• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Öykü: Tekerleğin İzinde

Bu ıssız sahnenin perdesi bir daha açılmamak üzere kapandı mı, bu evin bacası tütmeyecek mi artık diyorum. Güneşin pervasızca parlaması, yelin güle oynaya vadiden aşağıya hiçbir şey olmamış gibi salınması ağrıma gidiyor.


Nebilay Erdoğan


Bir haziran günü öğle vakti. Samanlığın damında, çimenlere oturmuş göz alabildiğine uzanan çayırlık vadiye bakıyorum. Karşıdaki dağın tepesine tünemiş Kılıçkaya’dan efil efil esen yel, kır çiçeklerinin kokusunu getiriyor. Güneş masmavi gökte var gücüyle ışıldıyor. Vadiyi boydan boya geçen çayın sularında yakamozlar yanıp sönüyor.

Köye geleli bir hafta olmuştu. Hastaneden çıkınca evimizi görmek isteyen babamı kıramamış; o mutlu olsun diye tatilimi köyde geçirmeye karar vermiştim. Henüz hazır değildim çünkü bu eve dönmeye. Oyuncularını sonsuza kadar kaybetmiş bir tiyatro sahnesiydi bu ev, bu harman, bu köy...Varıp gittiği her yerden rengârenk bir gökkuşağı sevinciyle dönen annem, elini gözüne siper ederek yirmi dört saat kapı bacamızda devriye gezen babaannem ve gününün çoğunu cami ile evi arasında mekik dokuyarak geçiren dedem artık hayatta değiller. Bu ıssız sahnenin perdesi bir daha açılmamak üzere kapandı mı, bu evin bacası tütmeyecek mi artık diyorum. Güneşin pervasızca parlaması, yelin güle oynaya vadiden aşağıya hiçbir şey olmamış gibi salınması ağrıma gidiyor.

O sırada “Kızım hoş gelmişsiniz, hoş gelmişsiniz,” dedi biri, dönüp arkama baktım. Bir adam bana el sallıyordu. Köy çeşmesine giden yolu, harmandan ayıran çeperin diğer tarafındaydı. Kalkıp o tarafa doğru ilerledim. Sesin sahibini önce çıkaramadım. Yaklaşınca Nihat amca olduğunu anladım.

“Hoş bulduk amca, hoş bulduk.”

Onu gördüğüme sevinmiştim. Adımlarımı sıkılaştırdım. Çeperin yanına varınca elimi uzattım, merhabalaştık. Gür, devrimci bıyıkları ve saçları beyazlamıştı ama yine de yıllar ona uğramamış gibiydi.

“Amca nasılsın, iyi misin? Maşallah çok iyi gördüm seni.”

“Sağol kızım, sağol. Sen de çok iyi duruyorsun. Sen en büyüklerisin değil mi? Elif’in arkadaşı, Yeşim.”

“Evet amca, ta kendisi.”

Nihat amca, babamın en iyi arkadaşlarındandı. Devlet hastanesinde memurdu. Kızı ile ilçede aynı lisede ama farklı sınıflardaydık. Emekli olup, çoluk çocuk İstanbul’a taşındıklarından bu yana hemen hemen hiç görüşmemiştik. Babam bir kere İstanbul’da ziyaretlerine gitmiş, yıllar içinde inşaat işlerinden epeyce para kazandıklarından söz etmişti.

“Amca köyde olduğunu bilmiyordum. Biz de bir hafta önce babamla geldik.”

“Duydum kızım, balam duydum. Hatta o gün aha şurdan çeşmeye gidiyordum. Sizin kapıda tavukların peşinde küçük bir çocuk gördüm. Kimin o sıpa?”

“Sarper, bizim Gökçe’nin oğlu.”

“Hay maşallah, hay maşallah…Yahu ben de üç-dört gün önce geldim. Küçük bir işim var, halledip döneceğim ama babana uğrayacağım mutlak. Hem başsağlığına hem de geçmiş olsuna geleceğim.”

Başını yere eğip bir iç çekti.

“Anan rahmetli çok ekmekli, çok değerli kadındı. Çok genç gitti, çook…”

“Maalesef, çok gençti!” dedim.

Yaşla dolan gözlerimi yere eğip, ayakucumla kuş ekmeklerinin arasındaki küçük taşı ileri geri oynattım.

