top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Yazarın fotoğrafıLitera

Öykü: Bıçak Avı

"Genelde öyle olurdu, ben bir şey anlatırdım o boş boş bakıp işine devam ederdi. Çoğu zaman flu bir görüntüm olduğunu ya da sesimin çıkmadığını sırf bu yüzden de fark edilmediğimi düşünürdüm."


Burçin Laçin Altay


Bir bıçak gerek bazen, sözü kesmeye…

Kalbimdeki bıçağı çıkarıp sofraya oturdum. Bir şey söyleyecektim, unuttum. Unutmak bazen bir başkaldırı yaşanan acılara. Düşündüm. Düşünmenin erdemli dalgalarında yüzdüm. Dalgındım. Dalgınlığıma bir çare bulamadım. Ahmet her zamanki gibi sağ tarafı bana dönük karşımda oturmuş tüm iştahıyla sulu sulu yaptığım menemeni yiyordu. Sıcak çayını birden yudumlayıp dilinin yanmasıyla buruşan suratına aldırış etmeden sokakta kalmış aç bir hayvan gibi yemeye devam ediyordu. Hatırladım;

Sisli bir ormanın bütün yaprakları üzerime eğiliyor, birden rüzgâr esiyor siyah uzun saçlarımla birlikte bütün yaprakları dallarından koparıp savuruyor gökyüzüne… Beyazlar içindeki bedenim de havalanıyor, rüzgâr hafifleyince önce yapraklar düşüyor sonra ben düşüyorum yere. Dingin bir karanlığa ulaşınca usul usul yürümeye başlıyorum. Uzakta duran kalabalığa ulaşıyorum. Bilinmeyen bir güç beni görünmezlikle koruyor gibi huzurla siyah giyinmiş insanlar arasında yürüyorum, evet, kimse beni görmüyor. Gözyaşları düşüyor kurumuş toprağa ve ağıtlar yükseliyor göğe; yaralı, ısırılmış dudaklardan.Yerde kırık bir tahta parçasında ismimi görüyorum; beyaz kefen sarılmış ince bir beden kararmış toprağı kazdıkları çukurda öylece duruyor. Çocuklar, çocuklarım yere çökmüş, omuzları düşmüş başları öne eğik, gözlerinden boncuk boncuk dökülen damlalarla hıçkırıklarını toprağa gömerken sanki o gözyaşlarıyla toprağımı suluyorlar. Sanki hayata daha çocukken yenilmenin ağır bedelini biliyor da ilk ödemeyi üzerlerine sinen derin hüznü saklamaya çalışarak yapıyorlar. Eğilip gövdeme bakıyorum, kalbimde kara saplı…


“Ahmet.” dedim. “Dün gece rüyamda öldüğümü gördüm. Çocuklar yere çökmüş ağlıyordu.” Ahmet bana dönüp tek gözüyle boş boş yüzüme baktı ve kocaman bir parça ekmek kopartıp midesinin artık sığmadığı sertleşmiş göbeğini ovuşturarak eski, çizilmiş, alüminyum tavada kalan son menemeni sıyırıp yuttu. Genelde öyle olurdu, ben bir şey anlatırdım o boş boş bakıp işine devam ederdi. Çoğu zaman flu bir görüntüm olduğunu ya da sesimin çıkmadığını sırf bu yüzden de fark edilmediğimi düşünürdüm. Kendimi ayna da kontrol ettiğim hatta bağıra bağıra şarkı söyleyip kaydettiğim bile oldu. Sorunun benimle ilgili olmadığına ikna olur, yine de konuşmaktan vazgeçmezdim, o da dinlememekten. Çok önemli bir şey olmadıkça yani alınacak ve yapılacaklar dışında, duymazdı da. Beni gördüğünü, varlığımı bildiğini, arada çok içip gecenin bir yarısı eve geldiği zamanlarda yatakta beni bulup, geceliğimin altından külotumu vahşice sıyırmasına uyandığım zamanlarda anlardım. Canımı acıtmadan yapmazdı o işi, içime girmesiyle dünyanın bütün kahrını, bütün kötülüğünü öfkeli benliğiyle harmanlayıp kendinden bana yüklercesine boşalır, beni ne denli çaresiz bıraktığını hiç düşünmezdi. İki çocuktan sonra doğum kontrol iğnemi vurulup bu çaresizliği biraz engellemeye çalışsam da üstüme sızıp kaldığında hıçkırıklara boğulup ağlamamı durduramazdım. Duymazdı yine sesimi, bedenimi bazen görse de ruhumu hiç görmezdi.

