Ara

Bir film, bir amca, bir morg... O hiç dinmeyen bozkır sancısı


Bozkır…


Çocukluğum, ilk gençliğim çokça İç Anadolu’nun bozkırında, köyümde geçti; tarlasında, bağında, tozlu saman sarısında… Bozkırı, bozkır yaşamını, insanının kimi zaman tekdüze, kimi zaman ilginç ve nevi şahsına münhasır hallerini olabildiğince bilirim. Köy kahvehanesinde bir masada toplanmış yaşlı kuşağın zaman denilen o müzmin canavarla sabır ve sebat içinde nasıl yarıştıkları, zamanı alt ettiklerini örneğin… Kimi vakit, söylemeleri gereken bir cümleyi bile hayata güven duygusundan aldıkları bir bekleyişin kollarına emanet eder de yine öyle susarlar. Kimi vakit de kendisinden hiç ummadığınız bir kişi, herkesi, hatta kendisini bile şaşırtacak denli farklı bir davranış sergiler, farklı, çok farklı bir söz edebilir, öyle birden. Ve tarlada biçerdöverin ekinleri sarmalayıp tanelerini ayırarak, samanını da aldığı gibi aynı nezaketle tarlaya bırakışını izlersiniz bir devinim içinde ve zaman hiç geçmez sanki. Evet, orada zaman hiç geçmez ve muzaffer bir komutan olur dikilir tarlanın orta yerinde bir sarı: Gök sarı, başak sarı, biçerdöver sarı, çiftçilerin kara suratları bile sarı, artık her şey güneş yanığı bir sarı... Aynı hareketi defalarca tekrarlar biçerdöver. İşte bu anda, makineyi süren ustanın beklemek, sabretmek mevzunda ne denli maharet sergilediğini, hatta unvanının belki de bu meziyetinden mülhem olduğunu düşünürken, bir zaman sonra, zamanın geçmek bilmek nedir bilmediği bu fantastik sarı diyarında en iyisi bir römorkun altında, gölgesinde uyumak olduğuna karar vererek sarılırsınız toprağa, ota, böceğe. O eşsiz kokuyla birleşen uykunuz size yine tarla, size yine bozkır tadında düşler sunar, kulağınızdan zihninize azalıp artarak ulaşan biçerdöverin, traktörlerin sesi ve çiftçilerin; en azından ve bilhassa roman yazarlarının, karikatüristlerin, hele de sinema yönetmenlerinin mercek tutması, kafa yorması gereken, garip, çok garip konuşmalarıyla… Kimi vakit sabahın üçüdür. Akşam 10’da haber gelmiştir evinize: Biçer sizin tarlaya giriyor, hemen gidin, diye… Hesapta iki üç saate dönmeyi planlarsınız ama biçerdöverin bıçaklarından birini taş kırmıştır ya da bir tekeri batmıştır tarlanın yumuşak, sulu bir yerine. Beklersiniz siz de öyle. Böyle böyle siz de sabırdan yana üzerinize düşeni soğukkanlılıkla kabul edersiniz mızmızlanmak yerine. Toprağın, göğün, yıldızların gecenin o saatinde evrenin başka hiçbir yerinde görülemeyecek türden eşsiz dokusunda örersiniz düşlerinizi, şanslı, çok şanslı olduğunuzu anlamanın hazzıyla. Ve kaç yıl geçerse geçsin artık, kaç yaşınızda ve başka hangi büyük(!)şehirde olursanız olun, ne vakit ağacı az, sarısı bol bir bozkırın yanı başından geçerseniz tren, otomobil ya da otobüsle, sizi o sarıdan ayıran pencere, o cam yok olur birden; o kokuyu, o sesi duyarsınız aynı çıplak gerçekliğiyle. Teninizde bir böcek gezinir durur, siz uykunuzu toprağın sarı kollarına emanet etmişsinizdir artık ve etrafta duyulan sesler şölenin ateşini daha da harlar.


Bir Film…


Yıl 2011, Eylül-Ekim ayları. Haftalardır sabırsız bekleyişim sona eriyor, “Bir Zamanlar Anadolu’da” filmi gösterime girecek. O vakitler yaşadığım şehir Kırklareli ve filmi izleyebileceğim en yakın yer Edirne. İlk fırsatta bir cumartesi günü gidiyorum o çok değer verdiğim yönetmenin filmini izlemeye.


Bir Zamanlar Anadolu’da” filminin henüz ilk sahnelerinde ne denli bir şaheserle karşı karşıya olduğunu duyumsadığım; o hiç de yabancısı olmadığın köy yollarını, yol kenarındaki çeşmeyi, yanı başındaki ağacı, o sarı, boz-sarı tepeleri(!), o rüzgârı, “bozkırın tezenesi”nin eskimeyen ve anlatıcının melodisine eşlik eden o sonsuzluk hissini tutkunu olduğum bir yönetmenin gözünden izleme bahtiyarlığı, bu filmi zaman içinde en değerlilerin arasına ekleyecektir.


