• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Geride Kalanlar

"Elleri bile mutsuz; yaşından evvel kırışmış, tırnakları kısacık, özensiz kesildiği belli. Avucunun ortasındaki pembe hap bile kaçmak istiyor elinden; günlerdir beni sakinleştiren tek dostumu orada yalnız bırakmak istemiyorum. Gönülsüzce alıp dilimin üzerine koyuyorum."


Deniz Mat Artun


Bugün yirmi birinci gün. Yirmi sabah oldu, ben güneşin doğuşunu bu pencereden izlemeye başlayalı. Pervaza dokunuyorum; kendimden geçecek gibi olduğum her an dokunuyorum en yakınımda ne varsa ona. Dokunmak yaşadığımı farkettiriyor, “Bir yere gitmeyeceğim!” diyorum kendime, ezberlediğim bir şarkının en dokunaklı cümlesi gibi. Burada olduğumu hissetmek iyi geliyor, pervazın soğukluğuyla ürperiyor elim. Yirminci kez, bu odada, güne başlıyorum.

“İlaç saati!” Dönüp bakıyorum, yine aynı kadın. Her sabah onun elinden alıyorum ilaçlarımı. Biraz güleryüzlü olsa en azından, içim açılırdı. Ama o, evinde sıcak bir bardak çay içeceği saatlerde bana ilaç içirdiği için mutsuz, tüm karanlığıyla çöküyor üzerime. Pembe hapımı uzatıyor, almak istemiyorum. Elleri bile mutsuz; yaşından evvel kırışmış, tırnakları kısacık, özensiz kesildiği belli. Avucunun ortasındaki pembe hap bile kaçmak istiyor elinden; günlerdir beni sakinleştiren tek dostumu orada yalnız bırakmak istemiyorum. Gönülsüzce alıp dilimin üzerine koyuyorum.

“Suyunu da al!”

Tamam, içtim işte. Çık artık! Onun da benimle bir saniye daha fazla kalmaya tahammülü yok belli ki, aceleyle çıkıyor odamdan. Pembe hap çoktan girdi vücuduma, gözlerimi kapatıp hapın mucizesini gerçekleştirmesini bekliyorum.

“Seni kahpe! Seni pis, aşağılık fahişe!”

N’oluyor be? Hemşire odaya geri girmiş, bir eliyle saçımı çekiyor, diğeriyle tokat atıyor bana. Tam da pelteye dönmüşüm üstelik, kavga anında ne yapılacağını bile unutmanın üzerine bir de günlerdir ilaçlarımı içiren kadından dayak yemenin şaşkınlığını yaşıyorum. Açık bıraktığı kapıdan iki hastabakıcı giriyor, kadını güç bela alıyorlar üzerimden. Mutsuz gözlerinden şimdi ateş fışkırıyor:

“Bırakın da bulsun belasını! Bırakın beni, geberteceğim!”

Saçlarım yoluk, sağ yanağım kıpkırmızı; az önce beni çekiştirip kaldırdığı koltuğuma geri düşüyorum. Kadını çıkarıyorlar odamdan; başhekim bile gelmiş, kapının önü meraklı izleyicilerle dolu. Bir hemşire gelip saçlarımı düzeltiyor, yanağıma buz torbası dayıyor bir başkası. Neye uğradığımızı şaşırdık hepimiz, en şaşkın benim tabii. Başhekim yanıma geliyor, gözleri mahcup.

“Sema hanım, kusura bakmayın lütfen. Nasıl özür dileyeceğimi bilmiyorum. Neden böyle bir şey yaptı, hiç anlamadık. İnanın, ilk kez böyle bir durumla karşılaşıyoruz.”

Adamın mahcubiyetinin kaynağı belli, azılı avukat Sema hanım’ın dava açmasından korkuyor. Farketmiyor mu acaba, avukat Sema hanım az önce içtiği pembe hap ve yediği dayak yüzünden artık bu gezegende değil, uzay boşluğunda süzülüyor. Cevap verecek halim yok, elimdeki buz torbasını adama uzatıp yatağıma uzanıyorum. Herkes beni izliyor, farkındayım. Başka bir zamanda, başka bir Sema şu anda yerle bir etmişti bu hastaneyi; şimdiki zamanın Sema’sı yalnızca uyumak istiyor. Bırakın beni, çıkın odamdan.

