• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Bir Varmış Bir Yokmuş

Korkunç bir gürültü vardı, her yer dönüyordu. En son ne demişti bana, bağırıyordu:

“Başını koru, başını koru!”

Menekşe Ercan Pekel


Gündüz mü şimdi, yoksa gece mi?

Neredeyim?

Gözlerimi aralıyorum.

Her yer neden kırmızı?

Kıpırdamak, kendimi yoklamak istiyorum, yapamıyorum.

Şoför koltuğu boş. Babam az önce yanımdaydı. Ön cam tuzla buz olmuş. Asfaltta yere atılmış, büyük bir çuval görüyorum.


Korkunç bir gürültü vardı, her yer dönüyordu. En son ne demişti bana, bağırıyordu:

“Başını koru, başını koru!”

“Hassiktir! Ölmüş müdür be?” diyor biri. Sesi arkamdan geliyor. Dönüp bakmak istiyorum, yapamıyorum.

“Ne bileyim, ölmüş herhalde, baksana ne biçim yatıyor.”

“Hastaneye götürsek mi?”

“Yok abi, bizi oyarlar. Kaçalım bence.”

“Arabanın içinde bi de genç kız var lan!”

“O kadar takladan sonra o da sağ çıkmaz abi. Hadi gazla gözünü seveyim, gazla n’olursun!”

Uzaklaşan kamyoneti tek gözümle izliyorum. Yalpalıyor. Rengini seçemiyorum. Diğer gözüm açılmıyor.

Ortalık sessiz, belli belirsiz çıngırak sesleri duyuyorum. Koyun sürüsü mü var? Köpek havlamaları geliyor uzaktan. Yardım istesem? Bağırmak için ağzımı açıyorum. Ağzımın içi dolu. Bir şey yemedim ki ben?

Sağlam gözümle asfalta bakıyorum tekrar, yerde yatan babam tabii. Yoksa gerçekten öldü mü? “Baba iyi misin? Baba öldün mü?” diye seslenmek istiyorum, sesim çıkmıyor, canım yanıyor.

Ne kadar vakit geçti? Hava kararmaya başladı. Çıngırak sesleri daha da uzaklaştı. Köpekler havlamıyor. Gözlerim yavaş yavaş kapanıyor. Gücüm azaldı. Babam hiç kıpırdamadı.

“Dayan,” diye yalvarıyorum içimden, onun ne kadar güçlü olduğunu biliyorum, şimdi de ölümsüz olduğuna inanmak istiyorum.


Bir motor sesi yaklaşıyor. Büyük bir araç galiba, minibüs mü o? Kenara çekiyor. İki karaltı iniyor, babamın yanına koşuyorlar hemen.


“Ağzı burnu hep cam dolmuş bu adamın, zavallı.” diyor bir tanesi.

“Gençmiş de ha, paramparça olmuş, yazık.” diyor öbürü.

“Arabayı gördün mü amcaoğlu, hurdaya dönmüş. Ben de Ford alacaktım ya, almayayım bari.”

Beni görmeleri için canımı veriyorum. İçimden, son nefesimle haykırıyorum, “Kurtarın!”

“Dur bakayım, arabada biri daha var galiba.”

“Deme be!”


Yaklaştıklarını belli belirsiz seçiyorum. Sesleri giderek zayıflıyor. Kapıyı zorluyorlar.

“Fena sıkışmış.”

“Benzin de akıtıyor ha, fazla yaklaşmayalım istersen.”

“Öyle deme amcaoğlu, insanlık öldü mü? Kapıdan giremezsek bacadan gireriz.”


Birinin ön cama tırmandığını hissediyorum.

“Ellerine dikkat et, her taraf cam kırığı.”

“Bu da mı ölmüş? Suratı kan içinde.”

“Burnuna ayna tutalım. Buğulanırsa ölmemiştir. Var mı kıç cebinde el aynası?”

“Arabada olacaktı bi tane. Kap da gel abisi. Torpidodan feneri de al.”


İnliyorum: “Ambulans!”

Sonrası karanlık, sessizlik, hiçlik.

Sonrası rüyalar, rüyalar, rüyalar.


Küçük bir çocuğum. Babam elimden tutmuş. Lunaparka gidiyoruz. Bileğimde, düğümlenmiş bir uçan balon. Öbür elimde çikolatalı dondurma. Göz göze bakıyoruz. Gülüyorum, gülüyoruz. Hem de kahkahalarla.


Arabadayız. Babam sürüyor. O korkunç gürültüden sonra bana bağırıyor:

“Başını koru, başını koru!”

Göz göze bakıyoruz. Çok kısa bir an. Gözleri dehşet dolu.


Sonrası yine karanlık, sessizlik, hiçlik.

Sonrası, kısa, kesik rüyalar.

Mutlu sonla bitmeyen, puslu, silik rüyalar.


Uyanmak istiyorum, yapamıyorum. Kurtulmak istiyorum, çırpınıyorum. Derin bir kuyunun içinden yavaş yavaş taşarak gelen bir uğultu işitmeye başlıyorum. Kulaklarımla tutunuyorum uğultuya. Beni yukarı çekiyor. Beni zorluyor. Perdeler var, açılan. Zarlar var, yırtılan.


Kederli ve ağırbaşlı bir adamın, kalın ve yorgun sesiyle söylediği o cümleyi duyuyorum en sonunda. Rüya mı bu, gerçek mi bilmiyorum:

“Hatun kişi niyetine, Allahu Ekber!”

Korkuyorum baba, çok korkuyorum. Yok muyum ben artık, yok muyum?