top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Yaratıcılık Ritüelleri 3 Deniz Eldam: "Yazmak sürekli uzaklaşan bir ufka yürümek gibi bir şey!"

Yazarların yaratım süreçlerine odaklanan "Yaratıcılık Ritüelleri Söyleşileri"nde Semrin Şahin'in bu haftaki konuğu, kaleme aldığı öykülerle dikkat çeken Deniz Eldam. İlham dolu, keyifli okumalar.



Yaratıcı sanatlarda akışta kalmanın, kendimizi yaratma anının içinde tutarak, sürüklenmeden kalabilmenin ne kadar zor olduğu bilinen bir gerçek. Bizi “an” a döndürecek bazı küçük totemler, seremoniler, bazı ritüellerin olmasının yaptığımız çalışma üzerinde odağımızı canlı tuttuğuna dair çalışmalar mevcut. Bu anlamda birçok

yazarın günlük yazma alışkanlıkları olduğunu da biliyoruz. Yazmaya başlamadan önce

yaptığınız ritüeller var mı?

Yazmadan önce mutlaka biraz okurum. Ne okuduğum ise ne yazdığımla veya aslında tam olarak ne yazamadığımla ilgilidir. Karakterin sesini yakalamakta sorun yaşıyorsam en sevdiğim karakterlerin seslerinin nasıl yaratıldığına bakarım. Finalle ilgili zorlanıyorsam en sevdiğim öykülerin sadece sonlarını okurum. Fikir arıyorsam Yüz Kitap’ın çağdaş öykücülerinden birkaç öykü okurum veya bir Mubi filmi seyrederim. Sonra kahve yaparım, Türk kahvesi, sade, hep aynı fincanda. Canım biraz şımarıklık yapmak istiyorsa Palo Santo tütsüsü yakarım. Bu ağaç türünün yaratıcılığı arttırdığı rivayet ediliyor :) En iyi fikirler bana hep yürüyüş sırasında gelir. Yeni bir öyküye başlayacaksam o gün uzun uzun yürürüm. O gün yazamayacak veya düzeltme dahi yapamayacaksam, gün içindeki boşluklarda, mesela trafikte- son zamanlarda trafikte çok zaman geçiriyorum ve artık öykülerimi trafikte kurduğumu fark ettim- bazen de kuaförde saç diplerimin kızıla dönmesini beklerken. Öykü düşünmek de yazmaya dahil. Öykü yazmak sadece kâğıda yazmaktan ibaret değil.


Dr. Seuss olarak bilinen yazar ve illüstratör Theodor Seuss Geisel, geniş bir şapka koleksiyonuna sahiptir. İlham gelmediğinde, dolabının başına gider, koleksiyonundan seçtiği bir şapkayı takar ve fikir bulmayı beklermiş. Ne hikmetse mutlaka parlak bir fikirle şapkayı başından çıkarırmış. Siz yaratım tıkanması yaşıyor musunuz ve bu tıkanmayı aşmak için neler yapıyorsunuz?