İlk tanışmamız hastanede olmuştu. Ben okulu henüz bitirmiş, devlet hastanesine yeni atanmıştım. O gece acil serviste nöbetçi hemşireydim. Metal fabrikasında kaza olmuş birkaç işçi yaralanmıştı. Biri daha yirmi ikisinde, yüzüne sülfirik asit sıçramış, yüzünün sol yarısı gözüyle birlikte yanmış Ahmet’ti. Beklemediği anda avlanan bir geyik gibi acı çekmeyi bile unutmuş, şaşkınlık içinde ara ara inliyordu. Şoku atlatıp acı içinde hastanenin bütün koridorlarında yankılanırcasına ağlamaya başladığında elini sımsıkı tutuyor, onu sakinleştirmeye çalışıyordum. İlk müdahaleden sonra onlarca ameliyat geçirdi, yüzünde yanık izi kaldı ve sol gözü artık yoktu. Geniş omuzları, uzun boyu, dalgalı siyah saçları her şeye rağmen o esmer yakışıklılığını korumaya yeterdi. Bütün pansumanlarını ben yaptım, kimseye bırakmadım. Bu yaşta gözünü kaybetse de neşesi yerindeydi, beni de çok güldürüyordu. Bir gün pansuman yaparken o sedyede oturuyordu bense ayakta tam önünde duruyordum, bu şekilde boylarımız eşit oluyordu. Yüzüne yaklaşmış, boşluktaki olmayan gözüne dalıp gitmiştim. “Çok bakma, seni de çeker içine, boğulursun.” diyerek ellerini belimde birleştirdi, beni kendine çekti. Nasıl olduğunu anlamadan dudaklarımda bir ıslaklık hissettim. Kokusunu duydum, yanık kokusuyla karışmış teninin kokusunu içime çektim. Acımakla aşk arasındaki ince çizginin oluşturduğu köprüde cambaz gibi yürümeye başladığımı o an hissettim. Dudaklarım dudaklarına kendini iyice teslim ettiğinde elleri kalçama inerek beni iyice kavradı. Birbirimize iyice dayanıp bedenlerimiz değdiğinde kaçınılmaz o sonu hastanenin beyaz perdelerinin ardındaki görünmeyen bir köşesinde başlattık. Sonra sık sık buluşmalar, uzun uzun sevişmeler... Çok geçmeden “Evlenelim.” dedi Ahmet. Yüzüne baktım, sağ gözünün en içine, oradaki yansımama, yansımamdaki gülümsememe. “Evlenelim.” dedim. “Ben senin göremeyen gözün olacağım. Hep sol yanın.” Öyle de oldum. “Gözümü kaybettim ama seni kazandım.” derdi bana hep, kalın kaşlarımdan öperken. Bu söz bana yetti, yeterdi.


Nihayetinde evlendik. Çocuklarımızın da biri kız, bir erkek olunca herkesin özendiği güzel bir aile oluverdik. Hayatımız düzene oturmuş sanıyorken Ahmet beni görmemeye başladı, sonra da çocukları. Başladığı en önemli şey de içkiydi, sonra da işe gitmeme… Gitgide daha sinirli bir adam haline gelse de hep o sevdiğim, acısına sarıldığım, mazlum adamın içinde bir yerlerde gizlendiğine inanmak istedim. Yıllar önce vermediği savaş şimdi canını yakıyordu. Acısı, öfke ve hırsa dönüşmüştü. Sol gözünü kaybettiği iş kazasından sonra fabrika sahibiyle anlaşmış şikayetçi olmamıştı. “Görünmez kaza.” diyerek eline verdikleri üç kuruşla emekli olana kadar çalışma hakkıydı. Daha az yaralananlar bile mahkemeye vermiş, yüklü tazminatlar almış işi bırakmıştı. İş işten geçmiş, verilen vaatler rafa kalkmış, sadece sıradan bir çalışan olarak sömürülmeye devam etmeyi kaldıramıyordu. İşe gitmeye gitmeye sonunda kovuldu. Benim maaşımla geçinmenin zoruna gittiğini söylese de tek gözle iş bulamadığı bahanesiyle her gece içmeye gidiyordu. Hayatın zalim döngüsünde yer aldığı için bütün sitemlerinde haklıydı elbet ama artık elden bir şey gelmiyordu. Neden sonra gitgide borçlanmaya başladığımıza şaşırmadım. Çocukların eksiklerine yetişemez olduk. Beni kazandığını çoktan unutmuştu, şimdi kaybetme sırasıydı.


