top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook

Öykü: Çocuk Gibi

  • Yazarın fotoğrafı: Litera
    Litera
  • 3 saat önce
  • 7 dakikada okunur

"Birbirini bir zamanlar çok seven, şimdiyse birbirine değer veren, birbirini değiştirmeye çalışmadan kabul eden iki eski dost. Böyle yaşlanabilirdik."


Yelin Bilgin


Yaşlı bir çocuğum ben, çocukların en yaşlısı

Ağzımda sakız tatlısının hiç eksilmeyen tadı

Sevilince kendimi tadıyorum bir de

Kendime dönüşüyorum

- Ah içimin derin rengi

Yoğun kokusu - 

Edip Cansever, Cemal'in İç Konuşmaları/I


Bir çılgınlık anımda hayatıma girmiş, çıkmak bilmemişti. Bizi neyin bir araya getirdiğini bilmediğim, kendime beni neyin ona çektiğini sorduğum zamanlar çok sıktı. Artık ayrılmaz bir parçam gibi hissediyordum onu. Çocuğum gibi. Çocuk dediğin büyür, ona bir şeyler öğretirsiniz, dünyayı nasıl deneyimlediğine şahit olursunuz, uzaktan izler hayran olur ya da endişelenirsiniz. Onu tanıdığımda, 41 yaşında neyse, şimdi, 51 yaşında da oydu. Büyümüyordu, gelişmiyordu, değişmiyordu, öğrenmiyordu. Hayattan asla yılmıyor, yorulmuyor, Marquez gibi "anlatmak için yaşıyor", hikâyeleri biriktirdikçe biriktiriyordu. Arkadaşlarım dalga geçiyordu benimle. Herkes çocuğunu adam etmişken benim benden on yaş büyük koca adamım yaşlandıkça daha da çocuklaşıyordu. 


Neyse canım, ben ne anlarım çoluktan çocuktan zaten, diyordum. Dalgaya vurmak işimi kolaylaştırıyordu. Hem biz ayrılmıştık. Yani ancak benim ona izin verdiğim kadar zarar verebilirdi bana. Ya da aslında o zarar gördükçe yanında olmayı, ona yardım etmeyi seçtiğim kadar zarar görebilirdim. İpler elimdeydi. Tüm bunları onlara söylerken kendime de hatırlatıyordum. Birbirimizin doğum günlerini kutlamak, yılda birkaç defa birlikte yemek yemek ya da ayda bir sevdiğimiz bir barda buluşup sohbet etmek, arada bir naber, nasılsın mesajları atmak dışında pek alakamız yoktu ve öyle kalmasını istiyordum. Birbirini bir zamanlar çok seven, şimdiyse birbirine değer veren, birbirini değiştirmeye çalışmadan kabul eden iki eski dost. Böyle yaşlanabilirdik. 


Bir süredir yeni bir kız arkadaşı vardı. Kardeşim ilkokulda edindiği ilk arkadaşını eve getirip anneme nasıl heyecanla tanıştırdıysa, o da beni benzer bir heyecanla kız arkadaşıyla tanıştırdı. Sonraları artık tesadüf mü yoksa kaderin bir cilvesi mi bilmem, sık sık karşılaşır oldum onlarla. Kızın bundan hoşlanmadığını gözlerinden okuyabiliyordum. Belki de tesadüf olduğuna inanmıyordu. Bense hayatında biri olduğu için mutluydum. Hayatında biri olduğunda onun için daha az endişelenmem gerek gibime geliyordu. Bir kadın, her nasıl olursa olsun bir kadın, onunla mutlaka öyle ya da böyle ilgilenir, hayatına azıcık düzen getirirdi kesin. Birini sevmek, kıskanacak kadar sevmek bile başlı başına bir düzen demekti. Ondan daha az telefon aldığım, nelerle uğraştığını neredeyse bilmediğim günlerden bir gün karşılaştık, kız arkadaşıyla Roma'ya tatile gideceklerini söyledi. Gezmeyi, yeni yerler görmeyi sevdiğini ve bütçesinin buna hiçbir zaman istediği kadar müsaade etmediğini biliyordum. Düzlüğe çıktığını düşünüp onun için sevindim. 


