top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook

Bir adamın sevememe hikâyesi

  • Yazarın fotoğrafı: Litera
    Litera
  • 10 dakika önce
  • 5 dakikada okunur

Havva Evin Akay, Ayfer Tunç’a, 2025 Fransa-Türkiye Fernand Rouillon Edebiyat Ödülü'nü getiren Aziz Bey Hadisesi üzerine yazdı: "Ayfer Tunç, hayatta tutunacak bir bağ kuramayan, yalnızlığa gömülen ve tek sığınağı tamburu olan Aziz Bey’in hikâyesini sürükleyici bir üslupla anlatıyor."



Çağdaş Türk edebiyatının güçlü kalemlerinden Ayfer Tunç’a, 2025 Fransa-Türkiye Fernand Rouillon Edebiyat Ödülü'nü getiren Aziz Bey Hadisesi; yanılgılarla, arayışla, yasla harmanlanmış kederli bir ömrün hikayesi. Hayat ve ölüm, sanat ve yalnızlık, arayış ve kabulleniş ekseninde gönenen bir hikaye.

Anlatılan acıklı hadisenin başkişisi yetenekli ancak kibirli, burnu havada, başı dik Aziz Bey, ben merkezli yaşamında varlığını, hep kendi huzuru ve mutluluğu üzerinden yürütmeye çalışır. Adliyede memur, taş gibi katı, hırçın tabiatlı babası; Aziz Bey’in okuyup hakim, savcı olmasını  isterken havai ve yakışıklı bu genç adam vaktini gönül eğlencelerinde, meyhane köşelerinde tembelce harcamaktadır. Aziz Bey, sürdürdüğü bu tutumu ve herhangi bir işte dikiş tutturamaması sebebiyle babası ile gerçek bir sevgi bağı kuramamış; zaten sert mizaçlı olan babasını iyice zıvanadan çıkarmıştır. Babası ile arasındaki mesafe sonucu insandan çok eşyayla bağ kuracaktır Aziz Bey. Dedesinden yadigar, küçük yaşlarda tanışıp oyalandığı tamburu-cefakar annesi dışında- etrafındaki her şeyden daha yakındır ona. Ömrü boyunca elinden düşürmeyeceği tek yoldaşıdır. O tambur ki çalmaya yarayan mızrabı, kaplumbağa kabuğu gibi sert bir maddeden yapılan, esnemez bir çubuktur. Tamburun tellerine bu sert mızrap, geniş yüzüyle değil diklemesine dar yüzüyle vurulur. Dededen babaya, oradan da oğula geçen sertliğin, tokluğun, dik duruşun sembolüdür bu tambur. Sanat ile arınma, azade ve mağrur olma vesilesidir.

Aziz Bey cankurtaranlık, şoförlük gibi gelgeç işler peşinde koşarken babasının eşi dostu sayesinde kum çakıl ticareti yapan bir yazıhaneye girip “Evet efendim, sepet efendim” diyerek çalışmaya başlar. Ancak hülyalı başı, yeni filizlenen aşkı ile avare günlerine geri dönünce  acıklı hikayesi de ilmek ilmek örülecektir. “Aziz Bey’in dramı Maryam’la başlar. Çünkü ona aşık oldu. Bu aşk, kör bir göz, felçli bir sağ kol, tekleyen bir kalp gibi, ona hep acı verdi ama onunla birlikte yaşadı.” 

Hikayenin düğümü Aziz’in işten çıktığı için babası tarafından evden kovulması ve “Adeta efsunlandım” dediği, görür görmez aşık olduğu Maryam’ın ailesiyle ekmek parası peşinden Beyrut’a gitmesi ile atılır. Aşk-ayrılık çatışması ile yüz yüze kalan ve akıllansın diye kapı dışarı edilen Aziz Bey -ardında kırık camlar ve kayıplar bırakarak- çareyi taze aşk mektuplarıyla gel diyen Maryam’ın dilini, yaşayışını bilmediği yeni şehrine gitmekte bulur. Evsiz barksız, parasız, savunmasız bir şekilde hayatın gerçeklerinden kaçıp aşkın yalancı umutlarına bel bağlayan Aziz, birkaç günlük gönül eğlemesi ile ayakları yerden kesilip aynı hızla hüsranın kıyısına vuracaktır. Kürkçü amcası Artin’in yanında çalışan Maryam, ortalıktan kaybolur, ne arar ne sorar Aziz Bey’i. Yabancı bir diyarda yalnız ve çaresiz kalan Aziz tamburuna sığınır: 

“Bakmıyor çeşmi siyah feryade                                                                                                            Yetiş ey gamze yetiş, imdade”

Ha geldi ha gelecek diye beklediği aşkı, yerini tarifsiz bir kedere bırakırken hayatta kalma güdüsü, açlık, yalnızlık ve yanından ayırmadığı tamburu; onu, yabancı olduğu bu şehirde bambaşka bir serüvene sürükler. 

