• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Sümbül

Peruktu o kafandaki, sen bildim bileli benim gibi esmerdin. Takmadan önce kucağına alıp uzun uzun tarardın o peruğu.

Etem Utku Oylum


Birden banyoya daldı. Çekil kız önümden, diyerek çıplak belimden itti, yana savurdu beni. Lavaboya doğru eğildi; musluğu sonuna kadar çevirdi. Yaşlı suratına avuç avuç su çarpmaya başladı. Üşüyerek arkasında beklemeye koyuldum.


Yüzünü yıkamayı bitirdi. Suyu kapatmadı. Kafasını iyice lavaboya gömüp tüm gücüyle sümkürdü. Doğruldu. Elinin kenarıyla burnunu sildi. Bana döndü. Oradaki varlığımı yeni fark etmiş gibi yüzünü buruşturarak konuştu.

-Sabahın köründe sinsi sinsi sızıyorsun banyoya. Aklınca biz uyanmadan yıkanıp kaçacak evden. Salağız ya, fark etmeyeceğiz!


Cevap vermedim. Burun deliklerini büyüterek aynaya döndü. İyice temizlediğinden emin oldu. Hızını alamamış olacak ki tekrar bana döndü.

-Şu hale bak! Ar, namus, utanma yok ki bunda. Yanımda anadan üryan dolanıyor. Vücudu da bir boka benzese bari. Sıska şey!

-Ben duşa girecektim de o yüzden soyunmuştum, diyecek oldum ama lafı ağzıma tıkadı.

-Her sabah yıkanıp da bir halta yarıyorsun sanki. Şu memelere bak. Erkekten farkın yok. Kızım sen asıl senin yaşındayken bendeki vücudu görecektin. Laf atmaktan sokakta yürütmezdi herifçioğulları. Tahta gibi halinle soyunup, aklınca bana mı nispet yapacaksın?


Açık musluğun önünde laf yetiştirdiği için üzeri hep su oldu. Musluğu kapadı. Islanan bluzunu homurdanarak çıkardı; yere attı. Beyaz sütyeni ve altından hiç çıkarmadığı basma eteği ile kaldı. Sütyeni ile eteği arasından sarkan etlerine gözüm kaydı. İki elimin ayasını ağrıyan belime koyup öne doğru esnettim. Belimin kütlemesiyle istemsizce, Off!, diye inledim.


-Bak şunun hallerini görüyor musun Nejla?, diye içeriye bağırdı. Yatacak yer verdiğimize şükretmez de gelip arkamda oflayıp puflar. Aklınca yerde yattığından şikâyet edecek. Beli ondan ağrıyormuş gibi hareketler… Sanki köyde anası, babası bulutlara sarıp da yatırıyordu bunu.


Nejla’dan ses gelmeyince lafa kendisi devam etti.

-Bunun belinin yerde yatmaktan ağrımadığı belli kızım. Kim bilir dışarıda kimlere kırdırıyor belini. Okula gidiyorum, diye çıkıp duruyor evden ama bana sökmez bu mavralar. Ne bok olduğunu daha ilk gördüğümde, gözünden anladım ben bunun.


Elini yüzünü az önce askıya astığım banyo havlum ile kuruladı. Yanımdan burnunu çekerek geçti. Banyodan çıkacakken elini kapının pervazına dayayıp durdu.

-Yıkandıktan sonra gel de saçını tarayayım.

Cevabı beklemeden çıktı. Ne zaman gidip yatağına oturup beni beklese, sırtımı yatağa verip yere diz çökeceğimi, saçımı taramasına izin vereceğimi bilir.


Duş perdesini çekip suyu açtığımda içeriden hâlâ: “Kız Nejla kime diyorum ben? Neredesin kör olası?” diye bağırışları duyuluyordu. Nejla onu duymuyor. Çoğu gece uykusundan sıçrayarak, ter içinde uyandığında avizeden süzülen cılız ışığın aydınlattığı girişe gözlerini diker; “Neden ceketini giydin Nejla? Bir yere mi gidiyorsun?” diye sorar ama annesiyle kız kardeşine bakmak için gece gündüz çalışıp da kendisine yeni bir ceket bile alamadan, akciğer kanserinden öldüğünü bilmez.