Birbirine eklenip artarak büyüyen bir devinim… Bir yandan tekdüze bir olay aktarımı gibi, bir yandan da işte bozkır gibi, bilenin anladığı, bilenin duyumsadığı ahenkli bir anlatım… Issızlık atmosferi… Muhtar evi sahnesinde; birden kopan rüzgârla hışırdayan yapraklar, yerde savrulan ibrik, duvardaki gaz lambası etrafında uçuşan pervaneler, ateşine tutkun… Bu ıssızlığı, rüzgârın eşlik ettiği, hatta baş rolü oynadığı bu hengâmeyi, bu ürküten manzarayı iyi bilirim. Sevdirmeyen, aksine iç sıkıntısı yükleyen bir kargaşa hali ve ama kendine bağlayan, âşık eden bir güç vardır o esintilerde. Ayrıca bozkırın gizli anlaşmasıdır bu…


Filmin olay örgüsü, katmanlarına ustalıkla yerleştirilen onlarca ironi –cesedin domuz bağı yapılarak gömülmesine insanlık, vicdan adına çok kızan savcının, ambulans olmadığı için cesedi otomobil bagajına yerleştirme zorunluluğundan yine domuz bağı yapılmasına karar vermesi; yoğurt sahnesinde polis memurunun amirine karşı çok da dürüst, açık sözlü olamayışı, yaranma telaşları, mırın kırınlar; savcının, karısının intiharı mevzuunda adeta film boyunca kendisini 'sav’maya çalışması (celladına dilenen suçlu misali doktora kendini yakalatmak istercesine), şoför Arap Ali’nin topladığı ve muhtemelen evine götüreceği kavunları bagaja, cesedin yanı başına koyması, evet, bunu yapabilmesi– haz duygusunun zirvesine çıkarıyor izleyeni, “memleketimden insan manzaraları”nın tiplemeleri eşliğinde; bir de bozkıra dair görüntüler, bozkırın tüm çıplaklığıyla filme dahil edilmesi paha biçilmez…


Amca…


Bu filmi ben neden bunca izledim, izlemekteydim, bunun nedenini filmin gösterime girmesinden 20 ay kadar sonra –büyülü gerçekçilik ile– anlayabilecektim: Amcam, Keskin-Kırıkkale yolunda geçirdiği trafik kazası sonucu, yol kenarında, kaderin onu çocukluğundan beri çok da ayrı düşürmediği bir tarlada son nefesini vermişti, arabanın arka camından fırlayıp kafasını bir taşa çarparak; böylesi gerçek bir edim: varken yok olmak, nefes alıyorken alamıyor olmak, hayatının kalanını –belki de kalamayanını– toprağın altında geçirecek –belki de geçiremeyecek(!)– olmak… Evet, amcam, bir yol kenarında son nefesini vermiş, ardından da “Bir Zamanlar Anadolu’da”nın önemli mekânlarından Keskin Devlet Hastanesi’nin morguna kaldırılmıştı (3 Haziran 2013). Aradan haftalar geçince ancak sorabilmiştim babama, “O morg muydu baba?” diye –filmdeki sahneyi kastederek–. “O morgdu oğlum!” dedi babam, gözlerimiz birbirinden dehşet hızla kaçışarak.


Bir Kitap…

9 Kasım 2014, Pazar günü İstanbul TÜYAP Kitap Fuarı’na bir heves gidiyorum. Birkaç kez önünden geçtiğim ve kitaplarına bakındığım İletişim Yayınları’nın önünden tekrar geçmekteydim ki, bir baktım Ercan Kesal! Baktım, oturmuş, kitabını imzalıyor okurlarına. Ben de o aylarda yazılarını okuyorum, beğeniyle. Ve filmdeki muhtar sahnesiyle daha da perçinlenmiş ilgim. Hemen kitabını alıp sırada beklemeye koyuldum, ne diyeceğimi bilmiyorum, daha da önemlisi bunun için çaba da harcamıyorum. Biliyorum ki seviyorum, biliyorum ki yazıları ve oyunculuğuyla kendisine çok değer veriyorum; ama bu kadar mı çabuk gelir bir sıra! Baktım, karşı karşıyayız. “Hocam merhaba” dedim, “Barış” dedim ve bilmeden, bilemeden ekledim: Filmin ana mekânlarından biri olan Keskin Devlet Hastanesi’ndeki morg ile amcam arasındaki bağı, biraz da duygulanarak anlattım, bir-iki dakikaya sığdırmaya çalışarak. Ve tabii, babamla aramızda geçen o kısacık ama yoğun diyaloğu da! Ben, şaşkın, heyecanlı, bu cümleleri kurarken bir baktım, Ercan Kesal’ın yüzünde derin bir hüzün, amca-yeğen onlarmışçasına… Sorular sordu kazaya dair. “Çok trajik…” dedi. Suskunluğuyla perdelediği daha da çok cümlesini duyabilmiştim, gözlerinden. Sonrasında yazı ve filmleri ile ilgili kimi düşüncelerimi belirttim, “Peri Gazozu” adlı eserini özenle imzaladı. Değer görmekten mutlu olmuştum, kıvançlıydım. Vedalaştık.

