• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Uçurtma Kuyruğundaki Çocukluğum

Biliyorum bu bahar da annemin kollarından koparacak, dipsiz bir kuyuda boğacak beni.


Selahattin Anatürk

Beni bekleyen palmiye ağacının hışırtısı içime bir hüzün ekiyor. Doğduğum köşk üstüne oturduğu sütunlardan aldığı güçle sokaktan geçenlere mağrur bir selam fırlatıyor. Adeta; “Ben buradayım, görmüyor musunuz?” diyor. Benzer gururla kıvrımlı bahçe merdiveninden hışırtıların ahengine kendimi kaptırıyorum. Bir yandan lodos yanaklarımdaki sarı tüyleri okşuyor. Denizin yosun kokusu, genzimi acı yeşile boyuyor. Boğazım ise, ninemin Hoca efendiye, rahmetli dedemin uçkurunu ömrü billah harama çözemesin diye kırk düğümle bağlattığı dualı çaput ip gibi düğüm düğüm. Omzuma yüklenen hüzün her adımda ayağıma çelme takıyor. Bir kez daha sendeliyorum. Tam o sırada bahçe duvarındaki çatlaklardan süzülen anılar yetişiyor imdadıma. Hem de öyle yarı yolda bırakıverecekler gibi durmuyorlar. O an baharın eli kulağında olduğunu arka bahçedeki sallanan salıncağın tanıdık bir şarkı mırıldanması haber veriyor bana. Ara ara sağır edercesine bağırıyor. Kulaklarıma olanca gücümle bastırıyorum. Arkamdan bir ses uzanıyor, ellerimi kulaklarımdan çekiyor.

“Buradayım! Şşşt!”

Dizlerimin üstüne çöküyorum o an. Kanıyorlar. Kan kokusu, annemden yadigâr kalan karıncaları ürkütüyor. Karıncaları parmağımda yürütmeyi çok severdim oysa. Cebimden çıkarttığım bisküvi kırıntılarını yuvalarına taşımalarını izlerdim uzun uzun. Şimdi ise savaşın ortasında kalmamak için en derin kuytulara saklanıyorlar. Oysa ben nereye saklanacağımı bilmiyorum. Hangi kuytu köşe benim yuvam olabilir? Orada beni bekliyor mudur? Oysa merdivenleri eskittim her bahar arifesinde. Aynı umutla. Bıkmadan.

Sokağa adım atar atmaz gölgesini üzerimde hissettiğim babamın nefesi hala ensemdeyken; onu yine bulamıyorum. Ama biliyorum burada, çok yakınımda. Bana inanıyorsunuz değil mi?

Salıncak bu sefer kısık bir sesle yine beni çağırıyor. “…İşte benim küçük pamuk kızım… Ben buradayım… Hiç gitmeyeceğim… Ayağa kalk… Yanıma gel. Benim küçük güzel prensesim…”

Anılar ellerimi bu sefer daha da sımsıkı tutuyor, pembe çiçekli elbisemin tozlarını üflüyorlar. Dizlerimdeki kana özlem basıyorlar. Canım daha da yanıyor. Arka bahçeye doğru gidiyoruz. Yolda karşılaştığımız karıncalara çocukluğumu hatırlatmak için bisküvi atıyoruz. Barışıyoruz, bu sefer her şey tıpkı çocukluğumdaki gibi.

Bir de yanaklarımdan yaş süzülürse gökyüzüne uçabilmem için uçurtma bağlıyorlar bileğime. Oysa babamın nefesi uçurtmamın kuyruğuna ilişmiş kara bir duman gibi… Onun nefesini hissedince tir tir titriyorum, beyaz dantelli çoraplarım ıslanıyor. Uzun süre karanlıkta kalıyorum. Ne kadar uyuduğumu hatırlayamıyorum. Biliyorum bu bahar da annemin kollarından koparacak, dipsiz bir kuyuda boğacak beni.