Duştan çıkıp askıdaki yarısı ıslanmış havlu ile kurulandım. Saçımı nemli bıraktım. Tam kurutursam önüne çöküp yalvarsam da taramaz. İçeri geçtim. Yere yayılmış elbiselerimden birini hızlıca geçirdim üstüme. Ben işteyken denemiş, üstüne olmayınca sinirlenip etrafa fırlatmış yine. Gardıroba bir asma kilit alayım diye yazdım aklıma. Bodrum kat, tek göz odamızı toplamaya koyuldum. Oturduğu yerden Nejla ile tartıştığı için bana bulaşmıyor. Yere serili yatağımı hızlıca topladım. Nejla orada yatsın diye ortalığı birbirine kattığı divanın üstündeki çarşafı, yastığı kaldırdım.


-Haydi, dedim, çabuk tara da okula geç kalmayayım.

-Sanki gidip de dünyayı kurtaracak haspam!, diye payladı.

Ardından hızlıca tarağını kapıp yatağa bağdaş kurdu. Gittim önüne çöktüm. Saçlarımı taramaya başladı. Bir yandan konuştu, ben kafamda cevapladım.


-Sen asıl benim gençliğimdeki saçlarımı görecektin. Sapsarıydı, sırma gibi. Ta belime kadar uzanırdı. Sokağa indim miydi, ossaat karılar bile camlara çıkardı hayranlıklarından.

Peruktu o kafandaki, sen bildim bileli benim gibi esmerdin. Takmadan önce kucağına alıp uzun uzun tarardın o peruğu.


Saçımı çekiştire çekiştire taramaya devam etti.

-Âşığım da çoktu tabii. Ama ben öyle kolay lokma değildim. Gönlümü sadece bir yiğit çaldı da… o da sonradan unuttu gitti beni.

Ah o kör olası yiğidin peşine düşüp de az yol tepmedik. Hangi deliğe girdiyse kaybettirmiş izini.


Tarak düğümlere denk geldikçe çıt çıt ses çıkıyor. Hiç oralı değil; eli kendiliğinden tarıyor.

-Siz gönül eğlemekten de anlamazsınız ki. Kız kurusu gibi anca iki karış suratla dolanın ortalıkta, dedi, Nejla da duysun diye sesini yükselterek. Ah… Genç kızken en şatafatlı mekânlarda fink atardım da benden havalısı olmazdı etrafımda.

Sen ömründe hiçbir mekâna kendini eğlendirmeye gitmedin ki köylü güzelim.


Saate baktım; gece yarısına iki saat kalmış. Son dolmuşu kaçırsam işe yetişemem. Bu sabahlık bu kadar yeter, dedim. Kalktım önünden. Bozuldu. Suratını astı. Kalktı, sehpanın üzerindeki paketten bir dal sigara çıkarıp yaktı.

-Hiç öyle bakma Nejla, dedi mutfak tezgahına. Benim ciğerlerim sağlam.

Kuru kuru öksürdü hemen sonra.

-Ben okula gidiyorum, dedim.

Yanağından öptüm. Sinirlendi.

-Kaç kere dedim öpme beni durduk yere diye aşüfte! Siktir git nereye gidiyorsan. Zaten okula diye kim bilir ne deliklere girip çıkıyorsun.


Evden çıktım. Caddeye koştum. Dolmuşa son anda yetiştim. İş yerine kadar ayakta gittim.

Kapıda beni görünce fedai Orhan’ın yüzü gevşedi.

-Hoş geldin rüyalarımın mis kokulu sümbülü, dedi.

-Zaten anca rüyanda görürsün Sümbül’ü yavşak!, diye çıkıştım.

Bıyıklarını burarak sırıttı. Çantamdan topukluları çıkardım.

-Az dur bakalım şöyle, dedim, omzunu çekiştirerek.

Koluna tutunup topukluları giydim. Boynumdan öpmeye kalktı. Ayakkabının tekini suratına geçirdim. Yine sırıttı. Tünel şeklindeki girişten mekâna indim. Kulise girdim. Hemen makyaja başladım. Boyadığım yüzün gün geçtikçe ablama benzediğini düşündüm. İçeride müzik başladı.