Ara

Şiiri Doğuran Kan


şairlerden özür dileyerek,

mahcubiyetle ve naçizane…


Bir yaşantı, bir yaşam sancısı, bir olay, vaka, durum, şey… bir şiire dönüşürken neyi nasıl taşır, neyi nasıl aktarır ve bu aktarımda o yaşantı neyini kaybederken neyini doğurur? Kısaca, şair okuruna ve evrene kalbinin kuyusundan nasıl bir şiir çıkarır?


Bir şiir, zannımca bir hayat anlatımı değildir, bir hayat dolayımıdır. Anlatılacak olan / anlatılmak istenen “şey”, konu, durum, olay; bir elmas işçiliği ile mühürlenir de öyle arz edilir önce yazanın kalp aynasına, ardından ve mümkünse vakitlice okura. Bu kuyum işi, işçiliği yazı emekçiliğinin hasıdır; nirvanaya çıkabilmişse şiiriniz, sizin bu dünyadan göçmenizin ardından bile şiirinizin yaşamaya devam etmesi olasılığı sermest eder yazanı. Ve ancak bir şiir, bir anlatıdan başka bir şeydir, bir metafor ediminin nedeni ve sonucu olarak (“Metafor!” diyor, I’l Postino filminde Pablo Neruda’yı canlandıran karakter, postacı gence –ve âşık gence, ve karamsar, ve ama yine direnen, aşkından şairliğe yeltenen o filinta gence– “Metafor!” diyor Pablo Neruda, âşık gence şiiri öğretmeye çalışıyor). Bu hususun şiirden şiire, şairden şaire değişiklik göstermesi şiir işçiliğinin yine en doğal halidir ve ama öz değişmez: şiir anlatmaz, hissettirir; açıklamaz, iz’lettirir; kısacası im’dir, imge’dir, metafor’dur şiir… ve bencil, özneci, diktatör… Hakim ve hâkim. Müteessir edici bir ek: hem suçlu, hem sanık ama duruşmanın kazananı yine o suçludur, suçsuz ilan eder yine kendini o sanık. Şiir bu ve bu ve bunun gibi nedenlerle az sözle çok şeyin anlatıldığı ve bu anlatıların yine kendi “estetik karmaşası”nda billurlaştığı, bu billurun daracık kesitlerinde türlü ışık oyunlarıyla göz için hecedir, kelime: dimağa göre anlam, bir metafor; kısacası, anlam kesitlerinin, iletinin, aktarımın okurdan okura değiştiği, değişebildiği ve hatta “olmuş/olmamış”, “güzel/çirkin” eleştirilerinin iç içe geçtiği bir “ahmakıslatan”dır şiir.



Peki, bir şiirden bir meseleye dönüşür mü bir yazı? Birazdan deneyeceğim. Bu deneme içinde bir deneme doğuracak bu yazı. Bu deneme, içinde bir deneme doğuracak ya da.


Kenarından köşesinden, imgesinden dizesinden başlayalım:


kalbime kazıdığım harfler yosun


Bu alıntı, bir şiirin ortasından öksüz bir dize… Ve buradan okurun gözüne yerleşip oradan da dimağına ulaştığı anda, okura “Ee?” de dedirtebilir. Ve vasat dahi bulunabilir. İlgisiz kelimelerin zoraki birlikteliği gibi –en azından–… Ama bir yandan da, sağ ol vefalı ve empati yönü gelişkin okur, biraz da içli gibi değil mi, bu dize? İçli, acı da barındıran… Kalp kazınmış, kolay mı, kolay çekilir bir acı mı; ve sebat duygusu da taşıyan, ki o kazıdığın kalp yarası kolay geçmez, geçmeyecektir, kaldı ki bir de acısı geçsin, ne mümkün. Bir de o kazınan harflerin göndergesel ağırlığı… Kim bilir her bir harfin altında hangi kelime, hangi kavram, hangi o yere göğe sığdırılamayan “şey”: duygu, yaşantı, anlam yatar, doğar; ve evet, zamandır ruhun terbiyecisi: bekle sönmesini acının, ateşin... İşte böyle: karışık, karmaşık… Anlatır ama daha anlatmaya başladığı anda bozar anlattığını şiir. Belki de utandığındandır. Ece Ayhan’ın dem vurduğu gibi: 1. Şiirimiz karadır abiler / Kendi kendine çalan bir davul zurna


Bozguncudur şiir, önce kendi ben’ini dağıtır, öyle ikram eder yemişlerini: o yemişler başka hiçbir sofrada, hiçbir diyarda yoktur; bulamazsınız.



Devam edelim: Evet, daha anlatmaya başladığı anda bozar anlamını şiir. Ama ve çünkü: Şiir zor olandır, sırça köşktür, camdır, yakut ve elmas… Ne demiştik: billur. Bozarken bozarken kendi estetik ve ama olmazsa olmaz göndergesini kurarak bozar. Bu bozgunun içinde zafer sembolü bir bayrak vardır er meydanında. Bu bozgunun içinde o zaferin kahramanı bir komutan vardır: Bir eli kılıç kesiği, bir bacağı belki kopmuş, en iyi haliyle yaralı. Hele omuz, ah o omuzlar… Onlar hep yaralı. Fakat muzaffer, vakar, gözü kara, “çelikten korksak gemiye / trene binmezdik” diyenin huyundan… Yaşamış ilmek ilmek, tutmuş acılarını içinde, yüreğinin batığında, öyle batık bir hayat işte. Herkesten farklıymış, norm’dan, normal insandan(!) farklıymış. Öyle her hak edene sözünü pat pat tokatlamamış. Esef duygusunu, yok sayılmanın, küçümsenmenin ağırlığını tutmuş içine atmış: yüreği acı batığı.