“Hele anneannen, ne mübarek kadındı yahu! Çok ekmeğini yemişim. Evleri köyün hemen girişinde ya, yaz kış, gelenin gidenin önüne geçer, aç mı, susuz mu sorguya tutardı. Hiç erinmez, o saat onlarca kişiye ekmek yapar, çay kaynatırdı. Deden, ananın babası, ilçeye okula giderken kaç kez bizi donmaktan kurtarmıştır. Onların o dipteki yer evinde, nene bize seküde yatak yapardı, beş on genç doluşur yatardık. Rehmeet canlarına, çok çok iyi insanlardı.”

Göz göze gelmemeye çabalayarak söylediklerini başımla onaylıyordum.

Sözünü ettiği o yaz evi… Annemin çocukluğunun ve ilk gençlik yıllarının geçtiği o kozalak kokulu ev… Annem bir keresinde bana, şu hayatta deliksiz uyku çektiği tek yerin orası olduğunu söylemişti. Gözüm, Nihat amcanın sağ omzundan yarısı görünen mezarlığa kaydı. “Rahat uyu annem, rahat uyu, inşallah acıların dinmiştir,” diye geçirdim içimden.

“Ama size de helal olsun yavrum. Çok iyi baktınız onca sene. Son görevinizi de yaptınız lâyıkıyla. Şimdi Allah var yukarıda. O karda kışta çok az evlat, anasını buralara, taa toprağına kadar getirip koyardı.”

Eskiden de çok hızlı konuştuğunu, konuşurken yerinde duramadığını hatırladım. Şimdi de ağırlığını bir bacağından öbürüne veriyor, konuşmasında söz ettiği yerleri sağa sola, öne arkaya dönerek elleriyle ve kafasıyla işaret ediyordu.

Yutkundum. Toparlanmaya çalıştım.

“Amca eve gidelim, bir çayımızı iç. Gerçi gönül koydum bilesin. Kaç gündür köydeymişsin, babama uğramışlığın yok.”

“Gelecem kızım, balam gelecem. Tabii ki gelecem. Gelmeden olur mu? Yahu ben şimdi şey için geldim. Sizin emmioğluna dedim ki, dedenlerin harmandaki o öküz arabası tekerleğini alacağım. ‘Dedemgilin ben veremem, ablamlar burda ona sor,’ dedi.”

“Hangi tekerlek amca?”

Bizi ayıran çeper bel hizamızdaydı. Bir adım geri çekilip,

“Şu, işte şu,” dedi.

Azıcık yana doğru eğilip işaret ettiği yere baktım. Ben ilkokuldayken babam bu çeperi yeni baştan yapmıştı. Kılıçkaya’dan römorklar dolusu irili ufaklı taş taşımış, yamru yumru olanlarına tuğla görüntüsü vermek için günlerce uğraşmıştı harmanda. Toprak harcı aralarına özenle doldurup mala ile düzlemişti. Çok güzel olmuştu. İnsanın baktıkça bakası geliyordu. Nihat amcanın işaret ettiği kısım sonradan eklenmişti anlaşılan. Orada bir tekerlek olduğunun farkında bile değildim. Orhan,

“Abla, harmanda ineklere ot veriyorum. Yola kaçmasınlar diye çeperi biraz daha uzattım,” demişti ama pek oralı olmamıştım. Demek ki koca bir taş niyetine bu tekerleği de çepere gömmüştü.

“Amca bu mu?”

“He he bu. Ya sizin bu Orhan bi alem. Bu tekerleği alıp götürsem, kim ne diyecek bana?”

Bir iki kez sağlamlığını yoklarcasına tekerleğin mazisine ayağıyla vurdu. Yüzüne ciddi bir ifade oturttu.

“Rehmetli deden, çok eli açık adamdı. Bir gün geldim, şu harmanda, tam şurda uzanmış yatıyor. Kasketini de yüzüne örtmüş.”

İşaret ettiği yere çevirdim başımı. Dedemin zihnimde beliren kasketli görüntüsüne dalıp gittim.

