• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Şiiri Doğuran Kan


şairlerden özür dileyerek,

mahcubiyetle ve naçizane…


Bir yaşantı, bir yaşam sancısı, bir olay, vaka, durum, şey… bir şiire dönüşürken neyi nasıl taşır, neyi nasıl aktarır ve bu aktarımda o yaşantı neyini kaybederken neyini doğurur? Kısaca, şair okuruna ve evrene kalbinin kuyusundan nasıl bir şiir çıkarır?


Bir şiir, zannımca bir hayat anlatımı değildir, bir hayat dolayımıdır. Anlatılacak olan / anlatılmak istenen “şey”, konu, durum, olay; bir elmas işçiliği ile mühürlenir de öyle arz edilir önce yazanın kalp aynasına, ardından ve mümkünse vakitlice okura. Bu kuyum işi, işçiliği yazı emekçiliğinin hasıdır; nirvanaya çıkabilmişse şiiriniz, sizin bu dünyadan göçmenizin ardından bile şiirinizin yaşamaya devam etmesi olasılığı sermest eder yazanı. Ve ancak bir şiir, bir anlatıdan başka bir şeydir, bir metafor ediminin nedeni ve sonucu olarak (“Metafor!” diyor, I’l Postino filminde Pablo Neruda’yı canlandıran karakter, postacı gence –ve âşık gence, ve karamsar, ve ama yine direnen, aşkından şairliğe yeltenen o filinta gence– “Metafor!” diyor Pablo Neruda, âşık gence şiiri öğretmeye çalışıyor). Bu hususun şiirden şiire, şairden şaire değişiklik göstermesi şiir işçiliğinin yine en doğal halidir ve ama öz değişmez: şiir anlatmaz, hissettirir; açıklamaz, iz’lettirir; kısacası im’dir, imge’dir, metafor’dur şiir… ve bencil, özneci, diktatör… Hakim ve hâkim. Müteessir edici bir ek: hem suçlu, hem sanık ama duruşmanın kazananı yine o suçludur, suçsuz ilan eder yine kendini o sanık. Şiir bu ve bu ve bunun gibi nedenlerle az sözle çok şeyin anlatıldığı ve bu anlatıların yine kendi “estetik karmaşası”nda billurlaştığı, bu billurun daracık kesitlerinde türlü ışık oyunlarıyla göz için hecedir, kelime: dimağa göre anlam, bir metafor; kısacası, anlam kesitlerinin, iletinin, aktarımın okurdan okura değiştiği, değişebildiği ve hatta “olmuş/olmamış”, “güzel/çirkin” eleştirilerinin iç içe geçtiği bir “ahmakıslatan”dır şiir.



Peki, bir şiirden bir meseleye dönüşür mü bir yazı? Birazdan deneyeceğim. Bu deneme içinde bir deneme doğuracak bu yazı. Bu deneme, içinde bir deneme doğuracak ya da.


Kenarından köşesinden, imgesinden dizesinden başlayalım:


kalbime kazıdığım harfler yosun


Bu alıntı, bir şiirin ortasından öksüz bir dize… Ve buradan okurun gözüne yerleşip oradan da dimağına ulaştığı anda, okura “Ee?” de dedirtebilir. Ve vasat dahi bulunabilir. İlgisiz kelimelerin zoraki birlikteliği gibi –en azından–… Ama bir yandan da, sağ ol vefalı ve empati yönü gelişkin okur, biraz da içli gibi değil mi, bu dize? İçli, acı da barındıran… Kalp kazınmış, kolay mı, kolay çekilir bir acı mı; ve sebat duygusu da taşıyan, ki o kazıdığın kalp yarası kolay geçmez, geçmeyecektir, kaldı ki bir de acısı geçsin, ne mümkün. Bir de o kazınan harflerin göndergesel ağırlığı… Kim bilir her bir harfin altında hangi kelime, hangi kavram, hangi o yere göğe sığdırılamayan “şey”: duygu, yaşantı, anlam yatar, doğar; ve evet, zamandır ruhun terbiyecisi: bekle sönmesini acının, ateşin... İşte böyle: karışık, karmaşık… Anlatır ama daha anlatmaya başladığı anda bozar anlattığını şiir. Belki de utandığındandır. Ece Ayhan’ın dem vurduğu gibi: 1. Şiirimiz karadır abiler / Kendi kendine çalan bir davul zurna


Bozguncudur şiir, önce kendi ben’ini dağıtır, öyle ikram eder yemişlerini: o yemişler başka hiçbir sofrada, hiçbir diyarda yoktur; bulamazsınız.