Ne diyorduk: (Şiir) Kendi estetik ve ama olmazsa olmaz göndergesini kurarken anlamı bozar, doğru’yu bozar, norm’u bozar; çünkü ve aslında büyük, çok büyük bir itirazdır şiir, itirazını bozarak yapar. Dolayısıyla bu bozmanın içinde özel ve mükemmele yakın bir inşa vardır, bir plan, bir yapı tasarımı… Ve kendi bozgun alfabesiyle, kendi bildiği yoldan anlatır alfabesini; ince –incelik hep var, her daim ince– bir duruştur şiirin huyu, nahiftir, yazanından mülhem. Şair nahiftir!



ben onların değilmişim, onlar başkasının ormanı


Akıyor şiir, şair kazıyor kuyusunu, henüz terlememiş, ama kararlı, iniyor kazdığı kuyuda derine doğru. Derin: kalbinin ırmaklarına… Derin: yokuşun tuzaklarına… Derin: Acı işte, anla! Acı dolu hayatına…

Acının imbiğinden akar şiir, öyle var olur.


Bir yanılgı tanımı var bu dizede. Ama acı içinde bir kabulleniş. Kendini, ben’ini, kalbini adadığı o… O: kadın… O: adak… O: nirvana… Lime lime harcadığı hücrelerinin ardından yaşadığı –ve belki hep yaşayacağı– büyük bir hüsran… O’na adanan, harcanan bir sevda için söylenen sözlerin, yazılan cümle ve dizelerin her bir harfi aslında / ve oysa başkasına –işte o hep var olacak olan üçüncü şahıs’a– aitmiş. Ben senin değilmişim, sen bana ait değilmişsin. Yok bir yaşamanın yok bir şiiriymiş tüm zamanlarımız. Yokmuşuz biz. Hüsran ve sanrı belki de…


ovanın ortasında tek bir ağaç olmaklığım


diyor şair devam eden dizede. Bu bir kabulleniş! Yok bir yaşamanın, yok bir aşkın işte gerçek tarifi: Ben, biz değilmişim; ve biz, ben değilmiş… Tekmişim; Abbas Kiarostami filmlerinde bir ovadaki tek bir ağaç görseli gibi… Ama eksik, çok eksik bu dize, bu haliyle… Hemen yanına, yanı başına yazılması gereken dize bir alta kaymış. Demek anlam kaymış. Hece kaymış. Hıçkırık es verdirmiş yazanın canına belki. Şair hıçkırmış, şiir hıçkırmış:


ah benim kara yazım


Yine bir hıçkırık. Alt alta eklenen dizeleriyle artarken, büyürken şiir, hücre eksilmesi yaşıyor adeta. Şair kararlılığından olsa gerek. Yapıyı kurarken, anlatısını kendi içinde bozar. Her şeyi her ayrıntısıyla anlatacak olsa hikâye örerdi şair, o vakit yazar olurdu. O bir anlatıcı değil; dokunaklı bir divan sazı: bam teli tüm tellerinden baskın bir çığlık koparan, içli bir çığlık… Bir tınısıyla derya içre… Öyledir divan sazı, öyledir şiir… Acı öyledir. Ve bu dizenin bir kardeşi daha olmalı:


aşı tutmayan dalım


Bu dize bir bağ: Hem üstteki dizelerin kuyusunun dibi, hem gelinen o son durak… Ve şairin büyük kabullenişi. Biraz yabani, biraz mevsime küs, iklime, iklimlere… Doğup büyüdüğü yere yabancı. Aşka kıvılcım ama yağmura sevdalı: Söndürür damlalar alevi.


Söndürür damlalar alevi. Alevini söndürür. Ama yine yangı! Dinmez o ateş. Ve bekle; yazan yürek, yaşadığını kelimelere döken, hüznü gözlerine kardeş bilen şair, bekle… Yine ve hep: ömrünü şiir ile yenile!



İNCEDEN


soyunan gecenin yüzüne ağdım

gün seyreldi yazımdan

şimdi bu yaşım, bu solan baharım

karaya oturmuş gemi çığlığı


kalbime kazıdığım harfler yosun

ben onların değilmişim, onlar başkasının ormanı

ovanın ortasında tek bir ağaç olmaklığım

ah benim kara yazım

aşı tutmayan dalım


bir nehir ne zaman çağıltı

ben o zaman külüne ağıt yakan ormancı

evim: gelmeyişlerin

odam: ışıksız bahçe


hayatımın toplamı

bir kalbe sığamayışlarım

kalbim ancak fısıltı


küfü kazıdım:

kanı kurumuş mor yazı

ölüme kardeş

işte ancak çağıltım


sustum


tüm susuşlarım

bir hıçkırığa ağdı