Aynı günün akşamı, evdeyim. İnternetten araştırınca gördüm ki; sevdiğimi, takip ettiğimi düşündüğüm sanatçıyı çokça ihmal etmişim. Rol aldığı iki film ile bir kitabından (“Evvel Zaman”) haberim bile olmamış. “Evvel Zaman” adlı eserinin, “Bir Zamanlar Anadolu’da” filmi üzerine günlük ve notlarından oluştuğunu anlamam üzerine kitabı hemen edindim; dura dura, doya doya ve beğeniyle okudum, satırların altını üstünü çizip notlar alarak.


Beğeniyle izlediğiniz bir filmi, kimi zaman, o filmin çekilme sürecini anlatan günlükler-söyleşiler daha bir perçinler; hatta kamera arkası hazinesi türünden bu çalışmalar, imgeleminizde kurmaca içinde ve ama başka bir kurmaca oluşturabilir. Filmi izledikten ancak üç dört yıl sonra okuyabildiğim “Evvel Zaman” kitabında, bıkıp usanmadan defalarca izlediğim bir filmin hayattan damıtılmış gerçekliğiyle karşılaşmanın sarsıcı etkisini yaşadım.


Ercan Kesal, “Evvel Zaman” adlı kitabında okuru ‘bir zamanlar’a götürüyor: Avanos zamanları, ana baba zamanları, bayram sabahları- doktorluğunun ilk yılları ve Keskin zamanları, Keskin’in köyleri zamanları… Aradan yılların geçmesi ile zihnindekileri kâğıda aktardığı senaryo çalışmaları, Nuri Bilge zamanları… Nuri Bilge Ceylan’ın, Ercan Kesal’ın projesini kabul etmesi, “Bir Zamanlar Anadolu’da”nın senaryodan filme evrilme çalışmaları, Ebru Ceylan’ın da dahil olduğu uzun ve yoğun çalışmalar…


“Evvel Zaman”, anlatıcısına dair otobiyografik bir anlatı olarak da okunabilir, “Bir Zamanlar Anadolu’da”ya dair alternatif bir izleme olarak da.


Kitapta; Ercan Kesal’ın zihninde “Bir Zamanlar Anadolu’da”yla ilgili ilk senaryo fikrinin 1985’te Keskin’de işlenen bir cinayetle başladığını öğreniyoruz: Kesal, o yıllarda Ankara’nın Keskin ilçesinde doktordur ve yine filmdeki gibi, üç araba dolusu insan ile –savcı, komiser, diğer görevliler ve iki katil– sabaha kadar süren “tuhaf bir yolculuk” yaparlar cesedi bulabilmek için. Kesal, o geceki “tuhaf yolculukları” sonrasında yazdığı ve bu olaydan yıllar sonra “Bir Zamanlar Anadolu’da” filmine de ayna tutacak olan günlüğüne şu cümleleri ekliyor:


“Kasabalarda hayat bozkırlarda yapılan yolculuklara benzer. Her tepenin ardında ‘yeni ve farklı bir şey’ çıkacakmış duygusu, ama her zaman birbirine benzeyen, incelen, kıvrılan, kaybolan veya uzayan tekdüze yollar.” (s.9)


Bu eseri okumaktayken, zihnimde beliren şu düşünce (“Bu kitap bir roman derinliğinde; bir romana dönüşmeli bu kitap!”), kitabın son sayfalarında karşıma çıkıverdi:


“Nuri, ‘roman yazmalısın’ diyor, ne yazabilirim? Galiba önce hastane prangasından kurtulmalıyım. Ama İstanbul’a döndüğümde ilk yapacağım ve hep yapacağım şey oğlumla daha çok zaman geçirmek olacak.”


Kitap, çok yönlü bir okuma odası gibi… “Kameranın arkasını fark ettim. Mikrop kanıma girdi artık” (s.89) diyor Ercan Kesal, filmin çekim aşamasında tuttuğu bir günlükte; onun bu cümlesi, yıllar sonra yönetmen koltuğuna oturacağı “Nasipse Adayız” filminin o yıllardaki ilk müjdecisi! Sinema sanatına dair düşünceleri, Bergman, Tarkovsky’den alıntılar, “Bir Zamanlar Anadolu’da”nın senaryosuna yönelik çalışmalarda, toplantılarda defalarca izleyip inceledikleri filmler, Ercan Kesal’ın kendisine verdiği ödevler –Dostoyevski’den “Karamazov Kardeşler”i, Çehov’dan “Bozkır” ve Hayaller”i bir daha okumam gerek, diyor günlüklerinde– gibi onlarca ayrıntı, 155 sayfanın içinde okurunu bekleyen bir hazine adeta.


