• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Birbirine Karışan Düşler

Ateşten ırmakları andıran kentin caddelerinde küçük ışık çakımları gibi oradan oraya hareket eden insanların anlamsız koşturmalarına bakıyorum. Hızla uzaklaşıyorum…


İnan Palancı


“Harf, kelime ve cümleleri yaralı yılanlar gibi çığlık çığlığa bırakacaksın…”

Ağır çamur yığınları... Islak tezek kokusu... Kaçamamak... Horoz sesleri... İnsan sessiz... Köy garip...

Tekinsiz esintiler hâlinde karanlığa yağan ince yağmur tanelerinin tiz çığlıklarını hissedebiliyorum...

Ne hissetin... Hiçbir şey... Kötü...

Dokuz canını aynı anda kaybeden bir kedinin ölmeden önce attığı uzun, iç burkucu sesleri anımsatan bu çığlıklar eşliğinde, karanlık bulutlar gibi göğe yükselen surların üzerinde yaralı bir hayvan tedirginliğiyle akmaya çalışan ateş rengi caddeleri izlemeye başlıyorum.

Canım çok acıyor…

Bazen serin bir rüzgâr oluyorum yüksek dağların üzerinde.

Tepelerde, akasyalarının nefesinde…

Ateşten ırmakları andıran kentin caddelerinde küçük ışık çakımları gibi oradan oraya hareket eden insanların anlamsız koşturmalarına bakıyorum. Hızla uzaklaşıyorum…

Ebabil kuşları çığlık çığlığa…

Albatrosların kanatlarında ıslak, tuzlu havanın nefesini hissediyorum.

Okyanus derin, okyanus güzel… Okyanusun teninde… Kanat uçlarım köpük gibi serin…

Bazen dalgaların sesini duyuyorum. Sonra okyanusun maviliklerinde orkinoslarla geziniyorum.

Soğuk… Az biraz gövdeleri, mızrak gibi gagaları… Rüzgâr güçlü alıyor beni… Albatroslar çığlık çığlığa… Ben güçsüz, toprak güzel... Ben güçsüz, toprak soğuk…

Küçük bir tepeden rüzgârla birlikte bakıyoruz uçsuz bucaksız suya. Gökyüzü yüreklendirircesine çağırıyor tüm bedenimi. Küçük adımlarla ilerliyorum toprağın üzerinde. Geri dönüyorum. Küçük adımlarımı büyütüyorum.

Güzel, güçlü bir halı gibi…

Toprak kayarcasına akıyor altımda. Gözlerim, alımlı toz tanelerinde. Rüzgârın kanatları benimle birlikte. Suyun serinliği ön gövdemde.

Rüzgâr gözlerimde, gözlerim, ıslak gökyüzünde.

Okyanus uçsuz bucaksız...

Fok balıkları çığlık çığlığa… Küçük kaplumbağaları bekleyen hırsız martılar… Kalın sopalar, kırılan kafalar… İri penguen yumurtalarına bakan tüm o kuşlar… Beyazın üzerinde kızıl, kırmızı kan gölcükleri… Kalbim Brigitte Bardot'un ellerinde.

Hızla uzaklaşıyorum…

Her tarafım sırılsıklam…

Uçsuz bucaksız fiyortlara benzeyen kara parçalarının arasında ilerliyorum.

Islak, serin ve güzel… Yeşil parlak… Buz gibi…

Sonra altımda beliren güzel güçlü bir halı ile birlikte bir başka kara parçasına sekiyoruz…

Sarı sıcak coğrafyalarda...

Yazılmamış bir masalın parçası gibi görünen kumlarının üzerinde turuncumsu kehribar dağlara bakarak ilerliyoruz.

Her şey sihir gibi…

Kavisli bacaklarımın üzerinde yaylanarak ayağa kalkıyorum.