Görür görmez tanıdım onu. Sarı saçlı, incecik, zarif. Eh, artık pek de zarif sayılmaz. Topuklu ayakkabıları üzerinde koşturan avukat hanım şimdi gri bir eşofmanla, titreyen bacaklarla yürüyor. Etme bulma dünyası! Sen bana ettiklerini şimdi bir bir bulacaksın avukat hanım. Konuştum hemen diğer hemşirelerle, benden başkası bakmayacak ona. Gerekirse eve gitmem, uyuma. Uyuyabildiğim mi var sanki? Yusuf gittiğinden beri bir kez bile uyku girmedi gözüme. O pembe ilaçlardan vermek istediler, almam dedim! Alırsam unuturum, unutursam affederim. Ben affetmeyeceğim! Öfkemle duracağım ayakta; intikamımı alana kadar ne uyurum, ne unuturum. Yusuf’la uyuyamadığım uykuyu neyleyeyim hem? Yatağın sağ tarafına atardım kolumu yarı uyur yarı uyanık, elim çarpardı gövdesine. Heybetli bir ağacın gölgesinde uyumuşum sanki, güneşten korumuş bedenimi. Hey gidi Yusuf! Nasıl severdi beni eskiden. Gücünü hissettikçe içim titrerdi, teslim olurdum iyice. Şimdi nerede Yusuf? Nereye götürdün Yusuf’u avukat hanım? Onun gittiği yere sen de gitmedikçe uyku yok bana bir daha! Tembihledim işte herkesi. İlacını ben getireceğim, birisini çağırdığında ben koşacağım. Bu dünyadan gidene kadar sadece beni göreceksin Sema hanım, sadece beni!

Kaç saat oldu uyuyalı? Saç diplerim acıyor, yanağım sızlıyor. Gördüğüm rüya unutturmuştu yediğim dayağı, şimdi yeniden hatırlıyorum bütün bedenimle. Hissetmek istemiyorum hiçbir şeyi, rüyama geri dönmek istiyorum. Gözlerimi kapatıyorum, hemen şimdi geri dönmek istiyorum uykuya. Rüyamı hatırlıyorum, onu gördüm yine. Kaç gecedir istemeden uyuduğum her uykuda onun yüzü var. Rüyamda yüzüne dokunuyorum, avucumda hiçbir his yok bu kez. Bir kez daha yanağına dokunduğumda sıcacık hissetsem. Neredesin şimdi? Niye gittin? Ben her şeyin üstesinden gelmeye hazırdım seninle, herkesi yenebilirdik birlikte. Sen niye acele ettin?

Canım çok yanıyor. Ağrı kesici istiyorum, başucumdaki butona dokunuyorum. Beni döven hemşire gelecek diye korkuyorum aslında, günlerdir ondan başka tek bir insan girmedi odama. Neyse ki bu kez bir başkası geliyor, ağrımı anlatmak için inliyorum acıdan. Gidip getirecek ilacımı herhalde, çıkıyor odadan. Yatağımda doğrulup çoktan kararmış gökyüzüne bakıyorum. Neredesin Yusuf? Ne yapacağım ben?

Hemşire geri geliyor. Bu kadın da pek güleryüzlü sayılmaz. Elime bırakıyor ilacımı, içmemi beklemeden çıkıyor dışarıya. İlacı yutup gözlerimi kapatıyorum. Yusuf’un yüzü geliyor gözümün önüne. Alnına düşen tutamı kaldırıyorum elimle, dokunuyorum alnına. Sıcak. Dayanamayıp öpüyorum, gülüyor. Çok güzel güler. Sarılıyor bana, içine gömülüyorum. Şimdi burada olsa, içine alsa beni yine. Kaybolmak istiyorum. Yusuf nereye gittiyse oraya kaçmak, Yusuf’la birlikte yok olmak istiyorum. Gözlerimi açıyorum. Odadayım hala, bir yere kaçabileceğimi de sanmıyorum. Bugün Yusuf’un gidişinin yirmi birinci günü. Yirmi bir gündür Yusuf’suzum. Buna hiçbir ilacın çaresi yok.

