• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Aşk Bir Islak Rüya

"Mertebemiz aptallık bizim. Yine de bir yerden dengeleniyor. Evet safım; ama sezgilerim kuvvetli. Tartısı şaşmaz Allah, birinden mahrum etmiş, birini bolca vermiş."

Nurgök Özkale


Dışarısı felaket. Deniz taştı, caddeleri sel götürüyor. Öyle bir indiriyor ki, şemsiye filan kâr etmedi. Pardösüm sırılsıklam oldu, saç baş da dağıldı. Neyse ki kazağımla pantolonuma bir şey olmamış. Hayır, hayır! Fön makinesine gerek yok, bir havlu versen yeter, iyice kurularım saçlarımı ben şimdi… Hımmm. Ne kokuyor böyle? Bütün evi sarmış. Öyle mi? Ah, evet…Ben de bayılırım taze maya kokusuna. Tamam, tamam, geçtim salona, sen işine bak.

Çay çok iyi geldi. Olur, içerim bir tane daha. Ellerine sağlık, poğaça çok güzel olmuş. Nasıl da yumuşacık. Peynir ağzımda dağılıverdi. Aaa, yok, daha fazla yiyemem. Bir tane yeter… İçerisi de sıcacık, kedi gibi kıvrılasım geldi kanepeye…Yok canım; öylesine dedim… Güzelim benim, tabii ki biliyorum yabancı ev olmadığını… Çekindiğimden değil, azıcık sohbet edelim şimdi. Epeydir kaynatamadık seninle…Yaa, ben de özlemişim seni…

Pencereye bak, hava nasıl da kararıverdi, kış gibi…

Alışverişe çıkmıştım. Yağmur başladığında arka caddedeydim, aklıma geldin. İyi yaptım gelmekle değil mi? Hem yağmur geçsin, dedim, hem de bir göreyim arkadaşımı…Bence de…

Annem nasıl olsun, iyi, çok şükür. Aysel Teyze nasıl? Bu sabah mı konuştunuz? Oh, maşallah. Çok sevindim. Benim halim mi? Ne sen sor ne ben söyleyeyim… Neden olacak, aynı mevzu. Kurtulamadım gitti… Dur şimdi, ben sana ne anlatacağım asıl… Dün gece rüyama girdi… Kim mi? Sinan tabii ki… Rüyama girdi… Evet, gene. Bizim eve gelesice. Gülme! Sensin çatlak! Ay, beni de güldürdün. Çok moralim bozuk oysa… Ne diyordum? Evet, kalktı, dün gece geldi. Evet, zamanında çok yazmıştı bana… Ne dersin? Aynen öyle diyorum ben de. Hayırdır inşallah... Evet canım… Anlatıyorum, dinle… Hikâyelerin efendisi, şu bizim Sinan, komşumuzmuş, hem de dip komşumuz. Canım, lafın gelişi öyle dedim, hemen celallenme! Ay, bir de nereden bizim oluyor, demez mi ciddi ciddi. Ömürsün valla! Tamam, benim Sinan. Oldu mu, anlaştık mı? Hayır mı? Ona da peki! O halde şöyle diyeyim: İşte o “benim” olasıca Sinan, tası tarağı toplayıp damladı bana. Hah, gülersin şimdi; gül, gül! Olsun, beklerim ben… Tabii, yoksa nasıl göreceğim o dünya yakışıklısını başka türlü? Beni aradığı mı var artık? Olmaz canım… Ben de biliyorum. Aç tavuk rüyasında darı görürmüş ya, benimki o hesap…