Nihat amcanın sözünü ettiği tekerlek, iki yüz yıl önce bu köye köklerimizi salan tekerlekti. Bir çift öküzün çektiği arabada, dedemin dedesini, annesinin kucağında, şimdi bizlere yabancı olan o uzak yerlerden buralara taşıyan tekerlek de oydu. Ondan bir yüz yıl sonra, o sıralar yedi sekiz yaşlarında olan dedemi, sabahın alacakaranlığında babasının yanında yardımcı götüren de… Bundan otuz yıl önce, aşağı geçitten yüklediğimiz otların üstünde, annemin kucağına yatarak yol boyunca bulutları seyre dalmış çocukluğumu taşıyan tekerlekti. Ve nihayet, babamın eskidi diye parçalara ayırıp diğer eşini, samanlığın yıkılmak üzere olan kısımlarına destek olarak verdiği tekerlekti.

Şimdi de anıları sırtlamış, arkamdaki yayla yolundan yokuş aşağı iniyor. Üstüme yıkılacak gibi büyüyor anılar dağı. Ben geçmişle boğuşurken Nihat amca eğilmiş, tekerleği inceliyordu.

Konuyu değiştirmek ve biraz soluklanmak için,

“Elif nasıl?” diye sordum.

“İyi iyi, çok iyi. Valla o liseden sonra okumadı. Bizim işler biliyorsun yürüdü gitti İstanbul’da. ‘Ne okuyacam baba. Okuyan kaç para alıyor. Hepsi işsiz, aç, susuz’ dedi. Sen kaç lira maaş alıyorsun balam, misal?”

Bu soru karşısında afallamıştım.

“Been, ben mi, ıııı…”

“Noolacak balam, işte o kadar bir şey.”

O sırada çeperin taşlarını indirmeye başlamıştı. Birer ikişer alıp kenara koyuyordu. Bu maaş sorusuna ifrit olmuştum. İnsan doğrudan birine kaç lira maaş alıyorsun diye sorar mıydı hiç!

Sağ omzunun üzerinden kafasıyla mezarlığı işaret ederek konuşmasını sürdürdü:

“Altı üstü bir tekerlek. Alıp gitsem kim ne diyecek? Ölümlü dünya kızım. Kime kaldı? Benim dedeler ağaydı. Senin deden bizde hizmeker. Nenem derdi ki, karpuzu ilk bizde görmüş deden. ‘Hanım Ana, bir iki dilim versen de götürsem çocuklara,’ dermiş. Aç açık, nenem de acır verirmiş. Nooldu, ikisi de aynı mezarda şimdi.”

Bu hizmetkârlık meselesini biliyordum da, karpuz kısmını ilk kez duyuyordum. “Acır, verirmiş” ifadesi yüreğime bir ok gibi saplanmıştı. Yavaş yavaş bir öfke dalgası kabarıyordu içimde.

Nihat amca hızını alamamış dedemle ilgili başka bir hikâyeye başlamıştı:

“Rehmetli çok da korkaktı. Bir keresinde amcanla ben sizin oda var ya, şu yola bakan,”

Evet, der gibi başımı salladım. Kelimeleri, sağanak gibi yağdırıyordu. O kadar hızlı konuşuyor ve farklı şeyler anlatıyordu ki yarattığı duygu ve düşünce dünyasına dalamadan, yüzüm türlü tevür haller alıyordu.

“…İşte onun duvarına, sağ sol zamanları, hızlı zamanlarımız yani, yaşasın şu, kahrolsun bu, diye yazılar yazıyoruz. Ertesi gün deden badana vuruyor üstüne. Biz yazıyoruz, o kireçliyor. Yazıyoruz, kireçliyor…”

Kıkırdıyordu. O günlere gitmişti gerçekten de.

“Senin büyük emmin kitaplarını toplayıp gece sizin şu karşıdaki Çegilli’ye gömüyor, evi jandarma basacak diye. İçinde ders kitapları da var.”

Gülmekten yaşaran gözlerini silerken, iki üç kez, “Ne mübarek adamdı ya, valla, alem adamdı, rehmet canına,” diye kendi kendine, kafasını sağa sola sallayarak tekrarladı.

“Şimdi diyeceksin ki Nihat amcam bu tekerleği ne yapacak? Kızım sen okumuş kızsın. Benim bir çiftlik var, baban gördü. Ne ağırladım babanı orada haa. Anlattı mı sana? Gel dedim, gel ye, gözün gönlün açılsın, ömrün çobanlıkta geçti, gel.”

