• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Bahçıvan

Pantolonun cebinden renkli anahtarlarını çıkardı. İlk denemesi başarısızdı. Üçü de giriyordu kilide. Doğru anahtarı bulduğunda iki defa çevirmesi gerekecekti.

Uğur Ferhat Korkmaz


Üç numaralı dairenin kapısı yavaşça açıldı. Giderek artan gıcırtılar apartman boşluğunda yankılanıyordu. İçeriden uzun boylu, heybetli bir adam çıktı. Yaşlılık boynunu eğmiş, hafif bir kambur yüklemişti sırtına. Kasketinin altından kafasını kaşıyarak arkasına döndü. Mutfağın girişindeki beş litrelik pet şişelere doğru yürüdü. Birini yerden kaldırıp daire girişine, eşiğin hemen ötesine koydu. İkincisini bıraktığı çökük zemin sular içindeydi. “Şerefsizler!” diye söylenmeye başladı. Unuttuğu bir şeyler var mı diye sağa sola bakınıyordu. İyice doğrulduğunda megafonun yanında beliren küçük askıya uzattı elini. Renkli bantlara sarılmış anahtarlarını kadife pantolonun cebine koydu. Gözleri sağ tarafındaki portmanto üzerinde süzülüyordu artık. Baktığı yere doğru birkaç adım attı. Çökmüş avurtlarını parmaklarıyla okşayarak bir şeyler düşünüyordu. Uzun koridorda volta atmaya başladı. Üçüncü turunda portmantonun yanında buldu kendini. Ağır hareketlerle çömelerek üstteki çekmeceyi açtı. Alet edevat içinden sarı renkli bahçıvan eldivenlerini çıkardı, mevsimlik montunun cebine sıkıştırdı. Eşiğin üstünden başını son bir kez antreye sokup “Naz, kızım bahçeye iniyorum” dedi. Karşılık gelmedi sesine. Evin sakinliğini dinledi bir süre. “Haydi bakalım!” diye fısıldayarak kapıyı kapadı. Ayakkabılarına yeltendiğinde zemin hafifçe altından kaydı. Bu sefer yüksek sesle söylendi:

“Şerefsizin evlatları! İt oğlu itler! Kaçıncı söyleyişim bu?”

Bir yandan küfürler savururken diğer yandan arkasına bastığı ayakkabısını giymeye çalışıyordu. Doğruldu, gıcırtılı kapıyı kapadı sertçe. Uzun kollarıyla yerdeki pet şişeleri aldı. Ayağının ucuyla ilk basamağa adımını attı. Bir iki ürkek denemenin ardından olağan temposuyla devam etti inmeye.

Alt katta mavi önlüklü kat görevlisi merdivenleri paspaslıyordu. Ayağının ucuyla yumuşak adımlar atarak iki basamak yukarı çıktı. Metal saplı, uzun paspasını kovaya daldırdı. Çamurlu suyun içinde iyice dolandırdıktan sonra dikkatlice süzdü. Diğer eliyle kovayı kaldırıp aşağı inecekti ki bir karartı belirdi. Kasketli adamı karşısında görünce yeşil gözlerini açtı dikkatle.

“Amcam dikkat et, yerler ıslak!”

Yaşlı adam selam alıyormuş gibi kafasını salladı elini göğsüne yaklaştırarak.

Merdivenin başına gelince “Kolay gelsin evladım” dedi. Kat görevlisi yavaşça yaklaşarak kolundan tuttu. Elindeki şişeleri almaya yeltendiyse de izin vermedi. Yaşlı parmakları sıkıca tutmuştu plastik kulpları. Elinin üzerindeki mavi damarlar iyiden iyiye ortaya çıkmıştı. Islak basamakları geride bıraktığında kolunu yanındakinden kurtardı.

“Bilerek yapıyorlar evladım.” Soluklandı, yanında duran adama baktı. Küçük bir kahkaha patlatarak “Öyle ya… Yine beceremediler beni gömmeyi” dedi.

“Aman amcacım, ağzından yel alsın. Allah uzun ömürler versin.” Cümleler birkaç saniyede çıkmıştı ağzından. Aklından muziplik geçiriyormuşçasına belli belirsiz bir tebessüm belirdi yüzünde.

“Komando muydun amcam gençliğinde?”

Başını salladı. “Teşekkür ederim evladım” diye karşılık verdi. “Kızım da söylenir durur. Bilmez sanki her gün tek başıma inip çıktığımı.” Kafasını üst kattaki evine doğru çevirerek “Şu tuzaklar çoğaldığından yavaş iniyorum” diyerek tamamladı sohbeti.

“Maşallah amcacım, maşallah!”

Geniş omuzlarından destek aldı, derin bir nefes alıp yukarı çekti yüklerini. Adım attıkça ensesindeki uzun beyaz saçları ortaya çıkıyordu. Kafasından sıyrılan kasketi yere düşecekti nerdeyse. Basamakları ağır ağır inerek paspası bir kez daha kovaya daldıran genç adamı geride bıraktı.

