• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Bir film, bir amca, bir morg... O hiç dinmeyen bozkır sancısı


Bozkır…


Çocukluğum, ilk gençliğim çokça İç Anadolu’nun bozkırında, köyümde geçti; tarlasında, bağında, tozlu saman sarısında… Bozkırı, bozkır yaşamını, insanının kimi zaman tekdüze, kimi zaman ilginç ve nevi şahsına münhasır hallerini olabildiğince bilirim. Köy kahvehanesinde bir masada toplanmış yaşlı kuşağın zaman denilen o müzmin canavarla sabır ve sebat içinde nasıl yarıştıkları, zamanı alt ettiklerini örneğin… Kimi vakit, söylemeleri gereken bir cümleyi bile hayata güven duygusundan aldıkları bir bekleyişin kollarına emanet eder de yine öyle susarlar. Kimi vakit de kendisinden hiç ummadığınız bir kişi, herkesi, hatta kendisini bile şaşırtacak denli farklı bir davranış sergiler, farklı, çok farklı bir söz edebilir, öyle birden. Ve tarlada biçerdöverin ekinleri sarmalayıp tanelerini ayırarak, samanını da aldığı gibi aynı nezaketle tarlaya bırakışını izlersiniz bir devinim içinde ve zaman hiç geçmez sanki. Evet, orada zaman hiç geçmez ve muzaffer bir komutan olur dikilir tarlanın orta yerinde bir sarı: Gök sarı, başak sarı, biçerdöver sarı, çiftçilerin kara suratları bile sarı, artık her şey güneş yanığı bir sarı... Aynı hareketi defalarca tekrarlar biçerdöver. İşte bu anda, makineyi süren ustanın beklemek, sabretmek mevzunda ne denli maharet sergilediğini, hatta unvanının belki de bu meziyetinden mülhem olduğunu düşünürken, bir zaman sonra, zamanın geçmek bilmek nedir bilmediği bu fantastik sarı diyarında en iyisi bir römorkun altında, gölgesinde uyumak olduğuna karar vererek sarılırsınız toprağa, ota, böceğe. O eşsiz kokuyla birleşen uykunuz size yine tarla, size yine bozkır tadında düşler sunar, kulağınızdan zihninize azalıp artarak ulaşan biçerdöverin, traktörlerin sesi ve çiftçilerin; en azından ve bilhassa roman yazarlarının, karikatüristlerin, hele de sinema yönetmenlerinin mercek tutması, kafa yorması gereken, garip, çok garip konuşmalarıyla… Kimi vakit sabahın üçüdür. Akşam 10’da haber gelmiştir evinize: Biçer sizin tarlaya giriyor, hemen gidin, diye… Hesapta iki üç saate dönmeyi planlarsınız ama biçerdöverin bıçaklarından birini taş kırmıştır ya da bir tekeri batmıştır tarlanın yumuşak, sulu bir yerine. Beklersiniz siz de öyle. Böyle böyle siz de sabırdan yana üzerinize düşeni soğukkanlılıkla kabul edersiniz mızmızlanmak yerine. Toprağın, göğün, yıldızların gecenin o saatinde evrenin başka hiçbir yerinde görülemeyecek türden eşsiz dokusunda örersiniz düşlerinizi, şanslı, çok şanslı olduğunuzu anlamanın hazzıyla. Ve kaç yıl geçerse geçsin artık, kaç yaşınızda ve başka hangi büyük(!)şehirde olursanız olun, ne vakit ağacı az, sarısı bol bir bozkırın yanı başından geçerseniz tren, otomobil ya da otobüsle, sizi o sarıdan ayıran pencere, o cam yok olur birden; o kokuyu, o sesi duyarsınız aynı çıplak gerçekliğiyle. Teninizde bir böcek gezinir durur, siz uykunuzu toprağın sarı kollarına emanet etmişsinizdir artık ve etrafta duyulan sesler şölenin ateşini daha da harlar.


Bir Film…


Yıl 2011, Eylül-Ekim ayları. Haftalardır sabırsız bekleyişim sona eriyor, “Bir Zamanlar Anadolu’da” filmi gösterime girecek. O vakitler yaşadığım şehir Kırklareli ve filmi izleyebileceğim en yakın yer Edirne. İlk fırsatta bir cumartesi günü gidiyorum o çok değer verdiğim yönetmenin filmini izlemeye.


Bir Zamanlar Anadolu’da” filminin henüz ilk sahnelerinde ne denli bir şaheserle karşı karşıya olduğunu duyumsadığım; o hiç de yabancısı olmadığın köy yollarını, yol kenarındaki çeşmeyi, yanı başındaki ağacı, o sarı, boz-sarı tepeleri(!), o rüzgârı, “bozkırın tezenesi”nin eskimeyen ve anlatıcının melodisine eşlik eden o sonsuzluk hissini tutkunu olduğum bir yönetmenin gözünden izleme bahtiyarlığı, bu filmi zaman içinde en değerlilerin arasına ekleyecektir.


Birbirine eklenip artarak büyüyen bir devinim… Bir yandan tekdüze bir olay aktarımı gibi, bir yandan da işte bozkır gibi, bilenin anladığı, bilenin duyumsadığı ahenkli bir anlatım… Issızlık atmosferi… Muhtar evi sahnesinde; birden kopan rüzgârla hışırdayan yapraklar, yerde savrulan ibrik, duvardaki gaz lambası etrafında uçuşan pervaneler, ateşine tutkun… Bu ıssızlığı, rüzgârın eşlik ettiği, hatta baş rolü oynadığı bu hengâmeyi, bu ürküten manzarayı iyi bilirim. Sevdirmeyen, aksine iç sıkıntısı yükleyen bir kargaşa hali ve ama kendine bağlayan, âşık eden bir güç vardır o esintilerde. Ayrıca bozkırın gizli anlaşmasıdır bu…


Filmin olay örgüsü, katmanlarına ustalıkla yerleştirilen onlarca ironi –cesedin domuz bağı yapılarak gömülmesine insanlık, vicdan adına çok kızan savcının, ambulans olmadığı için cesedi otomobil bagajına yerleştirme zorunluluğundan yine domuz bağı yapılmasına karar vermesi; yoğurt sahnesinde polis memurunun amirine karşı çok da dürüst, açık sözlü olamayışı, yaranma telaşları, mırın kırınlar; savcının, karısının intiharı mevzuunda adeta film boyunca kendisini 'sav’maya çalışması (celladına dilenen suçlu misali doktora kendini yakalatmak istercesine), şoför Arap Ali’nin topladığı ve muhtemelen evine götüreceği kavunları bagaja, cesedin yanı başına koyması, evet, bunu yapabilmesi– haz duygusunun zirvesine çıkarıyor izleyeni, “memleketimden insan manzaraları”nın tiplemeleri eşliğinde; bir de bozkıra dair görüntüler, bozkırın tüm çıplaklığıyla filme dahil edilmesi paha biçilmez…