“Ne çok ister insan büyük kederlerin ardından ölüp gitmeyi de, başaramaz. Ruh, başına kara bir hale takarak göğe yükselmek için çırpınır ama vücut dünyalıdır; yer, içer, yaşar.”

 Beyrut’ta tanıştığı Ermeni bir Kumkapılı olan Toros’un meyhanesinde tambur çalarak ekmek kavgasına girişir. İkisinin aradığı, özlediği yurdun diliyle kültürel kimliği buluşturur Ayfer Tunç. “Yurt özlemi o anda ikisini birleştirmiş sanki kan kardeşi kılmıştı. Aynı sokaklarda yürümüş, aynı trenlere binmiş, aynı kızlara laf atmış, aynı kelimelerle küfretmiş olmanın getirdiği ezik bir ortaklık duygusu içindeydiler.” Bu ortaklık Beyrut’ta tutunacak bir dal uzatır Aziz’e. Belki bir gün Maryam dönecektir. Bu ümitli bekleyiş ve içinde İstanbul geçen şarkıları terennüm ile bir süre daha yabancısı olduğu şehirde kalıp direnir kederli hayatına. Ancak gurbet ilde birbirine benzer, geçmek bilmeyen günler kaybettiği aşkı geri getirmeyince Aziz, baba ocağına dönmeye karar verir. İşlediği bir suç dolayısıyla Türkiye’den ayrılmış Ermeni arkadaşı ise hatırlayacağı tek tatlı yadigardır:

“Seni sevda çiçeğim, tac-ı ser’im                                                                                                Bilemezsin ne kadar çok severim..” diyerek uğurlar onu, Toros. 

İstanbul’a -yepyeni bir sayfa gibi bembeyaz- karlı bir şubat günü geri döner Aziz Bey. Çetin şartlar onu beklemektedir adeta. Yazar, atmosfer ile psikolojiyi ustalıkla örmektedir. Bir yandan sıla hasreti bir yandan direnç ve belirsizlik, yerden aldığı bir avuç karı yüzüne sürer Aziz Bey. Tepeden tırnağa özlediği sılanın resmidir, bu an. Bir cezbe halinden sıyrılmak istercesine sahici bir temas kurar şehirle. Ancak bu kavuşma art arda gelecek kayıplara gebedir. Gittiği gün annesinin hayata veda ettiğini öğrenir Aziz Bey. Bu acı hadisenin faturası da babasınca, yine oğluna kesilecektir. Onu affetmez, eve barka almaz. Kapı duvardır oğluna. Aziz, affedilmek için defalarca geldiği bu kapıyı bir gün babasının ölüsüne açar. Kendisine karşı kör olan babasının taş kesilmiş gözkapaklarına dokunur. Bu da yine Ayfer Tunç’un görmemizi istediği hakiki temaslardan biridir. Görülmeyen duyulmayandır oğlu. Gidenlerin ardında hep geride kalandır. “Ertesi gece babasının füme rengi takım elbisesini, kolalı gömleğini giydi, kravatını taktı ve programına biraz da babası olarak başladı.” 

“Tamburunun sesi ve zaman her şeyi yatıştırdı.”