Dün gece yine içkiyi fazla kaçırıp gelmiş bu sefer bana ilişemeden sızmıştı. Sabah erkenden uyandım, bol biberli domatesli bir menemen yaptım, biberleri biraz yaktım, kokusu bütün evi sardı. Çocukları uyandırdım, doyurdum, okula gönderdim. Bugün izin günümdü, bugün artık söyleyecektim içimi kemiren hayatımı içten içe tüketenleri. Aklımdaki kelimeleri yerli yerine koymaya çalışırken dalgınlığım beni yendi. Mutfakta öylede otururken Ahmet’in derin uykusundan uyanıp geldiğini fark etmedim. Yine beni görmeden sofradaki yerine geçip oturdu. Alelacele kalkıp çayını koydum. Ekmek kesmek için bıçağı eline aldığında çayını masaya koymuş tam karşısında, ayakta duruyordum, bıçağa aldırmadım. Sesimdeki şiddetli depremle “Artık ayrılalım.” cümlesini kurabildim. Yıkıntılar içindeki ömrümüzü fark etmesi biraz zaman aldı. ‘Artık’ kelimesinde biriken yıllar, kırgınlıklar, kızgınlıklar, pişmanlıklar ‘Ayrılalım’ kelimesiyle gözlerimden yaş olmuş taşıyordu. Sele kapılan düşlerim havada savruluyor, kendine bir yer bulamıyordu. Bu beklenmedik kararımın onu şaşkına çevirdiği öylece kalakalmasından anlaşılıyordu. Yine beklenmedik anda avlanan o geyik gibi şoka girse de bu kez avcı kendisiydi. Elindeki bıçağın sapını iyice sıktı, eli pembeye sonra da mora dönüştü bir an. “Neden?” dedi. “Çünkü artık beni görmüyorsun. Ben senin değil gözün, hiçbir şeyin değilim artık…” dediğimde sanki hazırlanmış bir sahneyi çekiyor gibi bıçak olan elini birden arkaya kadar kaldırıp tam kalbime sapladı, bilerek değil, kalbime denk geldi. Her şey gibi… Kalbinden vurulan bütün insanların hüznü sardı birden evreni; bir sözle, bir bakışla, bir kurşunla, bir bıçakla… “Sen bana hiç acımadın ama ben sana hep acıdım. Belki de sevgim merhametimdendi.” diyemedim. Belki biliyordu bunları söyleyeceğimi o yüzden sözümü bıçakla kesti.


Etimden kemiğimden geçip tam kalbimi bulan bıçakla göz göze geliyorum, sonra Ahmet’in olmayan gözüyle, kendimle… Yere yığılıyorum, gözlerimi kapatıyorum. İçimden sıcak bir nehir akıyor sanki, kalbimden ince bir şelale olup akıyor yeryüzüne. Yerde yüzyıllık yorgunluğuyla uzanan bedenimin etrafına oluşan kandan hare beni dünyadan koparıyor, beni dünyadan koruyor. Peki ya çocuklar? Çocukları düşünüyorum, ne yaparlar! Çocuklar bütün öykülerde hep yaralı, hep görülmeyen… En derin uykudaymışım da ömrümün en korkunç, en acınası, en uzun rüyasını gördüğümü düşünüyorum. Ellerimi oynatıp kendimi tokatlayıp uyandırmayı istiyorum. Kalın, dikenli bir halatla sımsıkı bağlanmışçasına kımıldayamıyorum, her yerime paslı iğneler batıyor sanki. Derin bir acı duyuyorum. Ruhumun bedeninden ayrılırkenki çığlığı kulaklarımda yankılanıyor, en içli türküdeki tiz yakarma, en zor gecelerde yakılan ağıt gibi… Boşlukta süzülüyorum sanki… Uzun bir hiçlik sarıyor evreni. Nefessiz kalıyorum ve bir kara deliğe hapsoluyorum. Unutuyorum her şeyi bir anda. Sıfırlanıyor alem. Sonsuz ve sınırsız bir boşlukta hiçliğin tılsımlı büyüsüyle ruhumun savrulmasıyla varoluşumuzun anlamsız dünyasında çabalarımızın yersizliğine gülüyorum.


Sonra kalbimdeki bıçağı çıkarıp karşısına oturuyorum. Dalgınlığım hala çaresiz ama rüyamı hatırlıyorum; “Ahmet.” diyorum. “Dün gece rüyamda öldüğümü gördüm. Çocuklar yere çökmüş ağlıyordu.” Ahmet bana dönüp tek gözüyle boş boş yüzüme bakıyor. Ben ona bakıyorum. Yine beni görmüyor. Evet karşısındayım ve o kanlı elleriyle iştahla menemeni yiyor. Yere dönüp bakıyorum. Rüyalarımı ona anlatmaktan çoktan vazgeçtiğimi anımsıyorken incecik bedenim yerde kanlar içinde yattığını görünce asıl gerçeği anlıyorum. Uzun siyah saçlarım yere saçılmış bir yelpaze gibi. Görünmeyen silüetim yerde görünür olsa da Ahmet hala dönüp bakmıyor. Üstümde, tam kalbimde kara saplı bir bıçak. Ahmet eliyle bölüyor ekmeği, bıçak hala kalbimde…

bottom of page