Öfkeden, yüzümün renkten renge girdiğini fark ediyor muydu acaba?

“Bu köydeki eski eşyaları topluyorum. Çiftliğin girişine böyle antika niyetine, şark köşesi gibi bir yer yapacağım. Köyün aşağısından başladım, traktöre ata ata geliyorum.”

Arkasını dönüp eliyle aşağıları işaret etti.

“Çocuk sigara almak için dükkâna girdi. Birazdan getirir traktörü. Fehim emmigilden başladım. Vedire, golop, stil, işte ne bulursam, ne varsa topluyorum. Bazıları da diyormuş ki, gelmiş eşya topluyor.”

Büyükçe bir taşı kucaklayıp bir iki adım öteye bıraktı. Nefesini toplayarak konuşmasını sürdürdü. Yüzü yorgunluktan kızarmıştı.

“Köylüyü bilirsin. İyilik yaramıyor millete. Atmışsınız işte bir köşeye, kötü mü, alıp götürecem, boyayacam, onaracam… Zaten köylük diye bir şey kalmamış ki, her ev peg olmuş.”

Son taşı bulunduğu yerden öyle sert biçimde söküp almıştı ki çeper, küçük bir top güllesi yemiş gibi gürültüyle yıkıldı. Kurumuş çamur sıvalardan adamakıllı bir toz bulutu yükseldi. İkimiz de birkaç adım geriye çekildik. Tekerleğin üst tarafı görünmüştü.

Çeperden ve Nihat amcadan birkaç adım uzaklaşmam, kısa bir anlığına yaşadığım duygu karmaşasından başımı alıp azıcık sakinleşmeme yaradı. Eli açıklık genlerden mi ne, her iki taraftan da benim sülalemin eski bir alışkanlığıydı anlaşılan. Bu alışkanlığı bir gelenek gibi sürdürmeli miydim? Bu tekerleği vermeli miydim? Babama mı sorsaydım? Nihat amca soracak vakit bırakmamıştı ki, zaten babamın ne yanıt vereceğini de biliyordum.

Nasıl uzaklaştıysa çeperden, aynı hızla gelip eğildi. Kökünden söküp alacağı bir demet ot parçası gibi tekerleği sağa sola oynatıp, zeminini yokladı.

O sırada ona doğru birkaç ürkek adım attım. Kaldırabileceğinden emin olmalı ki iki koluyla tekerleği sarmaladı. Adımlarımı hızlandırdım ve hafifçe öne eğilip:

“Şeey amca, onu veremem,” dedim.


Duymadı. Traktörün tır, tır, tır, tır sesi zaten cılız çıkmış sesimi bastırmıştı. Ağzımdan çıkanı kulağım duyuyor muydu benim? Şu yer yer çatlamış, etrafındaki halka demir paslanmış, artık hiçbir işe yaramayacak bir tahta parçası için, bir büyüğüme, köylümüze, babamın eski bir arkadaşına hayır mı diyordum? Hazır duymamışken, “Sus, bir daha aynı lafı etme!” diyordu içimden bir ses.

İlk denemesinde başarılı olamamış, tekerleğin etrafındaki taşları temizlemeye girişmişti. Son bir hamle ile onu yola yuvarlayabilirdi. Bu kez iyice eğildim ve tekerleğin üstüne elimi koydum. O an öğlen güneşinin parlak ışıkları gözlerimi kamaştırdı ve kısa süreli bir körlük yaşadım. Günlerdir etrafımdaki her şeye olduğu gibi masmavi gökyüzünde parıldayan güneşe de kayıtsız kalmıştım ve o, intikamını böyle alıyordu zaar.

Diğer elimi ani bir refleksle gözüme siper edip daha yüksek sesle,

“Amcaaaa! Bu kalsın,” dedim.