Asma kata indiğinde duraksadı. Depo girişindeki ahşap kapı açıktı. Elindekileri yere bırakıp karanlık koridora yöneldi. Bahçe aletleri, temizlik malzemeleri, irili ufaklı kovalar ve çeşit çeşit deterjanlarla dolu raflara doğru yürüdü. Ne var ne yok inceliyordu merakla. Üst kısımda ufak tefek kürekler, çapalar, tırmıklar diziliydi. Rafların bittiği yere gelince duraksadı, saksılar içinde renk renk istiflenmiş topraklara bakıyordu. Büyük saksıdaki nemli toprağın içinde gezdirdi elini. Aklına güzel bahçesi geldiğinde gerisin geri döndü kapıya. Bu defa sağına soluna bakmadan olabildiğince hızlı yürüyordu. Yolu yarıladığında montunun cebinden sarkan eldivenler bahçe makasına takılıp yerdeki kovanın yanına düştü. Zeminden ufak bir toz kütlesi yayıldı. Havayı soludukça kesik kesik öksürüyordu adamcağız. Son bir kez kontrol etti içeride ne var ne yok diye. Örümcek ağları çarşaf gibi örtmüştü eski eşyaların üzerini. Kapıyı yavaşça kapadıktan sonra üzerindeki anahtarı sola doğru çevirdi.

Su dolu pet şişelerini yerden alıp yoluna devam etti. Birkaç adım attığında merdiven altındaki su sayaçları göründü. Bahçedeki işini bitirip elini boşalttığında kontrol edecekti ne kadar su harcadığını. İlk defaymış gibi şaşkınlıkla karşılayacaktı kaç metreküp su kullanıldığına. Şimdilik usulca geçti yanından.

Otomatın ışığı bahçe kapısına açılan koridoru aydınlatmak için yetersizdi. Düşmemek için ayaklarını sürte sürte yürüyordu yaşlı adam. Demir kapının önüne gelince durdu. Paslarından yeni kurtulmuş kapıdan kesik bir boya ve tiner kokusu yayılıyordu. Az da olsa faydalandığı ışıktan yararlanmak için sırtını kapıya döndü. Koridorun sonunda, ampulün tam altında, yere bıraktığı su şişeleri duruyordu. Pantolonun cebinden renkli anahtarlarını çıkardı. İlk denemesi başarısızdı. Üçü de giriyordu kilide. Doğru anahtarı bulduğunda iki defa çevirmesi gerekecekti.

Ağır kapıyı açmak kilidi çözmekten daha zordu. Önce bütün gücüyle yaslandı, ardından hızlıca kendine çekti metal yığınını. Kapı açılınca rutubetin yerini ıslak toprak kokusu aldı. Bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyordu dışarıda. Damlalar toprağa ayrı beton duvarlara ayrı vuruyor, melodik bir gürültü bırakıyordu adamın kulağında. Çam ağacının altındaki siyah kedi meyve kasasının üzerine yatmış, altından akan suları izliyordu. Sesleri duyunca irkilerek kafasını kaldırdı.

“Fena yağıyor” dedi saçı sakalına karışmış komşusu. Beş altı metre ötedeki apartmanın balkonundan seslenmişti. Gözaltları morarmış, bir deri bir kemik kalmıştı. Boynundaki katetere aldırmadan içiyordu sigarasını. Aylardır bitmek bilmeyen tedavilerden usanmıştı belli ki. Karşılık alamayınca bir iki nefes daha çekip balkondan aşağı savurdu sigarasını.

“Bu yağmur hemen duracağa benzemiyor. İki saati geçti tık yok. Dikkat et dayı!”

Komşusunun içeri girdiğini fark etmedi yaşlı adam. Ne söylediğini de duymamıştı zaten. İki apartman sırt sırta vermiş de kasvetli gökyüzünü kapamaya çalışır gibi uzamıştı tepesinde. Ufacık bir aralıktan bulutlara bakıyordu. Ağacın altından ayrılan kedi patilerini kirletmemeye çalışarak ürkek adımlarla kapıya doğru yürüdü. Duvara sürtünerek yavaşça yaklaştı açık kapıya. Adamı görünce duraksadı, biraz bekledikten sonra koşar adımlarla içeri attı kendini. Pet şişelerin önüne oturup silkindi, beyaz duvarları ıslattı. Adamcağız donup kalmıştı. Anlamıyordu bir türlü. Az önce salonundan baktığı güneşli havadan eser yoktu. Karşı apartmanı ayıran duvar boyunca dizilmiş çam fidanlarına baktı. Dün akşam indiğinde hiçbirinden eser yoktu. Takılıp kalmıştı havaya, bahçeye, eldivenlere. İnanabileceği bir hatırası kalmadığını anladığı anlardan birini yaşıyordu yine. Yaşlı kalbi daha da hızlı atmaya başladı. Son bir kanıt ararcasına elini montunun cebine attı, ötekini de yokladı. Pantolon ceplerinde bulamadı eldivenlerini. Dizlerinde derman kalmayınca eşiğin üzerine oturdu. Siyah kedi yalanmasını bitirip adamın kucağına çıktı. Naz işten gelene kadar yağmuru seyrettiler birlikte.