Halı ağır, güneş bakır haleli…

Küçük bir tümsek oluşturan halının hırıltılı solunumuna kulak kabartırken bir taraftan da dengemi sağlamaya çalışıyorum.

Halı duruyor, ben oturuyorum.

Zeminle olan açısını bozmadan dağların tepelerine dokunarak ilerlemeye başlıyor. Halı ilerlerken kalın kuşağımın altında beliren at başlı hançerimle birlikte tepelerden bana bakan, aslan gövdelerinin üzerinde uzun düzgün sakallı insan başları taşıyan masal kahramanlarına bakıyorum. Halı boş ve yüksek bir tepede soluklanıyor.

Bu sırada uzak bir başka düşümde, rengârenk bir tavusun kanatlarını alan irice bir tavuk kısa bir şaşkınlık sonrası, yemlerini yiyen ve meraklı gözlerle kesimhaneyi gözleyen tombul bacaklı arkadaşlarına sırtını dönüp küçük, mavi bir gök parçası uğruna özgürlüğe kanat açıyor. O kocaman kolonlarla yere sabitlenen gök kubbede küçük bir noktaya dönüşürken ufkun sonundan bakan bir adam kendini boşluğa bırakıyor, bir başka adam, sonsuz bir merdivenle göğe tırmanmaya çalışıyor, hiç olmayan geniş bir kasnakta özenle el işi işleyerek muntazam bir şekilde ilerleyen bir kadın, iç geçirerek merdivenlerdeki adama bakmaya başlıyordu.

Kadın adama bakarken kısa bir an çöl kumları arasında kalan görüntüme bakan Rosida güzel bir karabasan gibi karnıma çöktü, tatlı bir hareketlenme içerisinde gövdemle birlikte gözlerime odaklanmaya çalıştı. O benimle birlikte güçlü, senkronize bir hareketlenme içerisinde tanımı imkânsız bir hayali var edip göğe yükselirken çöl kumları arasında kalan görüntüm tepelerin eteklerinde görünür olan zehir yeşili, yayvan kafalı, kısa, kunt yılanlara bakmaya başladı. Başları zeminde, kenarlara doğru vatoz balıklarının kanatları gibi uzanan uzun kulakları ile hareket eden bu yılanlar kısa bir an soluklanıp parlak suratları ile bana bakıyor, bulunduğum alana doğru kumları yara yara ilerlemeye çalışıyorlardı. Onlar bana yaklaşmaya çalışırken esen sert bir rüzgâr aradaki mesafeyi açıyordu, ben de halının üzerinde uzanıp onunla birlikte sihir rengi zemine dokunarak ilerlemeye başladım. Kıvrımlı çöl kumlarının üzerinde halı, usta hareketlerle ilerlerken ben de sarı yeşil başakların üzerinde uçuştuğum bir başka düşümün üzerine düşünüp, orada bulanıklaşan görüntü ile birlikte bana bakan kendi gözlerimi izlemeye başladım.

Sonra zeminin, sınırları belirsiz muğlaklığını da anlamlandırmaya çabaladım. Masal rengi tepelerin kenarlarında oradan oraya koşturan kalbi kırık, gözü yaşlı adamlara baktım ve tam olarak açık edilmeyen, bitmek tükenmek bilmeyen son gecemi hatırlayıp şöyle konuştum:

“Bazen hayata doğan ölüm gibi hissediyordum. O hüzün rengi güzel filmdeki ‘İngiliz Hasta’ gibi kucağımda gelinlik misali beyazlar içinde ölü bir kadınla birlikte, dar bir mağara ağzından dışarı bırakıyordum kendimi. Sonra kucağımdaki kadına, onun bakır rengi güzel, alımlı bedenine bakıp şöyle konuşuyordum: ‘Rosida... Biliyorsun hiçbir adam bu kadar güzel ağlamayacak, bu filmin tekrarı da asla çekilmeyecek. O zaman hayatın anlamı nedir, bak gözlerimin içine ve lütfen söyle bana...’”