Kitapta üzerinde durulan konulardan biri de oyuncu seçimi. İlker Aksum, Aleksi Pedridi, Nejat İşler, Fikret Kuşkan, Olgun Şimşek, Mehmet Günsur, Erkan Can, Halit Ergenç, Timuçin Esen, Zafer Algöz, Engin Günaydın, Rıza Akın, Şevket Çoruh, Erdal Beşikçioğlu, Güven Kıraç ve daha nice oyuncunun çoğuyla görüşülmüş, bir kısmıyla deneme çekimleri de yapılmış. Ayrıntılar yine kitapta… Çekimler aşamasında Yılmaz Erdoğan, Ahmet Mümtaz Taylan, Taner Birsel, Mehmet Uzuner, Fırat Tanış, Cansu Demirci, ayrıca yönetmeninden diğer tüm çalışanlarına dair çok önemli tespitlerde bulunuyor Ercan Kesal, adeta kayıt sunuyor.


Oyuncularla ilgili şu tespit oldukça mühim:


Çok zor bir sahne olan 6. sahnenin ilk aşaması bitti. Yılmaz, adeta bir orkestra şefi gibi. Taner sabırlı ve çok sağlam oynuyor. Murat (Polis İzzet) bizim için çok hoş bir sürpriz oldu. Ahmet Mümtaz (Arap Ali) rolüyle müsemma ve çok iyi, adeta hayattan da rol kapmaya çalışıyor. (…) Yılmaz’ın son anda eklediği, kazıcıları tarladan çağırma sahnesiyle (biz bile unutmuşuz adamları), Taner’in çiçek bozuğu yüzü ve Polis İzzet’in rahatlığı gecenin hoş anlarındandı.


Bir başka yerde de Nuri Bilge Ceylan’ın ‘nerden nereye’ der gibi bir cümlesi size göz kırpıyor:


Araç konvoyumuzun uzunluğu 1 km’yi buluyor. Nuri bazen, ‘Allah Allah, yahu ben beş kişiyle çalışırken, birden bire nasıl böyle oldu?’ falan diyor.” (s.121)


Ama kitaba asıl gücünü veren, içtenliğini yansıtan unsur, Ercan Kesal’ın kimi zaman kendisiyle, kimi zaman eşi Nazal Kesal, oğlu Poyraz ve anne-babasıyla, memleketiyle ilgili anlatılarıdır. Çekimler esnasında sık sık Avanos’a ailesini ziyarete gider:


Sabah 04.00 gibi kalktım, ortalık zifiri karanlık. Avanos’a gitmeye karar verdim. Yaklaşık iki saat sonra Radyo 4’ten alaturka müzik dinleyerek Avanos’a vardım. Babam içeride henüz uyanmış, annem mutfaktan sallanarak çıkıyor. Birden beni karşısında görünce, tanıyamadı. −Benim anne, Ercan. −Anaa, guzum, cennetten mi geldin?(…) Canım anam… Ellerinden öptüm, babamın yanına gittim, ellerini ellerime aldım. Önce biraz ağlamaklı konuştu, şikayetlerini dinledim; kendinden, hastalığından söz etti. Sonra yavaş yavaş neşesi yerine geldi. Yatağının dibine diz çökerek, avucumdaki ellerini biraz daha sıktım, annem de geldi, yatağın kenarına oturdu. Üçümüz bir saat kadar, mırıl mırıl, şimdi içeriğini hiç hatırlamadığım (çok da önemli değil aslında) bir sürü şey konuştuk.” (s.116)

Kırıkkale, ilçesi Keskin ve köyleriyle ilgili anlatılar, mekânlar, insanlarına dair gözlemler, ayrıntılar bir sosyoloji notları olarak da okunabilir kitapta:


Saat 13.00 gibi Dem Otel’e vardım. Kırıkkale’de bindiğim taksinin şoförü Ceritmüminli köyündenmiş. Yol boyunca sohbet ederken, tüm sıkıntılarını döküp, bir yandan da haline şükretti durdu. Ölünceye kadar ‘net bir yargım’ olamayacak şu Anadolu insanı için.” (s.132)


Henüz Çok Erken!


Ercan Kesal’ın, fuarda o pazar günü tam idrak edemediğim “Baban nasıl?” sorusunu yıllar yıllar sonra çözebilecektim.

Baba sen dur bi! Omurlarım sızlıyor, beynim kanıyor! Bozkır yanığıma bir sarı da sen ekleme baba!...