Beni uyardılar aslında. “Yusuf’u gördüm, yanında sarışın bir kadın vardı.” demişti Nursel, ağzının kenarıyla sırıta sırıta. Dağ gibi Yusuf’un benimle nasıl evlendiğine aklı ermemişti zaten, şimdi yanında görünce güzelim kadını, içi rahatlamıştır. “Çok samimiydiler, nasıl desem, sevgili gibi sanki.” Biliyordum zaten, yine de Nursel’e belli eder miyim hiç! “Yanlış görmüşsündür, Yusuf dün evden hiç çıkmadı.” İnanmadı tabii, yine de başını salladı, yürüdü gitti hastanın ilacını vermek için. Yusuf mutluydu ne zamandır, benimle ilgisi olmadığı belliydi. Ben hiç mutlu edemedim onu. Gençliğimize kanıp beni hamile bıraktı diye evlendik apar topar. Çocuk düştü iki buçuk ayı geçince. Beni bırakmadı, ama bir daha da çocuk yapmak istemedi. Bir gün gider diye korktum hep, gitmedi ama. Başka kadınlara gitmiştir tabii, yapmadı diyemem. Ama göz görmeyince gönül katlandı, Yusuf’un eninde sonunda benimle uyuyacağını bilerek. Son zamanlarında çok değişmişti; Yusuf’u hiç o kadar mutlu görmemiştim. Beni görmüyordu gözü, gözünün içine baktığımda başkasının hayali bakıyordu bana. Yine de döner dolaşır, geceleri yanımda dinlenir diye avunmuştum. Ne bileyim avukat hanımın Yusuf’un içine böyle sızacağını?

“Ben gidiyorum.” dedi bana, tam korktuğum gibi. “Mutlu değiliz zaten, boşanalım artık.”

Ben konuşamadım. Git, diyemezdim zaten ama gitme de diyecek değildim. Nasıl diyeyim? Yoktu ki ne zamandır burada, gitme desem ne değişecekti? Sarıldım son kez, kaç yıldır o güzel gövdesinde dinlendirmişti beni, son kez öptüm yüzünü, ellerini. “Bari kendine dikkat et”, dedim. “İyi olduğunu bileyim.”

Nereden bilecektim ki? Ah, nerden bilirdim?

“Yusuf!”

Kendi sesime uyanıyorum. Rüyalarımdan çıkmadığını biliyordum ama uyurken adını da inliyormuşum demek ki. Gözlerimi açmadan uzanmaya devam ediyorum. Karşılaştığımız günü hatırlıyorum; ev sahibiyle duruşması için gelmiş adliyeye. Ev sahibinin avukatı benim, nasıl da konuşkan bir kadın. Kaç tane evi varmış, hiçbir kiracısı bu kadar sorunlu değilmiş. Aslında adam iyiymiş de karısı cazgırmış, ibret-i alem olsun diye evden çıkartacakmış bunları. Kadını dinlerken gözüm bizimle birlikte bekleyen adama takılıyor. O da beni farketmiş belli ki, gülümsüyor. İçeriye giriyoruz, her zamanki prosedür, işimiz kısa sürüyor. Adliyeden çıktığımda Yusuf’u görüyorum yine, otobüs durağına doğru yürüyor. Gideceği yere bırakmayı teklif ediyorum, Yusuf öyle bir gülümsüyor ki, dönüşsüz bir yola girdiğimi anlıyorum anında. Günlerimiz gecelerimiz Yusuf’un sıcaklığında geçiyor; Yusuf benim kaderime dönüşüyor. Evli olduğunu biliyorum, karısının ikimize de dünyayı dar edeceğine şüphem yok ama Yusuf öyle bir sarıyor ki beni, hiçbir korkum kalmıyor onun yanında.

Bir ses mi duydum? Gözlerimi açtığım an anlıyorum odada yalnız olmadığımı. Gözlerini dikmiş bana bakıyor o hemşire. Başucumdaki butona uzanacakken elimi tutuyor, bağıracağımı anlayınca diğer eliyle ağzımı kapatıyor. Çırpınıyorum, ama nafile. O kadar güçlü ki. Ben de ilaçların, Yusuf’suzluğun acısıyla bir bebek kadar çaresizim. Teslim oluyorum. Anlıyor vazgeçtiğimi, ellerini çekiyor üzerimden. Göz gözeyiz, gözlerini benden ayırmadan bir sandalye çekip yanıbaşıma oturuyor.

“Aferin Sema hanım. Ses çıkarma sakın!”

Hafifçe inliyorum.

“Ağrın mı var?” Sesindeki sahte şefkat midemi bulandırıyor, ama yine de başımı sallıyorum.

