• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Öykü: Belirsiz Çoğul Kişi

’Sesimin kayıp olmadığı zamanlar vardı. Sözcükleri boncuk gibi dilime dizmeyi özledim. Şimdi dilimde toprak, zihnimde o gece, kalbimde çürümenin kokusu…’’


Aslıhan Öztürk


Servi ağaçlarının arasındaki yumuşak zemine oturdu. Kalabalığın ortasında yapayalnız, yüzünü güneşe çevirdi. Serviler muhafız gibi çevresinde dikiliyor, burayı dış dünyadan ayırıyordu. Öyle ki güneşe bile yer yoktu. Buranın dört bir yanı yokluktu, daha karanlık ve daha soğuktu. Mırıldanıyor mu dua mı ediyor anlaşılmaz bir şekilde, sözcüksüzlükten toprak gibi çatlamış dudakları kıpırdadı. Sesi çıkmadı.


‘’Sesimin kayıp olmadığı zamanlar vardı. Sözcükleri boncuk gibi dilime dizmeyi özledim. Şimdi dilimde toprak, zihnimde o gece, kalbimde çürümenin kokusu…’’


Birkaç kuru öksürükle boğazını temizlemeyi denedi. Ağzına demir tadı geldi. O gece yediği yumrukla, dudağından ağzına süzülen kanın tadını hatırladı. Sanki kan hiç kurumuyordu. Zihninin oluğundan ağzına, ağzından bütün ömrüne yayılan bir bataklık gibiydi. Yeniden ısınmak istercesine derisindeki sıcaklığı ve yaz kokusunu anımsadı. Ilık bir akşamın tadını daha fazla çıkarmak istemiş, evine giden yolu uzatmıştı. Eve gidip güzel bir film açacak yanına da yemiş ve çay koyacaktı. Evinin iki üst sokağında mahallenin kedisi Kara’yı gördü. Başında ve sevilirken çizgi çizgi olan gözlerinde parmak uçlarını gezdirdi.


‘’Her iyiliğin içinde kötülük falan yok canım. Kızlar saçmaladı bu akşam. Mesela Kara; benim seni okşamamda nasıl bir kötülük, nasıl bir çıkar olabilir sence? Yok değil mi? Bence de miyav kızım.’’


Deli sanılmamak için içinden konuşmuş, sadece iyi geceler dileğini Kara’ya duyurup doğrulmuştu. Doğrulmasıyla yanındaki karaltıyı fark etti. Kalbi, Kara’nın adımları gibi hızlandı. Korkmalı mı, korkmamış gibi mi yapmalıydı?


‘’Yürüyüp gitmeliyim görmemiş gibi. Evet evet. Bacaklarım kaskatı. Hadi, hadi.’’


Adam da onunla bir yürümeye, laf atmaya başlamıştı. Sessizliğinden cesaret alıyor gitmeye niyeti yok gibi duruyordu. Uzayıp giden sokakta bozuk bir ıslık sesi duyuluyor, kalbinden yüzüne öfke ve korkudan oluşan ateş topu yükseliyordu. Dönüp, ‘’Eh yeter be yoluna gitsene kardeşim!’’ diye bağırdı. Aralarındaki görünmez ip gerilmiş, bir o ayağının bir öbür ayağının üzerinde sallanan adam üzerine gelmeye başlamış ve aniden çenesine bir yumruk savurmuştu. Ne olduğunu anlamayan suratı şaşkınlık ve acıyla çarpılırken asfaltın tırtıklarını avuç içinde hissetti. Köşedeki sokak lambası gitgide ufalan bir top oluyordu. Bir yandan kıyafetlerine, bir yandan vücuduna gelen darbelere son bir karşılık olarak ağzındaki kanı, ıslık çalar gibi dişlerinin arasından adamın suratına fırlattı. Bilinci, hayata dair son gördüğü bulutlar gibi kayıp gidiyordu...


Kalabalığın ortasında, yüzünü önce güneşe sonra önündeki beyaz taşa çevirdi. Avcundaki toprağı sıktı. Hepsi birbirinin aynı taşlar, hepsi birbirinden farklı hikâyeye sahip taşın altında yatanlar…


‘’Benimle aynı kaderi paylaşan kaç kişi var bu mezarlıkta? Belirsiz. Durmadan çoğalan bir belirsizlik. Burada, edilen dualar birbirine çarpıyor.’’


Bir hışımla kalkıp mezar taşlarındaki yazıyı sildi. Servi ağaçlarının arasından gökyüzüne baktı. Yazmak yerine bağırdı. ‘’İstemiyorum. Tek bir ölü kadın daha istemiyorum burada!’’