Yaratım tıkanması pek yaşamam ama yazarken kurguyla ilgili birçok sorun çıkar ve bunları çözmek zaman alır, sürekli yazamazsınız, durup düşünmeniz tekrar okumalar, izlemeler yapmanız gerekir. Biraz daha birikim gerekiyordur. Çoğu zaman bu yaratım tıkanmasıyla karıştırılır, ben de yazmaya ilk başladığımda böyle sanıyordum. Çoğu zaman öykü kâğıtta kafanızda durduğu gibi durmaz. Bir gece önce kafanızda tamamladığınız öyküyü kâğıda dökmeye başladığınızda aslında halledilmesi gereken ne çok şey olduğunu görmeye başlarsınız. Karakter yeterince inandırıcı değildir, istediğiniz gibi konuşturamıyorsunuzdur, çatışma yeterince belirgin değildir. Mekâna bir türlü yerleşemiyorsunuzdur ve aslında bir yan karaktere daha ihtiyacınız vardır. Ve inanın bana bunları tek tek çözmek zaman alır ve eğer siz bunu yaratım tıkanmasıyla karıştırsanız, bir daha yazamayacak mıyım, artık yazamıyor muyum gibi düşüncelerle kendinizi panikletir metin üzerinde doğru çalışmaları yapamaz hale gelirsiniz. Ya da kendinizi yazmaya zorlar ve bu sorunları çözemeden yüzeysel, derinleşmemiş bir metin ortaya çıkarırsınız. Metni geliştirmek zaman alır, sandığınızdan daha çok, özellikle de pek aşina olmadığınız bir çatışma ve karakter kuruyorsanız. Bazen aynı paragrafı onlarca kez yazmanız gerekir ve bazen bu paragrafı yirmi yedinci kez yazarken aslında bu paragrafın öyküye hiç katkısı olmadığını görür, silmek zorunda kalırsınız. Bunlara hazırlıklı olmak ve metin geliştirmek için gerekli süreyi yaratım tıkanmasıyla karıştırmamak gerekir.


Yaratıcı çalışmalar yaparken hiç engellerle (iş ortamı, zamansal sorunlar, yazdıklarınızın görünür olmaması gibi engellerle) karşılaştınız mı? Bu engellerle nasıl mücadele ettiniz? Tam aksine sizi destekleyen ve yolunuzu açan kişiler oldu mu?

Geçtiğimiz dört yılın son iki yılını işsiz ondan önceki iki yılını da evden çalışarak geçiren biri olarak yazmak için hep yeterince zamanım ve ortamım oldu ama yine de sürekli yazamamaktan mustariptim. Bence yazmak geniş zaman, ortam veya koşullarla ilgili değildir, bunu ne kadar çok istediğiniz ile ilgilidir. Yazmak için nelerden vazgeçebilir, neleri göze alabilirsiniz.


Yazmaya başladığınızdaki dönemdeki duygularınızla şimdi hissettikleriniz aynı mı? Bu

süreçte yazarlığınızda nasıl yol aldınız?

Yazmaya yeni başladığım dönemlerde her şeye çok duygusal yaklaşıyordum ve pes etmeye

hep çok meyilliydim. Edebiyat dünyasını bensiz bırakacak ve onlara gününü gösterecektim.

:) Hemen hemen her ay bir kere bu pis işleri :) bırakacağıma dair ağlar, isyan eder ve ne kadar da anlaşılmayan bir yazar olduğumdan bahsederdim. Kimse yazdıklarımı anlamıyordu. Ben dahil :) Şimdilerde o zaman yazdıklarımı nasıl gün yüzüne çıkarma cesareti gösterdiğime hayret ediyorum. Muhtemelen beş yıl sonra da şimdi yazdıklarım için böyle düşüneceğim. Yazmak sürekli uzaklaşan bir ufka yürümek gibi bir şey.


Yazar Julia Cameron “Sanatçının Yolu” adlı kitabında yazarların güçlerini toplamaları için sabah sayfalarından söz eder. Sabah uyanır uyanmaz yazmayı tavsiye eder. Siz sabah mı yoksa gece mi yazıyorsunuz? Yazma rutininiz nedir? Yazarken elinizin altında tuttuğunuz kitaplar var mı?

Asla sabah insanı değilim. Çoğu zaman gece yazarım. El ayak çekilince, ev işi için çok geç olduğunda, sosyal medya sustuğunda ve artık dikkatimi dağıtacak bir şey kalmadığında. Dikkatim çabuk dağılır, gün içinde yazmaya oturduğumda aklımda yapılacak işler listesi birbiriyle yarışır durur. Acaba şimdi yazmak yerine evi mi süpürseydim, bulaşık makinesini yerleştirip öyle mi otursaydım, lavaboyu dün de ciflemedim, annemi iki gündür aramıyorum, dur iki bardak pirinç ıslatayım da öyle başlayayım…

bottom of page