On beş yıl evvel turist olarak geldiği İstanbul'un sokaklarını, kaosunu sevmiş, kalmaya karar vermişti. Hayatında bu kadar uzun süre aynı yerde kalmışlığı yoktu. Asker olan babası yılda, hatta altı ayda bir tayin oldukça yer değiştirmeye, her gittiği yerde yeni bir okula başlayıp yeni arkadaşlar edinmeye mecbur kalmıştı. Köksüz bir çocukluktan, Amerika'nın neredeyse her eyaletinde geçirdiği yıllardan sonra babasının ölümüyle birlikte kendini yollarda bulmuş, önce Avrupa, sonra Asya derken yol onu iki kıtayı birleştiren İstanbul'a getirmişti. İstanbul çok güzeldi, İstanbul çok zordu. Bu ülke zordu. Ama neresi kolaydı ki? Ne zaman ülkenin ekonomisiyle, güvenlikle, adaletsizlikle ilgili biri yakınacak, Amerika'yı, Avrupa'yı övecek olsa gülüp dünyadan haberleri olmadığını söylerdi. Her sene ikamet izni alırken canına okuyan sistem bile onu sindirememişti. Burada misafir değildi, burası onun eviydi ve insan evine pençelerini çıkarıp tutunur, onu her durumda korurdu. Sonunda bizim için alabildiğine kaygan olan bu ülkede, herkesin kaçmaya çalıştığı bu şehirde neyi var neyi yok bir araya getirdi, uğraştı, didindi, hayatında ilk defa tapulu bir ev edindi, buranın vatandaşı oldu. Alt ettiği her bürokratik engelde puan toplayan bir Süper Mario gibiydi. Kurabildiği her yeni Türkçe cümle ile gurur duyuyor, şehrin yerlisi olduğunu sanki daha da fazla kanıtlıyordu. 


Sabah 6.00'da telefonumun çalmasıyla uyandım. "Yurt dışına çıkış yasağım varmış," dedi. "Karakola alınıyorum, telefonumu da alacaklar, haber vermek istedim." Yaşlı çocuğum bana yine müthiş bir sürpriz yapmıştı. Sesinde üstünü örtmeye çalıştığı bir panik vardı. Türkçenin esrarlarını tam olarak çözememiş olmanın ağırlığını en çok böyle zamanlarda hissediyordu. Onu karakola götürmekte olan polise verdi telefonu. Tek öğrenebildiğim Çağlayan'a gidip ifade vermesi gerektiğiydi. O ifade verilmeden hakkındaki yakalama emri kalkmayacak, yurtdışına çıkamayacaktı. "Sıkma canını, ben bile zor anladım adamın Türkçesini," dedim telefon ona geri döndüğünde. On yıldır başına bir sürü talihsizlik geldiğine ve hepsinden bir şekilde sıyrıldığına çok şahit olmuştum. Konunun ne olduğunu bilmemek ve tahmin yürütmeye çalışmak sinir bozucuydu ama mühim bir şey çıkmayacağına inancım tamdı. İfadeye gitmesi için saldılar. Şehrin bir ucundaki havalimanından kalktı, mimari karmaşada Perpa ile yarışabilecek Çağlayan adliyesi koridorlarında doğru yeri bulmak için koşturdu. Yanına gitsem mi diye düşündüm ama bu Kafkaesk günü tek başına tamamlaması iyi olacaktı, bütün gün telefondaki ses olarak kaldım. İfade vermeyi başardığında konunun geçen yaz çalınan telefonuyla ilgili olduğunu öğrendik. Hırsız sim kartını başka bir çalıntı telefonda kullanmış, birilerini dolandırmış. Mesai bitimine yarım saat kala savcının ağzından "Yarın seyahat edebilirsiniz" cümlesini duyduktan sonra aradı. Sabah dörtten beri ayakta ve çabalamakta olan bir insanın yorgunluğunu duydum sesinde. Yalnız kalmak istemiyordu, bana gelebilir miydi... İnsan çocuğuna hayır diyebilir mi? Bir saat sonra kapı çaldı, zafer işareti yaparak bir enkaz halinde üstüme çöktü. Hayat kitabından bir kutuya daha tik atmış gibi hissediyordu: Çağlayan'dan sağ çıkmıştı.


Akşamdan kalan yarım şişe kırmızı şarap eşliğinde bir şeyler yerken sanki tüm günü telefonda adım adım takip etmemişim gibi her şeyi baştan sona önce bana, sonra telefonda annesine ve birkaç arkadaşına anlattı, ertesi sabahki uçuşlara baktı, yeni biletini aldı. Kadehimi şerefine kaldırdım, kaç defa telefon kaybetmiş ya da çaldırmıştım ama hiç böyle bir şey başıma gelmemişti. Tanıdığım kimsenin başına gelmemişti. O hariç. Anlatılacaklar listesine bir şeyler daha eklediği için gülüyordu. "Şarap beni kesmez bu akşam, viski var mı?" diye sordu. Çay yaptım, viski şişesini de aldık, televizyonun karşısındaki kanepeye kurulduk. Uçağı sabah erkendi, günün yorgunluğuna çok dayanamadı, sızdı. Üstünü örtüp yatağa geçtim. Herhalde iki yıl olmuştu onunla böyle bir akşam geçirmeyeli. Hayatımı nasıl işgal ettiğini hatırladım. 