“Belli, az önce de inliyordun Yusuf Yusuf diye...Dur, sana bir ağrı kesici yapayım, hemen alır acını.”

Koluma bir iğne batırıyor.

“Gerçi bu iğne ağrını alır sadece. Acın kalır yerli yerinde. Koskoca Yusuf’u öldürdün sen, geçer mi hiç acısı?”

Yusuf’u tanıyor mu bu kadın? Zorlukla konuşuyorum.

“Yusuf’u nerden tanıyorsun sen?”

Ayağa kalkıyor birden.

“Nereden tanırım ben Yusuf’u? O boylu poslu adamı benim gibi zirzop karının teki nerden tanır? Karısıydım ben onun avukat hanım, karısı! Sen onu benim yanımdan çekip aldın! İyi mi oldu şimdi? İyi mi oldu?”

Bir de Yusuf’u nereden tanıdığımı soruyor, aşağılık kadın! Karısı olduğumu öğrenince apışıp kaldı işte. Alıp götürdüğün Yusuf’un ilk sevdasıydım ben. Tamam, aşık değildi bana ama, evlenmişti işte benimle. Sen evlenemeden, Yusuf’a doyamadan kanına girdin onun. Alacak verecek davasıymış, savunduğun adamı dava çıkışı kurşunlamışlar. Yusuf da yanındaymış, bir saniye ayrılamazsınız ya, seni almaya gelmiş. Atılgandır Yusuf, gözüpektir. Sana bir şey olmasın diye atmış kendini önüne. Madem seviyordun onu, neden izin verdin kurşunların vücuduna girmesine? Neden itmedin onu, neden siper ettin kendine? Devran döndü avukat hanım, Yusuf’umun intikamı seni buldu işte. Ben aldım onun intikamını. Beni sevmese de, istemese de, ben onun için katil oldum işte. O kurşunların hedefinde ben olsaydım, önüme atılır mıydı Yusuf? Bilirim, yapmazdı. “Kurtuldum” diye sevinirdi belki de. Ama ben aldım intikamını işte. Nasıl da uzattın kolunu celladına? Az kaldı, iki-üç dakikaya uğurlayacağım seni. Gittiğin yerde Yusuf’un olmayacağına eminim, içim rahat. O cennetin en güzel köşesindedir şimdi, karısının kanını yerde bırakmadığını izliyordur. Belki artık seversin beni Yusuf’um? “Benim cesur karım” diye övünüyor musun benimle? Avukat Sema hanım gibi makyajlı, süslü, topuklu ayakkabılı olamadım hiç; ama bak, ben de bir işe yaradım işte Yusuf’um. Sema hanım’ın uyanmamak üzere gözlerini kapamasına az kaldı. Görüyor musun Yusuf?

Yusuf’un karısı sensin demek. Ev sahibini bezdiren, Yusuf’un gözlerini bulutlandıran o kadın. Karşıma çıkacağını biliyordum bir gün, en zayıf halimdeyken eline düşeceğimi tahmin etmemiştim sadece. Sana acıyorum, çünkü ne hissettiğini en iyi ben biliyorum. Elinden aldım Yusuf’u, onsuz kalmana sebep oldum. Ben Yusuf’un sıcaklığında erirken seni soğuklara mahkum ettim. Pişman değilim yine de, ben çok mutlu oldum. Keşke beni korumasaydı Yusuf, keşke onun arkasına sığınacak kadar korkak olmasaydım. O muhteşem gövdesini delmeseydi kurşunlar, ben onun yere düştüğünü hiç görmeseydim.

Gözlerim kapanıyor. Ağrı kesiciden olsa gerek. Yine Yusuf’u göreceğim için mutluyum, karısının öfkeli yüzünden kurtulacağım bu uykuyla. Etraf kararırken Yusuf’un sıcak gülümsemesi karşımda beliriyor, onu ilk gördüğüm andaki gibi gülüyor bana. Gel Yusuf, sarıl bana. Yusuf bana sarılıyor, elimi alnına götürüyorum. Sanki Yusuf gerçekten yanımda, tenini hissediyorum adeta. Hiç uyanmak istemiyorum bu kez uykudan, götür beni Yusuf buradan! Yusuf elini bana uzatıyor. Günlerdir içinde eridiğim yatağım, karanlık hastane odası, Yusuf’un hesap soran karısı arkamızda kalıyor. Yusuf beni sonsuzluğa götürüyor.