Ben doğduktan sonra yedi bahar yaşadı annem. Bahar gelince mimozalar köşkün salonunda güneş olurdu her sabah. Manolya desenli elbisesini anımsıyorum. Cıvıl cıvıl kuşlar konardı dallarına. Yemyeşil çimenler, sümbüller, gülibrişim ağaçları, erguvanlar bahçeden dışarı taşar, köşkün göğsünde dantel olurdu. En eşsiz kokanı ise annemdi. Hele ılık süte koyduğu balın tadı hala damaklarımda. Dünyanın en lezzetli bal yapan arıları onunla birlikte uçup gittiler. Tüm çiçekler siyah açıyor artık. Rüzgâr çoraplarımdaki ıslak kokuyu, dizlerimdeki kurumuş kan kokusunu dolaştırıyor köşkün tüm odalarında. Bahçenin tüm çiçekleri çocukluğum, umutlarım, hayallerim gibi birer birer kuruyorlar…

Ne kadar bahar geçti hatırlamıyorum ama manolya desenli elbise dizlerimi yalıyor artık. Üzerimden hiç çıkartmıyorum. Annemin de dizlerinde katmer katmer açardı, manolyalar. Her şey değişti, ben bile… Bir tek palmiye ağacının hışırtısı aynı kaldı. Yalnızlığımın sesi oldu. Sımsıkı sarıldım ona her mevsimin ayrı uyanışında. Yorgan oldu, yastık oldu, anne oldu bana.

Anılar nihayet salıncağın kollarına bıraktılar beni. Salıncak tüm bedenimi sarmaya başlıyor. Salıncağın zinciri olabildiğince gerildi. Biraz canım yanıyor ama olsun. Bir yandan da hiç susmadan şarkı söylüyorlar. “…İşte benim küçük pamuk kızım… Ben buradayım… Hiç gitmeyeceğim… Sarıl bana… Seni çok özledim. Benim küçük güzel prensesim…” diyor. O sırada üzerimdeki manolyalar saçılıyor etrafa öbek öbek. Bisküvi kırıntıları un ufak oluyor. Çoraplarım küçüklüğümdeki gibi ıslanıyor. Anneme sarılıyorum. Sımsıcak. Dizlerimden oluk oluk kan boşalıyor. Kavuşuyorum. Umutlarıma, hayallerime anneme bırakıyorum kendimi. Ses daha da artıyor. Bu sefer kulaklarımı tıkamıyorum. Sağır olacağımı bile bile annemin sesini duymanın sarhoşluğu ile gülmeye başlıyorum. En son ne zaman gülmüştüm ben? Gülen gözlerimden akan yaş ılık sütün içindeki bala dönüşüyor. Bu tadı tanıyorum. Genzimi yakıyor. Arılar da geri dönmüş. Tıpkı annem gibi…

Yıllar önceki, annemi benden koparan kara duman ilişiyor gözlerime. Yine tir tir titremeye başlıyorum. Duman olanca gücüyle asılıyor manolya çiçeklerinin köklerini. Yine koparmaya çalışıyor annemden beni. Geriniyorum. Kemiklerim salıncağın zincirlerine saplanıyor. Parmaklarım zincirin küflerine yapışıyor. Bir yandan duman asılıyor, annem gitme diye bağırıyor. Ben iki derin gücün arasına hapsoluyorum. Bırakın artık diye bağırıyorum. Paylaşamadığınız hayatınızın meyvesini palmiye ağacının hışırtısına teslim edin. Gururu ise köşkün çehresine.

Gözlerimi açıyorum, yatağımdayım. Başımı sağa çeviriyorum palmiye hışırtısıyla selam veriyor. Manolyalar odamın her bir köşesine dağılmış. Hayal meyal etrafımda dönen kara dumana ilişiyor gözüm. Ona dair zihnimde dönenler: Kolalı gömleği, lacivert yeleği, rugan çizmeleri, sağa taranmış saçları ve anneme bir gün olsun gülmeyen gözleri… Hoş, değişen bir şey de yok; hala aynı…Tek fark her nefeste etrafa yayılan daha da katrani acı bir duman.

Bahçe merdiveninden iniyorum yavaş yavaş. Lapa lapa kar yağıyor. Titriyorum. Çoraplarım yine ıslak. Bileğimdeki uçurtmaya tutunuyorum olanca gücümle. Gökyüzüne bırakıyorum kendimi. Arkamda bir karartı, uçurtmanın kuyruğuna ilişmiş. Bana doğru bakıyor. “Buradayım, uzaklaşamazsın ki!” diye bağırıyor. Bu sefer uçurtmanın ipini bırakıyorum ve sonsuza kadar kulaklarımı tıkıyorum… Bembeyaz kar tanelerinin arasında pembe bir manolya aşağıya doğru süzülüyor.