  

Sabah 6:30'da telefon çaldı. Arama kalkmamış, sistemde her şey aynıymış. Yine gidemedi. Sakindi bu sefer. Yanan ikinci uçak biletine üzülüyordu, o kadar. Tekrar Çağlayan'a doğru yollara düştü. Neyse ki bu sefer nereye gitmesi, kimi bulması gerektiğini çok iyi biliyordu. İfade verdiği savcının sekreteri sistemdeki arızadan dem vurdu, ya da belki de savcı bey dün mesai sonunda unutmuştu sisteme giriş yapmayı. Düzelteceklerine garanti verdi bana telefonda. Bir saat geçmedi, kapı çaldı, artık gelebilir miyim bile demeden gelmişti işte. İki gündür telefondaki uzun mesailerimden ve onun sesi kısılamayan yüksek enerjisinden bitaptım. Birlikte kahvaltı yaptık, ona yeni bilet baktık. Bu sefer neyse ki ifade verdiğine ilişkin bir yazı almayı da başarmıştı. Saat 12.30 olmak üzereydi, önümüzde aynı çatı altında geçireceğimiz koca bir gün vardı. Tıpkı birlikte yaşadığımız zamanlardaki gibi. Hem utangaç bir misafir gibi takılıyor, ben ikram etmedikçe mutfaktan çay, kahve almıyor, hem de ev sahibi edasıyla evin içinde dolanarak yüksek sesle telefonda konuşuyor, arkadaşlarına son birkaç saati detaylarıyla anlatıyordu. Akşam yine televizyon karşısında bir süre yan yana pinekledik. Sabah uyandığımda telefonumda uçaktan bir fotoğraf vardı, sonunda başarmıştı. Her şey için teşekkür ediyordu. 


O gittikten hemen sonra yatağa düştüm. Kuru bir öksürükle başladı, zatürre mi oldum acaba diye korkutacak kadar beter etti. Çorba yapmak, getirmek isteyenlerim boldu ama kimseyi istemedim. Her şeyim vardı, huzur tek ihtiyacımdı, o da dört gün sürdü. Beşinci gün telefonuma bir fotoğraf düştü, hastaneden. Roma'dan kırık bir sağ el, dirseğine kadar nur topu gibi bir alçıyla ve, daha da önemlisi, yalnız dönmüştü. Motor becerilerinin ne kadar kötü olduğunu biliyordum, şimdi sağ eli olmadan hayat canına okuyacaktı. "Hemen gel" dedim. Merdivenleri çıkarken bu sefer gerçek bir enkazdı ve zafer işareti yapacak hali yoktu. Soğuk havada paltosunun önünü bile kapatamamıştı. Botlarının bağcıklarını bağlayamadığı için spor ayakkabılarını ayağına geçirmişti. Gözlüksüzdü. Ve yüzünden düşen bin parçaydı. "Düştüm" dedi. Ne yaptıysam daha fazlasını anlattıramadım. Elinin ve yüzünün üstüne düşmüş. Gözlükleri de kırılmış. "Yeni gözlük almama yardım eder misin?" dediğinde kız arkadaşının sırra kadem bastığını da anladım. Öksürüğümü, halsizliğimi rafa kaldırdım, kalabalık bir cumartesi günü Sirkeci'ye doğru yollara düştük. 


İstanbul'u birlikte keşfettiğimiz günlerde kendimizi çingene düğünlerinde, otoban kenarlarında, karanlık ve tekinsiz sokaklarda bulduğumuz çok olmuştu. Tahtakale'de bir pazar günü, kepenkleri kapalı dükkanlar arasında fotoğraf çekerken aniden bastıran kara hazırlıksız yakalanmış, Haliç metro köprüsünde donma tehlikesi geçirmiş ve içimizi yakacak derecede ısıtan Hint yemeğini annesinin kredi kartıyla ödeyerek günü kapamıştık. Çulsuzdu, annesinin kredi kartı zor zamanlar için vardı ve İstanbul'a yıllar sonra düşen bunca kar da zor zaman sayılırdı. Onun ritminde yaşamak heyecan vericiydi o zamanlar.