Yok yok, üzülmüyorum… Neyse, geçti; devam ediyorum. Rüyamda, aynı mahalledeymişiz. Hatta komşuymuşuz. Hem de dip dibe oturuyormuşuz. Evlerimiz tıpatıp birbirinin aynı… Kutu gibi, tek katlı… Deniz gören bir yamaçta… Kapılarımız aynı sokağa bakıyor, evlerin önünde mendil kadar avluları var. Öyle detaylarına kadar gördüm ki, sana resmini bile çizebilirim. Bir bakıyorum, evlerinin mutfağındayım. İçerisi bir ferah, bir ferah. Kendi evimdeymişim gibi keyfim yerinde. Olmasın mı? Peri Padişahının yanındayım. Bir de yakışıklılığı üstünde; dünya âlem bakmalara doyamaz. Kalbim pır pır. Elim ayağıma dolanıyor. Sonra bir bakıyorum ki gönlümün efendisi kışın tüten, yazın süs sehpası niyetine hizmet gören kuzinenin önüne atmış minderini. Almış bir bacağını altına. Sofra bezini yaymış, ekmek tahtasının üzerinde bamya ayıklıyor. Yaaa! Ayıklar, ayıklar; pek beceriklidir. Açık Öğretim’de Aşçılık okudu. Ama çocukluğundan beri böyledir. Hiç mutfaktan çıkmaz, hep anasıyla birlikte pişirir taşırır. Elinden her yemek gelir. Oturur iki dakikada iki kilo bamyayı ayıklar, bir pişirir nar ekşisiyle; parmaklarını yalarsın. Aaa, şimdi yiğidi öldür, yoğurdunu yeme, yazmakta da iyidir. Bak gene katıldı. Gülme de dinle! Hikâyeleri öyle ballandırarak anlatır ki, dinlerken kendinden geçer, ayakta uyursun valla.

Uzattı bir tanesini bana. Neyi olacak, bamyalardan birini. Verdiği de ne, na şu küçük parmağımın yarısı kadar. Ama olsun. Verdi ya. İçim bir hoş oldu. Elimde bamya, kalakaldım. Rüyada bamya, hane kurmak mıydı, neydi… Neyse… Kanatlanıverdim. Salak salak gülümsüyorum. O küçük parmağımı dev kadar gösteren minnacık bamyayı gönül yaptı Şam hurması. Heee, yedim. İki lokmada yuttum. Bir de tatlı ki sorma.

Bir zıpladım. Yataktan düşüyordum neredeyse. Ter içinde kalmışım. Hayırdır inşallah dedim. Önce durdum bir. Ağzım kaç kere yandı o kaleminden bal damlayan yüzünden. Dur hele kız, dedim. Azıcık bekle, hayırlara vesile olsun inşallah rüyan, ama sabret. Bakalım ne gelecek arkasından. Ah, ah; ama arzular dinler mi beni, olmuş kocaman ağızlı bir volkan, yanar da yanar. Patladı mı da yakar geçer. Ancak beş dakika tutabildim kendimi. Baştan aşağı ıslandım yeminle… Kendimi severken manyak olacağım bu gidişle… Aaa! Kıpkırmızı kesildin! Benim yerime ha? Aşk olsun! Niye utanacağım? Allah’ın bildiğini senden de saklamayayım artık.

Tamam devam ediyorum. Çok geçmeden çıktı kokusu. Anlatacağım, patlama da dinle. Boşuna dememişler; aptala malum olurmuş. Yok canım, estağfurullah ne? Bilerek öyle dedim. Mertebemiz aptallık bizim. Yine de bir yerden dengeleniyor. Evet safım; ama sezgilerim kuvvetli. Tartısı şaşmaz Allah, birinden mahrum etmiş, birini bolca vermiş. Dur, dur… Dinle bak. Sabah kahvesine on yedi benli Şadiye ablayı çağırdım. Mahalle dedikodularını alırım, çaktırmadan da istikbalde ne var öğrenirim. İki hüpletti, içip bitiriverdi kahvesini. Fincanın dibini parmağıyla sıyırıp attı ağzına. Çevirip kapattı. Ben de arkasından. Yok kız, ne yüzüğü. Sabredemem o kadar. İşaret parmağım üstünde, bekliyorum. Falımız bir fallanmış; görme. Kahve zaten aracı, öyle havaya girer ki Şadiye abla, fincana bakmadan anlatır. Bu sefer kendini anlatası varmış. Saniye geçmedi, döküldü. Dün gece düşümde düştü döşüme, demesin mi? Temrin gibi. Kafiyeli mafiyeli. O da şair olup çıktı işte bu aşkın narına. Kim kız o, diyecek oldum. Kim olcek, Sinan, demesin mi? O anda şafak attı bende. Anaaa! Meğer o da yanıkmış masallar prensine. Evet ya, dilini sevdiğim, uçana kaçana yazanım, onun da düşüne giresiymiş. Belli etmeyeyim dedim ama betim benzim attı. O sırada kapıdan koca götlü Hayriye’nin kızı Elif girmesin mi? Neden olacak, o da görmüş bir ıslak rüya. Yaaa! Dedim bile! Daha soluklanmadan Ayşe damladı. Dur, bitmedi. Sonra da Aynur. Sorma, sorma! Kalbimin neşesi bir tek benim rüyama girse iyi; ben oturup çeyizimi düzmeye başlamışım, beyefendi meğer kim varsa, hepsinin kapısını tıklatmış dün gece. Sokak sokak herkesin rüyasını gezmiş anlayacağın.