İkimiz de doğrulduk. Üstündeki ceket omuzlarına doğru kaymış, gömleği yer yer pantolonunun dışına çıkmıştı. Kısa süreli bir şaşkınlık yaşadı ve o sürede eskiden de çok sık yaptığı bir hareketi tekrarladı. Bıyıklarını sağ eliyle ağzının içine doğru taradı. Bir tekerleğe bir de bana bakıyordu. İkna etmeye çalışan bir ses tonuyla,

“Kızım ne yapacaksın sen bu tekerleği? Çürüyüp gidecek burada. Baksana Orhan almış buraya atmış. Tarumar etmiş her yeri. Hey gidi hey! Baban görse yüregi çatlar. Gördü mü buraları? Yürüyemiyor dediler. Sağ tarafı tutmuyormuş. Ne zeki adamdı, alet yapardı, şu tekerleğin âlâsını yapar o.”

Babamdan sağ tarafı tutmayan biri diye söz edilmesi, köye geldiğim günden bu yana bir pelte kıvamındaki bedenimi sanki baştanbaşa çeliğe kesmişti. Anıları mı yâd ediyorduk yoksa onlara boydan boya bir kılıç darbesi mi indiriyorduk, belli değildi. Ne ise ne? Bu son sözü, tepemi öyle bir attırdı ki, hafızamda canlanan çok eski bir anıyla birlikte öfkem dizginlenemez biçimde şaha kalktı.

Gün batımından hemen önce biraz daha otlaması için babamın çok sevdiği kısraklardan birini bu harmana, işte tam şu ilerdeki köşeye getirmişim. Atın boğazında ilmek yapılmış zincirin ucundaki kazığı harmanın en otlu yerine çakıyorum. Çok uzaklardan gelen bir kişneme sesi duyuluyor. Doru kısrak bellikleniyor. Derken, kişneyerek şaha kalkıyor, arka ayaklarıyla etrafa çifteler savurup toprağı eşeliyor. Koşar adım uzaklaşıyorum ondan. Kendi etrafında üç-dört kez tur attıktan sonra kazığı yerinden sökerek arkasında sürüklenen uzun bir zincirle köyün aşağısındaki çayırlara doğru koşuyor. Uzakta batan güneşle birlikte gözden kayboluyor.

Mezarlığa doğru çevirdim bakışlarımı. Nihat amca, yanı başımda bir gölge gibiydi. Kara bir gölge.

“Burada dursun, onun yeri burası,” dedim. Traktörün gürültüsünü bastırmak bahanesiyle sesimi de epeyce yükseltmiştim. Dişlerimi sıkmıştım, burnumdan soluyordum.

“Boyarım, şu üst kısmına dedenin adını yazarım ha, olmaz mı?”

Yanıt vermedim. Yüzüne bakmamak için eğilip birkaç küçük taşı tekerleğin kenarlarına sıkıştırdım. Onu ağırsamaya başlamıştım. İstediğini alabilmek adına dedemin adını, bir kaşık bal niyetine ağzıma çalması öfkemi iyice kamçılıyordu ama saygıyı da elden bırakmıyordum. Taşları sakince üst üste koymayı sürdürdüm.

O sırada traktör, dalgalı bir denizdeki sandal gibi, taşlı ve engebeli yola bata çıka gelip önümüzde durdu. Şoför gençten bir çocuktu. Benim üstüme ikinci kuşaktı belli ki. Tanımıyordum onu. “Hoş gelmişsin abla,” dedi gülümseyerek.

“Hoş buldum.” Çocuğun teni güneş yanığıydı, dişleri bembeyazdı. Gülümseyişi nedense bana güç verdi. O güçle Nihat amcaya bakabildim. Yüzü allak bullaktı. Suskunluğum yeterince açık bir yanıttı onun için.

“E tamam kızım, sen bilirsin.”

Güç bela bir gülümseme oturttu yüzüne. Benim tekerleğimi bana bahşedermiş gibi küçümseyen bir gülümseme…

“Oğlum gel, toplayalım şu taşları.”

“Zahmet etme sen amca, Orhan halleder,” diyerek atıldım.

Ellerinin tozunu silkeledi, gömleğini pantolonunun içine sokuşturdu. Arkası dönük,

“İyi madem babana selam söyle o halde,” dedi.

“Baş üstüne.”

Arka tekerleklerden birine basarak römorka atladı ve kapaklardan birine oturdu. Traktör köşeyi dönünceye kadar gözaltından izledim. O da kafası dimdik benden tarafa bakıyordu. Tekerleğe mi yoksa bana mı bakıyordu, seçemedim.