Büyük Postane Caddesi boyunca bir aşağı bir yukarı yürüyüp dükkanlara girip çıktık. Hepsi de Nişantaşı'ndaki lüks gözlükçülerden farksız görünüyordu. Yatakta geçirdiğim günlerden sonra ne gücüm ne de sabrım yerindeydi. Kendimi sokağın ortasında "Kaç yaşında olduğunun farkında mısın? Neden ve nasıl düştün ki hem elini hem de gözlüklerini kırmayı başardın? Neden artık büyümüyorsun, neden böylesin, neden?" diye bağırırken buldum. Bir yandan da turistler ve ucuza alışveriş peşinde olan yerliler arasında kendime yol açmaya çalışarak hızlı hızlı yürüyordum. Nefes nefese kalmıştım. Durup arkama baktığımda onu sokağın gerilerinde, bir kenarda gördüm.  Koca adam, 51 yaşındaki çocuğum ağlıyordu. Yanına gittiğimde "Lütfen böyle söyleme," dedi. Herkes böyle söylüyordu, söylemese de düşünüyordu, biliyordu, salak değildi, anlıyordu. Sarıldım. Özür diledim. Kendimden nefret ettim ona herkes gibi davrandığım için. O ise, sokak ortasında ağlamaktan utanmayan, bana ihtiyacı olduğunda söyleyen bir erkek olarak herkesten farklıydı. Bir zamanlar onu neden sevdiğimi hatırladım. Gözlerimizi sildik, kafamızı kaldırdık, Gözlükçüler Çarşısı diye bir yerin önündeydik. Tam zamanında diye geçirdim içimden. Tüm şık, cafcaflı gözlükçüleri pas geçip küçük, eski bir dükkanı ve içinde tek başına çalışan Feyyaz amcayı bulduk. Feyyaz amca çekmeceler, kutular dolusu gözlük çıkardı, eğdi, büktü, kolay kolay kırılmayacaklarını gösterdi ve bize doğru mu anlıyoruz diye birkaç kez tekrar ettirdiğimiz bir fiyat verdi. Gözlüğü kırk beş dakika sonra alabilecektik. Reçeteyi bırakıp çıktık. Yorgun iki savaşçı, eski güzel günlerden kalma sevdiğimiz bir kahvecide birer kahve ve ona gözyaşlarını unutturacak bir dilim limonlu kek eşliğinde, olup bitenlerle ilgili tek kelime etmeden geçirdik o kırk beş dakikayı. 


Alçının çıkması üç haftayı buldu. Ne ben ona bir daha sordum nasıl düştüğünü ne de o anlatmak istedi. Bu kadar kısa sürede nasıl iyileştiğini bile kurcalamadım. Sol eliyle kıramadığı yumurtayı kırmak, tabağındaki eti kesmek, vakumlu reçel kavanozlarını açmak, evine temizliğe gelen Afrikalı kadın sınır dışı edilmek üzere yakalanınca yatak çarşaflarını değiştirmek hep bana kaldı. Sağ eli, sağ kolu, arkadaşı, dert ortağı, aşçısı, neye ihtiyacı varsa o oldum. Alçının çıktığı akşam kutlamak için bir barda buluştuk. Sirkeci tarafındaki bir minyatürcüde beğendiğim resmi unutmamış, gidip almış benim için. Ağzında mektup taşıyan bir kuş. Arapça bir şeyler yazılı mektupta. "Acaba ne yazıyor?" dedim. "Allah tektir, büyüktür, neyse ne, bilmek isteyeceğini sanmıyorum," dedi gülerek. Haklıydı. Biramdan bir yudum aldım, ona baktım. Kafamdan geçenlerin özetini tuvalet duvarında yazılı buldum: Herkes birlikte yaşlanabilir, oysa asıl mesele birlikte çocuk kalmak. Sadece bu şehri, bu ülkeyi değil, yanında çocuk kalabildiği beni de evi yapmıştı. Onunla çocuk olamıyordum belki ama şu hayatta birinin evi, güvenli limanı olmak da güzeldi. Masaya geri döndüğümde tekila bardaklarını gördüm. Ben dokunmadım, hepsini o içti. Çıktığımızda ayakta zor duruyordu, koluna girdim, evine götürdüm, merdivenleri çıkmasına, kapıyı açmasına, yatağa girmesine yardım ettim. Cihangir'in bir boş bir dolu sokaklarında kendi evime doğru yürürken annemin lafı geldi aklıma, çocukken bile büyük olduğumu söylerdi. Galiba hepimiz neysek o kalıyorduk. En kanırtıcı havuz problemini çözmüş bir çocuk gibi rahatladım.

Yorumlar


bottom of page