Bir çalgı kıyamet koptu. Açtım pencereyi, baktım. Eyvah, eyvah! Sokak ana baba günü. Herkes evinin önünde. Otomobiller konvoy halinde, dat dat basıyor mahalleli kendi kornasına. Ne oluyor demeye kalmıyor, Sinan’ı gördüm. Başında fesi, üzerinde inci gibi parlayan bembeyaz takımları, elinde upuzun, sarı sırmalı, topuzu püsküllü asasıyla sokağın ortasına atlamasın mı? Meğer onun düğünüymüş. Ne düğünü olsun beğenirsin? Sıkı dur canım benim: Sünnet düğünü…Yaaaa! Ben de şaştım. Bir durdum, iki durdum. Üçüncüde fırladım yerimden. Alırım ben seni, dedim. Şimdiye kadar fark ettirdim mi sana, vurdum mu yüzüne? Hem ne varmış, senin ne kusurun olacakmış, gizli sevdiğim. Canımın çekirdeği…Ben böyle ver yansın ederken bir tutuşma tutuştum… Kuş gibi uçup dalına konasım var. Ama iki saniye geçti geçmedi, belli oldu işin aslı astarı.

Meğer iki gözümün başkaymış derdi. Yukarı mahalleden kunduracı İzak amcanın kızı Natali yok mu hani, Portman’la akraba çıkar, o derece, işte ona yanıkmış. Kızı da aynı akşam ziyaret etmiş. Evet canım, aynı gün… Hee, benden sonra. Benim için hava hoş da babama olmaz öyle damat, diyesiymiş Natali. Sünnetsiz girme bir daha rüyama, diye de tembihleyesiymiş. Eh işte, canımın çektiği, iki dirhem bir çekirdeğim, giymiş beyaz takımlarını, atmış kendini sokaklara. Kestirip atacakmış neyi var neyi yoksa fazladan.

Yaaa! Şaştın mı? Bir tuhaf oldun? Gözlerin doldu. Üzüldün anlattıklarıma… Ah, kurban olurum… Tamam, aman olmadım bir şey…

Neyse işte. Ah Şadiye Abla ah, dedim. Aşk bir rüya imiş, kendime yormuşum, ayıp mı? Baktım Şadiye Abla’dan hayır yok… Dalıp gitmiş. O anda uyandım.

Evet… Hepsi rüyaydı anlattıklarımın. Sen nesini gerçek sandın? Aklıma ne geldi, bak. Al şu selpakı, burnunu sil… Akacak…

Diyordum ki… Tevekkeli değil, bir kerecik vermişti. Na şu küçük parmağımın yarısı kadardı. İyi dedin kız, valla bamya kadardı.

Hadi kızım hadi, dedi on yedi benli Şadiye abla. Kuru kuru çekilir mi o dediğin, insanı sarartır soldurur, bak gördün işte. Gençlik elden gitmeden vaz geçelim bu sevdadan.

İyi oldu pencereyi açtığın. Odanın havası iyice ağırlaşmıştı. Kendimize gelelim artık. Çek içine iyice. Oh, mis! Nasıl da güzel kokuyor toprak yağmurdan sonra.

Ay, kız doğdu, görüyor musun? İkimize de bir haller oldu… Çok oturdum…Yağmur susmuşken hazır, oyalanmadan gideyim… Kalkayım, kalkayım…

Hadi bakalım… Sen de uğra ama, arayı açma böyle. Havlu da elimde kaldı. Dur, yerine asayım.

Kal sağlıcakla. Annene selam söyle… Yok, takmıyorum kafama… İyiyim, merak etme…

O değil de… Bamya kadarlığını sen nereden bildin?