Bundan sonra Aziz’in hayatına Zeki’nin meyhanesi ve bir sığınak olarak seçtiği eşi Vuslat girecektir. Vuslat’la tanışması kör bir terzinin yarım bıraktığı kostümü satın alması sayesindedir. Yarım kalan, tamamlanamayan o elbise, Aziz Bey’in -sevgiyle- tamamlanmamış kimliğinin; kör terzi de onu hiçbir zaman tam anlamıyla görmeyen babasının cisimleşmiş halidir adeta. Vuslat ise bu yarım kalan elbiseyi tamamlayarak Aziz Bey’i sevgiye, mutluluğa kavuşturacak becerikli bir eş olacakken görürüz ki oğlu da aynı babası gibi sevmeyi beceremeyecek, aynı evi paylaştığı kadın onun için yalnızca kendisini anlatabileceği, onu can kulağıyla dinleyecek bir itaatkardan farksız olacaktır. Bir hayat arkadaşı değil, bir hayat tanığı olarak kalacaktır. Babasından emanet ruhsuzluğu, katılığı, bencilliği ile Vuslat’ı yavaş yavaş -inandığı- hayattan koparacaktır. “Hiç farkına varmadan babası olmuştu. Kalbini karısına açmayan, evinin dışındaki hayatı evinin içindekinden daha önemli bulan, evdeki yürek sızılarını anlamayan, anlasa da umursamayan, çehresi daima asık, sesi daima gür ve azarlamaya hazır babası.” 

Baba-oğul ilişkisi ve genetik aktarım üzerinden biçimlenen bu hikayede anne; sırtına yüklenen işlerin içinde kaybolmuş, ortak hayatlarını kolaylaştırmak için çırpınan, varlığı şefkat arandıkça beliren bir kadın olarak -kırgın, yorgun ve yenik- hayata veda etmiştir. Aziz' in "hayatının tanığı" Vuslat da annesi ile aynı kaderi paylaşmıştır. Aziz, Vuslat'ın varlığını, yalnızca hastalığı dolayısıyla yatağa düştüğünde, yokluğunda  hissetmiştir. Kadınlar, Aziz Bey’in havai yıllarında  günlerini şenlendiren hoş, uçarı hatıralarında yer alırken gerçek aşkı aradığı Maryam ise yalnızca sevilmeye, arzulanmaya odaklanmış birkaç günlük gönül eğlencesinden sonra ortalıktan kaybolup onunla ikinci bir kişilik gibi daima var olmuştur. “Alınacak bir öç, görülecek bir hesap, kavuşulacak bir sevgili, dinmeyen bir özlem gibi karmaşık duygulardan ne varsa daha, hepsi oydu.”



Aziz Bey’in yurduna döndükten sonra, tamburuyla uzun süre sahne aldığı Zeki’nin meyhanesinde meydana gelen acıklı olay; işte bu kayıpların, yalnızlığın, bencilliğin daha da katılaştırdığı yüreğine söz geçiremeyen bir kibirlinin sebep olduğu hıncın mahsulüydü. Sevdiği kadın Maryam’ın, cefakar annesinin, inatçı babasının, ta sonunda kıymetini bilemediği eşi Vuslat’ın yasına kendini fazlasıyla kaptıran bu vakur tamburi, patronu Zeki’nin meyhanesini çaldığı acıklı parçalarla yas evine dönüştürünce -vefa, merhamet, gönül borcu, iyi niyet..hepsini bir kenara bırakan- Zeki zıvanadan çıkmıştır. Ölüm varken hayat yoktur, hayat varken ise ölüm!  Meyhaneyi dolduran neşeli, kederli, ümitli, canlı kalabalık ölümün soğuk çarşafı altında kalmayı istemez, Aziz Bey gibi. Hayattan kam almayı umarak gelmektedir oraya. Bu gerçeği iliklerinde hisseden Zeki, Aziz Bey’in dediğim dedik çaldığım düdük  haline, kibrine, acısını tüm meyhaneye gark eden bencilliğine dayanamayarak camı pencereyi indirmiş, Aziz Bey’i tartaklayıp kapı dışarı etmiştir. Zeki anlık bir tepkinin değil birikmiş öfkesinin neticesinde o patlamayı yaşar ancak bu gerçek Aziz Bey’in bir cam kırılganlığında geçen ömrünün hikayesini değiştiremez. 

Yazar, natüralistlerin tutanak yazmanı gibi, Aziz Bey'in uzun ve gölgeli hikayesini keskin gözlemciliğiyle aktarıyor. Hayatta tutunacak sağlam bir bağı tesis edemeyip git gide kuru bir yalnızlığa, kör bir vurdumduymazlığa gömülen, tek sığınağı tok sesiyle bu topraklara ait tamburu olan Aziz Bey ve nicelerinin hadiselerini sürükleyici üslubuyla sunan, modern edebiyatımızın üretken kalemlerinden Ayfer Tunç, aldığı ödülüyle de edebiyatımızdaki yerini imliyor.

Yorumlar


bottom of page