karakteri derinleştirmek için ciddi bir dil ve duygu derinliği sağlanmazsa bir öyküyü okumak mümkün değildir. Novellanın öyküye yakınlığı, öykünün teknik açıdan mükemmeliyeti arama çabasına dahil olması demektir bu durumda. Diğer yandan da öyküden geriye kalan duyguyla, imgeyle yetinmemek, okurun hafızasında daha fazla şeyler bırakmak, romanın gerektirdiği sürekliliği sağlamak zorunluluğu da doğacaktır onun için. Bu dünyadan bize şahane novellalar da bırakıp giden Leylâ Erbil bu bağlamda şöyle diyor: “Novella, bence bilinen romanın dar bir alana sıkıştırılmış biçimidir. Bu alan romandan edinilmiş tüm deneyimleri, teknikleri, dili başkalaştırarak kullanır. Örneğin bu türün mekan, zaman dağınıklığından, savrukluğundan beni de okuru da uzaklaş tırdığı düşüncesindeyim. Böylece diyelim 300 sayfalık bir roman 50-100 sayfaya sığdırılabilir. Bu da yeni bir estetiğin, novellaya has bir dilin yaratılmasına neden olur.”